Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Bu Ümmetin Üstünlükleri
Bu Ümmetin Üstünlükleri PDF Yazdır E-posta

Bu ümmetin üstünlükleri:

1– (ImageMesâbîh-i şerîf)de bu bâbın evvelinde Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Geçmiş ümmetlerin ömrüne nisbetle sizin ömrünüz, ikindi nemâzı vaktiyle güneşin batması arasındaki zemân gibidir. Sizin, yehûdîlerin ve nasâranın hâli şuna benzer. İşçi çalışdırmak istiyen bir adam dedi ki, kim benim için birer kırâta günün yarısına kadar çalışır. Yehûdîler, günün yarısından ikindi vaktine kadar çalışdı. O kimse sonra, kim benim için bir kırâta günün ortasından ikindi vaktine kadar çalışır. Nasâra birer kırâta çalışdı. Sonra şöyle dedi, kim ikindi vaktinden güneşin batmasına kadar ikişer kırâta çalışır. Dikkat ediniz, siz ikindi vaktinden güneşin batmasına kadar çalışanlarsınız. Dikkat ediniz. Sizin ücretiniz iki katdır. Yehûdîler ve nasâra kızdılar. Biz çok çalışıyor, az ücret alıyoruz, dediler. Allahü teâlâ onlara, hakkınızı vermekde size zulm etdim mi? buyurdu. Hâyır, dediler. Allahü teâlâ buyurdu ki, o benim dilediğime verdiğim bir ihsândır.)

2– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ümmetimin içinde beni en çok sevenler, benden sonra gelen, ehlini ve malını beni görmeğe fedâ eden kimselerdir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onların şiddetli muhabbetlerini temennî eder. Onların birisi ki, ehlini ve malını beni görmek için ve bana vâsıl olmak için fedâ edeydi, o kimseler bu sıfatla sıfatlanmışlardır.

3– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlânın kullarından öyleleri vardır ki, Allahü teâlâya birşey için yemîn etseler, muhakkak o şey yerine getirilir. Ümmetimden Allahü teâlânın emrlerini yerine getirenler, eksik olmaz. Onlara karşı koyanlar, küçük düşürmek istiyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü teâlânın emri gelinceye kadar, onlar bu hasletleri üzere olurlar.) Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden Enes “radıyallahü anh” hazretleri dedi ki: Râbi’a adlı hanım benim halam idi. Ensârdan bir câriyenin ön dişini kırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna geldiler. Da’vâya Resûlullah bakdı. Kısâs yapılmasını emr etdiler. Enes bin Nadr ki, Enes bin Mâlikin amcasıdır. O, Allahü teâlâya yemîn ederek, yâ Resûlallah, onun dişini kırma dedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Enes! Allahın kitâbı kısâsı emr ediyor!) Sonra dişi kırılan câriyenin yakınları kısâs yerine diyeti kabûl etdiler. O durumda Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, Allahın adı ile birşey için yemîn etseler, Allahü teâlâ bu sevgili kullarının hâtırı için, o şeyi hemen yaratarak, istedikleri hâsıl olur.)

(Müslim) şerhinde beyân olunmuşdur: Enes bin Nadrın (Hâyır, vallahi onun dişini kırma) demesinin ma’nâsı, Habîbullah hazretlerinin hükm-i şerîflerini red değildir. Belki murâdı, kısâs etmeğe müstahak olanları vaz geçirmekdir. Afv etmeleri için, Resûlullahı onlardan yana afvda şefâ’at etmek için yöneltmek için idi. Kendisini yemîninde hânis etmiyeceklerine kuvvetle inandığı için yemîn etdi. Veyâ Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin fadlına ve lutfüne i’timâdı, güveni tam olup, yemînini bozdurmayıp, hasmlarının kalbine afvı ilhâm buyurur, şeklindedir. Hadîs-i şerîfin ikinci kısmı Şâm ehli için buyurulmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Şâm toprağında, benim ümmetimden, Allahü teâlânın emrlerini yerine getiren kimseler eksik olmaz. Onları zelîl etmek, onlara karşı çıkmak istiyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü teâlâ şânühü hazretlerinin emr-i şerîfi gelene dekden murâd kıyâmetdir, onlar o hasletleri üzere olurlar.)

4– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ben kardeşlerimi görmeği severim!) Eshâb-ı kirâm dediler ki: Yâ Resûlallah! Biz senin ihvânın [kardeşlerin] değilmiyiz! Buyurdular ki, (Siz benim Eshâbımsınız. Kardeşlerim o kimselerdir ki, gelmemişlerdir. Benden sonra gelirler. Ben onların ferâtıyım.) Ya’nî evvel gidip, lâzım olanları onlar için hâzırlarım. Bâbın evvelinden buraya kadar zikr olunan hadîs-i şerîf, (Mesâbîh-i şerîf)in sahîh hadîslerinde vardır. Hasen hadîslerinde ancak bu hadîs-i şerîf vârid olmuşdur.

5– Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ümmetim yağmur gibidir. Önce gelenler mi, yoksa sonra gelenler mi üstündür bilinmez!) Türpüştî “rahimehullah” buyurmuşdur ki, bu hadîs-i şerîf ile, evvelkilerin, sonrakiler üzerine efdaliyyetlerinde tereddüt etmemelidir. Zîrâ önce gelenler, sonra gelenlerden; zemânlarının sonraki zemânlardan kıymetli olacağından üstündürler. Hadîs-i şerîfde tereddütden murâd, fâideli olmalarındadır. Dîni neşr etmekde, hakîkat ile fâideli olmakdadır. Yağmur, önce ekini bitirir. Sonra, sapı üzerine durduğu hâlde [o hâle gelince] olgunlaşdırır, terbiye eder. Yağmurun fâidesinin evvelinde mi, sonunda mı olduğu bilinmez. Böylece; bu ümmetde de, evvelkiler dîni kâim kıldılar; kurdular. Sonrakiler, zemânla insanların bozduğu dîni doğru olarak, önceki gibi kurdular. Bu hadîs-i şerîfde işâret olunmuşdur ki, muhakkak bu ümmetin âhıri [sonra gelenleri] hayr ve salâhda, dînin kuvvetli olmasında öncekiler gibi olur. O rivâyet üzerine, hadîs-i şerîfde bildirildiği gibi, Mehdî hazretlerinin gelmesi mahallinde, Îsâ bin Meryem “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” hazretlerinin gelmesi [nüzûlü] vaktinde, geçmiş ümmetlerin aksine olarak, çok kuvvetli olup, önce gelenlere benziyecekdir. Zîrâ onların [geçmiş ümmetlerin] sonra gelenleri dîni tebdîl ve Kitâbullahı tahrîf etdiler. [Hadîd sûresi 16.cı âyet-i kerîmesinde meâlen], (... Kur’ân-ı kerîmden evvel kitâb verilenler gibi olmayınız! Onlar, kendileri ile Peygamberleri arasındaki zemân uzayınca, kalblerine kasvet yerleşip, çoğu dinden çıkıp, kitâblarına göre ameli terk etdiler) buyurulmuşdur. (Meâlim-üt-tenzîl)de, sûre-i Âl-i İmrânda, 110.cu âyet-i kerîmenin tefsîrinde, Allahü teâlâ, meâlen, (Sizler, bütün insanlar içinde en iyi bir ümmetsiniz, cemâ’atsiniz...!) buyurmuşdur.

Katâdeden nakl olunmuşdur ki, onlar ümmet-i Muhammeddir. Ondan evvel hazret-i Mûsâdan, hazret-i Dâvüdden ve hazret-i Süleymândan “aleyhimüsselâm” gayri bir Peygamber harb ile emr olunmamışdır. Onlar küffâr ile harb ederler. Küffârı [kâfirleri] dinlerine dâhil ederler. Onlar, insanlar için hayrlı ümmet olurlar idi. Denildi ki, linnâs kavl-i şerîfi uhricet kavli şerîfinin sılasındandır. Ma’nâsı şu demek olur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, insanlar için hayrlı olan bir ümmet seçdi. Yine râvîler an’anesi ile Behrâm bin Hâkimden, o da babasından nakl etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin, (Sizler, bütün insanlar içinde en iyi bir ümmetsiniz, cemâ’atsiniz...) kavl-i şerîfinde [Âl-i İmrân sûresi 110.cu âyeti], buyurdu ki, (Siz yetmiş ümmeti, Allahü teâlâ katında, onların en iyisi ve mükerremi olarak temâmladınız!) buyurmuşdur. Yine râvîler an’anesi ile rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Dahâ önce geçen yetmiş ümmetden Allahü teâlâ katında en iyisi ve mükerremi bu [Peygamber efendimizin] ümmetdir.) Teveffi kavl-i şerîfi ifâdandır. Eşref ma’nâsınadır.

Yine an’ane ile Ömer ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bütün Peygamberlere “aleyhimüsselâm” ben girmeden evvel Cennete girmeleri harâm kılınmışdır. Yine bütün ümmetlere, benim ümmetim girmeden evvel Cennete girmeleri harâm kılınmışdır.) Yine an’ane ile, Abdüllah bin Berdeden, o da babasından rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Cennet ehli yüzyirmi saf olur. Sekseni bu ümmetden, kırkı sâir ümmetlerdendir.) (Me’âlim)den nakl burada temâm oldu. Bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eyleyen Allahü teâlâya hamd olsun. (Ravda-tül Ulemâ) sâhibi beyân etmiş ki, denildi, her safın arası meşrıkla magrib arasınca olur. Her safın arası dünyâ misâli olur.

6– (Mesâbîh)de, Hesâb, Kısâs ve Mîzân bâbında, sahîh hadîs olarak nakl olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Nûh aleyhisselâm, kıyâmet gününde gelir. Ona denilir ki, risâletini kavmine teblîg etdin mi. Nûh aleyhisselâm der ki, (Evet yâ Rabbî!) Ümmetinden süâl olunur ki, Nûh size teblîg etdi mi. Onlar inkâr edib, (Bize korkutucu kimse gelmedi) derler. Sonra Nûh aleyhisselâma denilir ki, şâhidlerin kimdir. Buyurur ki, Muhammed Mustafâ aleyhisselâtü vesselâmın ümmetidir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Siz gelirsiniz ve Nûh aleyhisselâm teblîg etdi, diye şehâdet edersiniz!) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, [meâl-i şerîfi] (Böylece, size insanlara şâhid ve örnek olmanız için...) olan [Bekara sûresinin 143.cü] âyet-i kerîmesini okudular. Bu âyet-i kerîme, ikinci cüz’ün başındaki âyet-i kerîmedir. Muhyissünne Begavî (Me’âlim-üt-tenzîl)de bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmişdir: Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, yehûdî ileri gelenleri, Mu’âz bin Cebele “radıyallahü anh” kıble hakkında dediler ki, Muhammed bizim kıblemizi, hasedinden dolayı terk etdi. Bizim kıblemiz Enbiyâ “aleyhimüsselâm” kıblesidir. Bizim insanlar arasında âdil olduğumuzu Muhammed bilir, dediler. Mu’âz “radıyallahü anh”, muhakkak, hak üzere ve âdil olan biziz. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri meâl-i şerîfi (... bunun gibi, sizi adâletli ümmet kıldık...) olan [Bekara sûresinin 143.]cü âyet-i kerîmesinde bunu beyân buyurdu. (İbrâhîm aleyhisselâm ve zürriyyetini seçip, ayırdığımız gibi, sizi de seçilmiş ve adâlet üzere olan ümmet kıldık) buyuruldu. Bu da onun gibidir. Dinde eksikliği ve fazlalığı olan din ehlinin, ikisi de zemmedilmişdir.

Bize Abdülvâhid bin Ahmed an’ane ile Ebû Sâ’id-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden haber verdi. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ikindi nemâzından sonra bizim aramızda durdu. Orada, kıyâmete kadar olacak şeyleri terk etmekden zikr etdi [söyledi]. Bir gün hurma ağaçları arasında bir dıvârın yanında durup, buyurdu: (Âgâh olun [Dikkat ediniz], dünyânın ömründen, geçen zemâna nisbetle kalanı, bugünün kalan zemânı kadar bile değildir. Bu ümmet, yetmiş ümmeti, hepsinin iyisi ve ekremi olarak temâmlar!) Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin, [meâl-i şerîfi yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin devâmı olan] (Böylece insanlara şâhid olacaksınız!) kavl-i şerîfini okudular. (Kıyâmet gününde Resûller insanlara teblîg etdikleri) ile alâkalı olarak İbni Cüreyh dedi ki, ben Atâya (... Böylece insanlara şâhid olacaksınız) kavl-i şerîfinin ma’nâsı nedir, dedim. O dedi ki, insanlardan, hakkı terk edenler üzerine, Ümmet-i Muhammed şâhiddirler. (Resûl de sizin üzerinize şâhiddir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de onları ta’dîl ve tezkiye edici olur. Bunun beyânı şudur ki, muhakkak Allahü teâlâ şânühü evvelîn ve âhırîni cem’ eder. Ya’nî Allahü teâlâ kıyâmet günü bütün insanları yüksek bir yerde toplayınca, kâfirlere (Size hiç uyarıcı, sakındırıcı Peygamber gelmedi mi) buyurur. Onlar (bize korkutucu [sakındırıcı] ve müjde verici kimse gelmedi) derler. Allahü Sübhânehü ve teâlâ Enbiyâ aleyhisselâmı bundan süâl eder. Enbiyâ cevâb verirler ki, (biz onlara vahyi teblîg etdik.) Allahü teâlâ Enbiyâdan yine süâl eder. Hâlbuki herşeyi bilir. Şâhid tutmakdan dolayı sorar. O zemân Ümmet-i Muhammed getirilir. Ümmet-i Muhammed şehâdet ederler. Muhakkak Enbiyâ teblîg etdiler. O ümmetler derler ki, bunlar nereden bilirler, bizden sonra geldiler. Sonra bu ümmetden süâl olunur. Onlar derler ki, yâ Rabbî! Sen bize Resûl gönderdin. O Resûl ile kitâb nâzil kıldın [gönderdin]. O kitâbda bize haber verdin. Resûllerin ile gönderdiğin haberlerin hepsi doğrudur. Ondan sonra Muhammed aleyhisselâm getirilir. Ümmetinin hâlinden süâl olunur. Onların temiz ve doğru olduğuna şehâdet eder. (Me’âlim-üt-tenzîl)den alınan kısm temâm oldu.

7– (Ravda-tül-ülemâ) kitâbının yirmibirinci bâbında, Ebû Mûsâ-el-eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl edilmişdir. Biz mescidde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrunda oturmuşduk. Habîbullahı vahy ağırlığı kapladı. Vahy geldiğinde hâl-i şerîfleri böyle olurdu ki, vahyin ağırlığı üzerlerini kaplardı. Hattâ a’zâ-i şerîfleri ayrılır derecesinde olurdu. Mubârek başını bir sâat aşağı saldı. Sonra başını kaldırdı ki, bize haber versin. İkinci ve sonra üçüncü kerre yine vahy ağırlığı hâsıl oldu. Yine mubârek başını saldı. Sonra, haber vermek için başını kaldırdı. Dördüncü kerre yine vahy ağırlığı kapladı. Yine mubârek başını saldı. Sonra mubârek başını kaldırıp, secdeye vardı. Biz de onunla berâber secdeye vardık. Secdeyi uzatdı. Mubârek başını secdeden kaldırdı. Biz dedik. Yâ Resûlallah! Size gelen bu dört vahyden bize haber verir misiniz? Buyurdular ki: (Bana Cebrâîl aleyhisselâm, evvelki gelişinde dedi ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, sana selâm söyledi ve buyurdu: Yâ Muhammed! Ümmetinin üçde birinin azâb ve hesâb görmeden Cennete girmesini mi istersin, yoksa bütün günâhkârlarına şefâ’at etmeği mi istersin! Cebrâîl aleyhisselâm, benden yana işâret etdi. Şefâ’atini ihtiyâr etdim. Sonra, ne vakt ki Cebrâîl aleyhisselâm gitdi. Ben istedim ki, size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak Rabbil’âlemîn sana selâm söyler ve buyurur ki: Ey Habîbim! Ümmetinin yarısının hesâbsız ve azâbsız, Cennete girmesini mi istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına şefâ’at etmeği mi istersin. Ben şefâ’atı ihtiyâr etdim [seçdim] ve istedim ki, size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak Rabbin selâm söyledi ve buyurdu ki, ey Habîbim! Ümmetinin üçde ikisinin hesâb ve azâb olunmadan Cennete girmesini mi istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına şefâ’at etmeği mi istersin. Ben şefâ’ati ihtiyâr etdim [seçdim] ve istedim ki, size haber vereyim. O sâat yine geldi. Ve dedi ki, muhakkak Rabbin sana selâm söyler ve buyurur ki: [Vedduhâ sûresi 5.ci ve Tâhâ sûresi 130.cu âyet-i kerîmesinin bir kısmını okudu. Meâl-i şerîfi] (Yâ Muhammed! Onlar bana ve sana îmân getirseler ve beş vakt nemâzı kılsalar, farzları edâ etseler ve senin sünnetini yerine getirseler, sen râzı oluncaya kadar şefâ’at etmene izn veririm.) Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur ki: (Bana kâfi gelir, bana kâfi gelir!) [Vedduhâ sûresi 5.ci âyet-i kerîmesinde meâlen,] (İleride [kıyâmet günü] Rabbin sana şefâ’at makâmı vermekde hoşnûd olacaksın) ve Tâhâ sûresi 130.cu âyet-i kerîmesinde meâlen, (... Tesbîh et [nemâz kıl] ki, Allahın rızâsına eresin) buyuruldu.

8– (Ravda-tül-ulemâ) kitâbının aynı bâbında; Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kavl-i şerîfinde; [Hicr sûresi 2.ci âyet-i kerîmesinde meâlen], (Kâfirler, dünyâda hezîmet, yâhud ölüm ânında, kıyâmet azâbı vukû’unda, müslimân olmaklığı temennî ederler. Denildi ki, kâfirler Cehennemde mü’minlerin günâhkârlarını görüp, siz müslimânlar iken Cehennemdesiniz. İslâmınız size ne fâide etdi derler. Bir zemân sonra, Allahü teâlânın fadlı ve rahmeti ile o müslimânlar nârdan çıkıp, Cennete gitdiklerinde, kâfirler o vakt ne olaydı biz de ehl-i islâmdan olaydık, derler.) Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu ki, bu ümmetden bir tâife sırat üzerinde habs olunur. Hâlbuki, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bütün Peygamberlerden önce Cennete dâhil olur. Ümmeti de, bütün ümmetlerden önce Cennete dâhil olur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cennete girdikden sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, sıratda kalan tâifenin nâr [Cehennem]dan tarafa gönderilmesini ve (Mâlik)e teslîmini emr eder.

Mâlik, onları görünce, yâ eşkiyâ cemâ’ati, siz kimsiniz ve kimin ümmetindensiniz. Cehenneme girenlerin son bulduğunu işitmişdim. Cehennem ehlinin hepsi bana, bağlı ve zincire vurulmuş hâlde ve yüzleri üzerine sürünüp ve yüzleri kara, gözleri göğermiş hâlde gelirler. Ammâ, sizin elleriniz bağlı değil ve zincire vurulmamışsınız. Yüzleriniz kararmamış. Gözleriniz göğermemiş. Ayaklarınız üzerine yürürsünüz; kimsiniz, der. Onlar, derler ki, yâ Mâlik bunu bize sorma. Zîrâ biz, muhakkak sana bunu haber vermeğe hayâ ederiz. Velâkin biz; Kur’ân-ı kerîme uyan, Ramezân ayında oruc tutanlarız. Biz hacca gidenlerdeniz. Biz gâzîleriz [cihâda gidenlerdeniz]. Biz zekât edâ edenlerdeniz. Biz yetîmlere ikrâm edicilerdeniz. Biz cünüb olunca gusl edenlerdeniz. Biz beş vakt nemâz kılıcılardanız. Mâlik der ki, ey mahşer eşkiyâsı! Allahü teâlâ Kur’ân-ı azîmde sizi ma’siyyetden men’ etmedi mi. Onlar derler ki, yâ Mâlik, bize tevbîh etme. Şimdi Allahü teâlânın tevbîhinden ve süâlinden kurtulduk. Sonra onlar bu hâlde iken, Arş tarafından bir nidâ edici, şiddetli nidâ eder ve der ki, yâ Mâlik, onları Nârın [Cehennemin] üst tabakasına dâhil et. Hâlbuki onlar, Cehennemin kenârında dururlar. Sonra Mâlik der ki, yâ mahşer eşkiyâsı! Şübhesiz söyleneni işitdiniz. Fehm etdiniz. Evet işitdik, lâkin bize mühlet ver. Bir sâat nefslerimiz üzerine ağlıyalım, derler. Mâlik der ki, benim size mühlet vermeğe izn yokdur. Mâlike Arş tarafından nidâ gelir ki, (Yâ Mâlik, terk et onları, nefsleri üzerine ağlasınlar.)

Sonra nefsleri üzerine ağlamağa başlarlar. Derler ki, (biz nârda [Cehennemde] nasıl sabr edelim. Biz güneşin harâretine sabr edemezdik. Katran elbisesi giymeğe nasıl sabr edelim. Biz yumuşak elbiseler giymeyi tercih ederdik. Zakkum yimeğe ve hamîm içmeğe nasıl sabr edelim. Biz hep güzel yemekler yir, soğuk içecekler içerdik. Bunlar böyle ağlarlar iken, Arş tarafından bir nidâ gelir. Yâ Mâlik! Bunları nârın [Cehennemin] birinci tabakasına gönder. Sonra onların yanına şiddetli melekler gelir. Onlar, kalb olmadığı için acıması olmıyan zebânîlerdir. Herbir insana bir zebânî yapışır. O sırada, hepsi seslerini yükseltirler ve derler ki, (Yâ Muhammed, Yâ Ebel Kâsım, Yâ Ebel Erâmil velyetâmâ. Yâ Fahrel kıyâmeh. Yâ Fâtihal bâb. Yâ nârın kapısını ümmetine kapayan! Yâ ümmetine şefâ’at eden. Biz ümmetinin za’îfleriyiz. Nârın [Cehennemin] ateşine dayanamayız. Şefâ’atin ile bize imdâd et. Yâ Mâlik, biz ümmet-i Muhammeddeniz.) Sonra Mâlik hazretleri Cennetden tarafa teveccüh eder [döner]. Ellerini kulaklarına koyar. Müezzinler gibi yüksek ses ile nidâ eder ki: Yâ Muhammed! Muhakkak sen, Cennetde ni’metler içindesin [ni’metlenir hâldesin]. Senin za’îf ümmetlerin Nârda feryâd ederler. Onların feryâdına yetiş [eriş]. Zîrâ za’îfdirler. Cehennemin harâretine sabrları yokdur. O hâlde, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine haber gelir. Hemen serîrinden [tahtından] sıçrayıp ve Buraka biner ve buyurur, yâ Burak, çabuk ol ki, ümmetim za’îfdirler, Cehennemin harâretine sabr edemezler. Burak da ayaklarını kaldırıp, Cehennemin kenârına koyar. Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların seslerini işitdiği vakt, ağlarlar. Sonra Muhammed aleyhisselâm Arşın kenârına erişir. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine secdeye varır. Ve şefâ’at eder. Allahü teâlâ ve tekaddes onların hakkındaki şefâ’atini kabûl eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin şefâ’ati ile Cehennemden kurtulurlar. O vakt, kâfir oldukları hâlde, ehl-i nâr temennî ederler; ne olaydı, müslimân olup, Ümmet-i Muhammedden olaydık. Allahü teâlâ hazretlerinin kavl-i şerîfi buna işâretdir ki, [Hicr sûresi 2.ci âyetinde; meâlen] (Kâfirlerden, müslimân olmağı temennî etmiyen çok az kimse vardır!) buyurulmuşdur.

9– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbında, kırkdördüncü bâbda, musîbete sabr beyânında; Sâbit-el Benânî “rahimehullah” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Bize nakl edildi ki, Osmân bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir oğlu vefât etdi. Ondan dolayı üzüntüsü çok olup, mahzûn oldu. Evinde oturdu. Evinde bir mescid binâ etdi. Orada ibâdet ederdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri işitip, buyurdu ki, (Onu benim yanıma getirin. Onu Cennet ile müjdeleyin!) Sonra onu, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanına götürdüler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdular ki; (Bil, yâ Osmân ki, muhakkak Cehennemin yedi kapısı vardır. Ve Cennetin sekiz kapısı vardır. Cennet kapılarından her birine gitdiğinde, oğlunu orada görüp, Allahü teâlâdan sana şefâ’at eder hâlde olduğunu görmeğe râzı olmaz mısın!) Osmân bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh”, yâ Resûlallah; râzı oldum, dedi. Süâl edildi ki, yâ Resûlallah! Bizim oğullarımız da böyle olur mu? Buyurdular ki, (Evet olur, kıyâmete kadar ümmetimden sabr eden ve sevâb istiyen herkese de böyledir!)

10– Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbının Cum’a faslı bâbında nakl edilmişdir. Bize imâm-ı Nasr-ül Harbî üstâdı Amr bin Şu’aybdan, o babasından, o da dedesinden “radıyallahü teâlâ anh” haber verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular: (Bir âlem vardır ki, beydâ ve melsâdır [beyâz ve düzdür]. Gümüş gibidir. Bu dünyânın yedi büyüklüğünde ve melekler ile doludur. O şeklde ki bir iğne atsan yere düşmez. Belki meleklerin üzerine düşer. Onlardan her bir melek, elinde bir alem [bayrak] vardır ki, üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılmışdır. Her bir Cum’a gecesi toplanırlar. O âlemin etrâfında Allahü tebâreke ve teâlâyı tedarru’ ederler. Ümmet-i Muhammedin selâmeti üzerine düâ ederler. Sabâh oluncaya kadar derler ki, yâ Rabbî! Ümmet-i Muhammede acı! Onlara azâb etme! Çünki, sabâh olup, kıyâmetden emîn olurlar. (Yâ Rabbî! Gusl edenleri, Cum’aya hâzırlananları afv eyle, istediklerini bağışla!) diye düâ ederler. Rivâyet eden der ki, alemlerin [bayraklarının] uzunluğu kırk fersâh olur. Düâ etdiklerinde, ağlıyarak seslerini yükseltirler. Rabbil’âlemîn onlara ne istersiniz diye buyurur. Derler ki, ümmet-i Muhammedi afv etmeni isteriz. Allahü teâlâ ve tekaddes, (onları afv etdim) buyurur.

11–
Yine (Ravda-tül-ülemâ) kitâbı altmışdördüncü bâbında, Leyletül-Kadrin fazîleti açıklanırken nakl edilmişdir. Denildi ki, Allahü teâlâ ve tekaddes ve azze şânühü; ümmet-i Muhammede Ramezânda beş şey verir ki, onlardan başka kimseye vermemişdir. 1– Ramezânın ilk gecesi olduğu zemân, onlara [bu ümmete] rahmet nazarı ile nazar eder. Her kime ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ rahmet nazarı ile bakar, ona azâb etmez. 2– Allahü teâlâ meleklere buyurur. Bu ayda ibâdetleri bırakın. Ümmet-i Muhammede istigfâr edin. 3– Allahü teâlâ şânühü Cennet meleklerinin reîsi (Rıdvân)a buyurur. Cenneti süsle ve kapılarını aç. Ümmet-i Muhammedden bir kimse bu ayda ölürse, cesedi gelinceye kadar, rûhu Cennete dâhil olsun. 4– Allahü teâlâ hazretleri, Cehennem meleklerinin reîsi (Mâlik)e, Cehennemin kapılarını bağlaması için emr eder. Eğer, bu ümmetden isyân edenlerden birisi ölür ise, Ramezân ayı geçene kadar, Cehennemde azâb olunmasın. 5– Allahü teâlâ, onlara Kadr gecesini verir. Hattâ eğer bir kimse, o gecede Allahü teâlâ hazretlerine ibâdet etse, günâhlarını afv eder. O gecede Cehennemden âzâd olur. O gecede bütün Ramezân ayı müddetince âzâd olanlar kadar mü’min âzâd olur.

12– (Mesâbîh) kitâbında, Îsâ aleyhisselâmın nüzûlü [gökden inmesi] bâbında, sahîh hadîs olarak bildirilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Îsâ bin Meryem “aleyhisselâm” gökden iner. Mü’minlerin emîri, hazret-i Îsâya gel bize imâm ol, der. Hazret-i Îsâ buyurur, sizin ba’zınız ba’zınız üzerine emîrsiniz.) Denildi ki, yâ Resûlallah, niçin o zemânda Allahü teâlâ müslimânlar üzerine emîri kendilerinden yapar. Buyurdular ki, (Bu ümmetin emîrlerini kendilerinden kılmak, bu ümmete ikrâmdır ve şânlarının büyüklüğündendir.)

13– Yine (Mesâbîh)de (Haşr) bâbında, sahîh hadîs olarak bildirilmişdir. Ebû Sâ’id-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri [Âdem aleyhisselâma] buyurur: Yâ Âdem! Âdem aleyhisselâm der ki, Lebbeyk, [buyur yâ Rabbî!] Hayr Senin elindedir. Allahü teâlâ buyurur: Nâra [Cehenneme] müstehak olanı gönder. Âdem der ki, nâra müstehak nedir [ne kadardır]. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur: Her binde dokuzyüzdoksandokuzu. O zemân çocuk yaşlı olur. Hâmile kadının çocuğu dünyâya gelir. İnsanlar, serhoş olmadıkları hâlde serhoş gibi görünürler. Allahü teâlânın azâbı çok şiddetlidir.) Yâ Resûlallah! Hangimiz o binde birden oluruz, diye sorduk. Buyurdu: (Bana müjdelediler. Sizden bir, Ye’cûc ve Me’cûcden bin olacakdır.) Sonra buyurdu: (Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cennet ehlinin dörtde biri siz olursunuz!) Biz tekbîr getirdik. Sonra buyurdu: (Siz Cennet ehlinin üçde biri olursunuz!) Biz yine tekbîr getirdik. Sonra buyurdu: (Siz Cennet ehlinin yarısı olursunuz!) Biz yine tekbîr getirdik. (Müslim) hadîs kitâbını şerh eden “rahimehullah” demiş ki, bir rivâyetde, bir âhır hadîsde buyurdular ki: (Siz Cennet ehlinin üçde ikisi olursunuz. Cennet ehli yüzyirmi saf olacak. Seksen safı ümmetimden olacakdır.)

(Müslim)i şerh eden diyor ki, çocuğun ihtiyârlaması, hâmile kadının çocuk doğurması, bu ahvâl dünyâdan çıkmadan öncedir. Çocuğun yaşlanması, hâmile kadının çocuk doğurması, zâhiri üzerine olur. Denildi ki, belki bu ahvâl kıyâmetde olur. Ma’nâsı o demek olur ki, onların üzerine dehşetli ve şiddetli bir mertebe erişir ki, eğer hâmile tasavvur olunsa, muhakkak doğurur. Denilir ki, hâmile olarak ölen kadın, hâmile olduğu hâlde haşr olunur. Böyle olduğu takdîrde, o hâlde çocuğunu doğurur. Nihâyet sonra buyurdular ki: (Müjdeler olsun size ki, şübhesiz sizden bir şahs ehl-i Cennet, Ye’cûc ve Me’cûcden bin şahs ehl-i nâr olur!) Sonra buyurdular ki: (O Allahü teâlâ hakkı için ki, benim nefsim yed-indedir. Ben ricâ ederim ki, [Cennetlik olan bir kişi] siz olursunuz!)

(Müslim şerhi)nde beyân olunmuş ki, hadîs-i şerîfde (Siz) hitâbları, bütün ümmetdir. Birincide, ehl-i Cennetin dörtde biri siz olursunuz, buyurdu. İkincide buyurdu, üçde bir olursunuz. Üçüncüde buyurdu, yarısı olursunuz. (Müslim şerhi)nde buyurdu: (İnsanlar arasında siz) hitâbı, müslimânlaradır. İnsanlardan murâd kâfirlerdir. Ba’zı rivâyetlerde, entüm (siz) yerine el-müslimûn tasrîh etmişdir (müslimânlar buyurmuşdur). Ve finnâs (insanlar) yerine fil küffâr tasrîh etmişdir (kâfirler buyurmuşdur). Selmâsî “rahimehullah” beyân etmiş ki, (Sizin bütün insanlara nisbetle, azlık bakımından durumunuz, beyâz bir öküzün üzerinde bulunan bir siyâh kıl gibidir. Bu derece az olmanıza rağmen ehl-i Cennetin yarısı olursunuz.)

14– Yine (Mesâbîh) kitâbında, Havz ve şefâ’at bâbında, sahîh hadîs olarak nakl olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak, benim havzımın iki ucunun arası Île ile Aden arasındaki mesâfeden uzakdır. Île bir beldedir ki bahr-i ahmer [Kızıldeniz]in Şâm tarafındadır. Oradan Adene birbuçuk aylık mikdârı yol olur. Muhakkak onun bardaklarının sayısı yıldızlardan çokdur. Bir kimse kendi havzına başkalarının develerinin girmesine nasıl mâni’ olursa, ben de ümmetimden başkalarını havzımdan men’ ederim.) Dediler, yâ Resûlallah, Siz bizi bilir misin? Buyurdular ki, (Evet sizi bilirim. Sizin için bir alâmet olur ki, başka ümmetlerde olmaz. Siz, yüzleriniz, elleriniz ve ayaklarınız, abdestin eserinden ak [nûrlu] olduğunuz hâlde gelirsiniz.)

15–
Yine (Mesâbîh)de, aynı bâbın sahîh hadîslerinde, Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Ne zemân ki kıyâmet günü olur. İnsanlar arasat meydânında toplanır. Ba’zısı ba’zısından yana dalga vurur, birbirine karışırlar. Sonra Âdem aleyhisselâma gelirler ve derler ki, Rabbinden şefâ’at eyle. Hazret-i Âdem der ki, ben şefâ’ate ehl değilim. Lâkin, İbrâhîm aleyhisselâma gidin ki, muhakkak o Halîl-ül rahmândır. Sonra İbrâhîm aleyhisselâma gelirler. O da der ki, ben şefâ’ate ehl değilim. Mûsâ aleyhisselâma gidin. Muhakkak o kelîmullahdır. Sonra Mûsâ aleyhisselâma gelirler. O da der ki, ben şefâ’ate ehl değilim. Lâkin Îsâ aleyhisselâma gidin ki, muhakkak o, rûhullahdır ve kelîmetullahdır. Sonra Îsâ aleyhisselâma gelirler. O da der ki, ben şefâ’ate ehl değilim. Lâkin, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gidin. Sonra bana gelirler. Ben derim. Ben şefâ’ate ehilim. Sonra şefâ’at üzerine izn taleb ederim. Bana izn verilir. Rabbimin bana ilhâm etdiği hamdler ile hamd ederim. Bu ânda o hamdler hıfzımda değildir. Sonra, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine o hamdler ile hamdler ederim. Sonra, secde ederim. Rabbime secde etdiğim hâlde bana buyurur: Yâ Muhammed! Kaldır başını, söyle işitilir, süâl eyle cevâb verilir. Şefâ’at eyle, şefâ’atin kabûl olunur. Sonra ben derim ki, yâ Rabbî! (Ümmetî, ümmetî). Rahmet et ümmetime. Ve tafdîl et onların üzerine kerâmetle. Tekrâr buyurmaları, te’kîdden dolayı veyâ nidâ içindir. Böylece ümmeti kendine yakın olsunlar. Ateş onlara yakın olmasın. Zîrâ nûr-i şerîfleri ateşi söndürür. Sonra bana denilir, (Git ve çıkar ateşden o kimseyi ki, kalbinde zerre mikdârı veyâ hardal dânesi kadar îmânı olsun!)

(Müslim) hadîs kitâbını şerh eden beyân etmişdir ki, îmândan murâd, a’mâl-ı zâidedir [işlerin, amelin fazlalığıdır]. Zerre mikdârı îmânda, nefsin tasdîki üzerine, fazladan zâhir veyâ bâtın ameli bulunur. Zîrâ, sâdece îmânı olup, amelden bir fazlalığı olmıyanlara şefâ’at izni olmaz. Yanında amelden hiçbirşeyi olmayıp [ya’nî hiç amel yapmayıp], sâdece îmânı olan kimsenin işi, Allahü tebâreke ve teâlânın rahmetine kalmışdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Ben de giderim. Her kimin kalbinde arpa mikdârı îmânı var ise, nârdan [Cehennemden] çıkarırım. Sonra avdet ederim. O hamdler ile hamd ederim ve secde eylerim. Bana denilir ki, yâ Muhammed, başını kaldır! Söyle işitilir. Süâl et, cevâb verilir. Şefâ’at et, şefâ’atin kabûl olunur. Ben derim: Yâ Rabbî! Ümmetime rahmet et. Denilir ki, git, kalbinde bir zerre veyâ bir hardal dânesi mikdârı îmânı olan kimseyi nârdan çıkar. Zerre, ufacık sarı karıncaya derler. Veyâ bacadan giren güneş ışığında görülen tozların bir dânesine zerre derler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Ben de giderim. Kalbinde zerre mikdârı îmânı olanı çıkarırım. Yine gelirim, secdeye varıp, niyâz ederim. Bana denilir, git, her kimin kalbinde, pek cüz’î, pek cüz’î, pek cüz’î hardal dânesi mikdârı îmânı olursa, nârdan çıkar. Pek cüz’înin tekrârı mübâlaga içindir. Sonra varırım, nârdan çıkarırım. Sonra dönerim. Dördüncü kerre ben derim ki: Yâ Rabbî, Lâ ilâhe illallah, diyen kimselere şefâ’at etmem için bana izn ver!

Selmâsî “rahimehullah” demişdir ki, ben ricâ ederim, bunlardan murâd o kimselerdir ki, ömrlerinde bir amel işlememişlerdir ki, onunla rahmete kavuşsun ve nârdan [Cehennemden] kurtulmağa müstehak olsun. Dünyâda bu kelime-i tayyibeyi demişdir. Sonra bu kimsenin şefâ’ate ihtiyâcı da çokdur. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur: Onları nârdan çıkarmak senin üzerine değil, velâkin, izzetim ve celâlim ve kibriyâm hakkı için, elbette o kimseyi, Lâ ilâhe illallah, dediği için ben çıkarırım.

Halhâlî “rahimehullah” buyurmuşlar ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin (Leyse zâlike) kavl-i şerîfinin iki ma’nâsı olabilir. Birisi; Lâ ilâhe illallah diyen kimseyi, nârdan çıkarmak için sana şefâ’at etmeğe izn verilmiş ise de, bu iş sana bırakılmamışdır. İkinci ma’nâsı odur ki, onlar hakkında sana şefâ’at izni yokdur. Ancak ben onları fadl ve keremimle afv ederim. Bu ma’nâya göre; hayrlı amel işlemiyen kimsenin nârdan [Cehennemden] çıkarılması şefâ’at ile mümkin olmayıp, onun işi Allahü teâlânın lutf ve keremine kalmışdır.
 

 
< Önceki   Sonraki >