Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Çihâr yâr-i güzînin şerefli şânları hakkında muteber kitâblarda nakl olunan haberler 5
Çihâr yâr-i güzînin şerefli şânları hakkında muteber kitâblarda nakl olunan haberler 5 PDF Yazdır E-posta

Kırkıncı Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hImageazretlerinin mubârek evine vardı. İnsanlık îcâbı karınları acıkmışdı. Buyurdular ki, (Yâ Âişe! Hiç bir yiyecek var mıdır?) Mubârek sözlerini temâmlamadan, kapı çalındı. Kapıyı açdılar. Gördüler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Resûlullah hazretleri “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Yâ Ebâ Bekr! Bu vakt gelmenize sebeb nedir?) Ebû Bekr-i Sıddîk cevâb verdi ki, (Yâ Resûlallah! Üç gündür bir ta’âm yimemişim. Açlık cânıma kâr etdi. Geldim ki, mubârek dîdâr-ı şerîfinizin müşâhedesi ile karnım tok olsun.) Bu konuşma sırasında iken, yine kapı çalındı. Kapıyı açdıkda, bakdılar ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Gelmenize sebeb nedir.) Buyurdular ki, yâ Habîb-i Rabbil’âlemîn! Üç gündür yemek yimedik. Çok acıkdık. Geldik ki, mubârek, emsâlsiz cemâlinizin müşâhedesi ile, bu dağdağadan halâs olup, karnımız tok olsun. Hazret-i Alî dedi ki, yâ Resûlallah. Üç gündür seyyidünnisâ Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri ve imâmeyn-i ciğer gûşeleriniz Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri de açlıkdan kat’î bunalmışlardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Üç gündür ben de ta’âm yimedim. Karnım açdır.) Hazret-i Alî dedi ki, yâ Nebiyyallah! Dün yoldan geçerken, Mu’âz bin Cebelin “radıyallahü teâlâ anh” havlusunda olan hurma ağacında hurma gördüm. Bunu söyleyince, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalkın, Mu’âzın evine gidelim! Bizi hurma ile konuk etsin [müsâfir etsin]!)

Server-i Enbiyâ, Çihâr yâr-i güzîn hazretleri ile, Mu’âz hazretlerinin kapısına gitdiler. Güçlükle vardılar. Vay başımıza, vay cânımıza! Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn ki, onsekizbin âlem onun yüzü suyu hürmetine yaratılmışdır. Görünüz hazret-i Çihâr yâr-i güzîn ile birlikde ne zahmetler çekmişlerdir. Allah saklasın, bir gün aç kalmış olsak, başımıza kıyâmet kopar. Dünyâ bize zindân olur. Eğer Eshâb hazretlerinden birisi merkad-ı şerîflerinden [kabrlerinden] başını kaldırıp, bu zemânda olan ümmet-i Muhammede nazar etse [baksa], teâccüb edip [hayret edip] der ki, acabâ bunlar hangi milletdendir, hangi tâifedendir. Hangi Peygamberin ümmetidir. Biz de insâf etsek. Hergün dahâ iyiye mi gidiyoruz! Allahü teâlâ şânühü hazretleri, bu sultânların hurmetine, kendi lutf, kerem, fadl ve ihsânı ile, bizim o yüzümüzün karalığına bakmayıp, afv buyursun. Biz âsî ve mücrim kullarını dîdârı ile şereflendirsin. Âmin! Yâ Rabbî, âmin diyen kullarını magfiret buyur.

Murâdımıza gelelim. Mu’âz hazretlerinin kapısına vardılar. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri seslendi ki, yâ Mu’âz! Devlet kuşu başına kondu. Allahü teâlânın Resûlü kapına geldi. İçeride olanlardan kimse duymadı. Mu’âzın bir küçük kızcağızı var idi. O duydu. Annesini çağırdı. Yâ ana, yâ ana! Ne yatarsın, hazret-i Ebû Bekr kapımıza geldi; çağırıyor. Annesi kızı azarladı. Ne yalan söylersin; hiç bu vakt, hazret-i Ebû Bekr kapımıza gelir mi? Kızı da, ne yapsın; yatdı. Birâz sonra, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çağırdı. Yine kız uyandı. Annesine haber verdi. Annesi evvelki gibi azarladı. Birâz sonra da hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” çağırdı. Yine kız uyandı. Annesine haber verdi ki, yâ anne! Hazret-i Alî kapıya gelmiş; çağırıp durur. Annesi kızı, yine azarladı. Behey kız, deli mi oldun; ne söylersin. Kız yine sükût edip, yatdı. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Yâ Mu’âz) diye seslendi. Kız evvelki gibi uyanıp, dedi ki, yâ anne! Sana demedim mi ki, Ebû Bekr, Ömer ve Alî kapıya geldiler. Bana inanmadın. İşte Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kendisi çağırır. Annesi diledi ki, yine kızı red eylesin. Kız vâlidesine bakmayıp, babasının yanına vardı. Resûlullah hazretlerinin şevkiyle babasını çağırdı. Yâ baba, ne yatarsın. Devlet ve se’âdet kuşu başına kondu. Allahü teâlânın Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr, Ömer ve Alî “radıyallahü anhüm” hazretleri kapıya gelmişlerdir. Hemen o sâat, hazret-i Mu’âz kızından bu haberi işitince, acele ile yerinden kalkıp, kapıya koşdu. Kapıyı açıp, dedi ki, devlet ve se’âdet Mu’âzın başına kondu. Habîbullah hazretlerinin mubârek ayaklarının tozlarına yüz sürüp, içeri buyurun, dedi. Fahr-i âlem hazretleri de, Eshâb-ı güzîn ile içeri dâhil oldular. Ondan sonra buyurdular ki, (Yâ Mu’âz! Üç gündür ben ve Eshâbım yemek yimemişiz! Dün Alî yoldan geçerken, senin havlunda olan hurma ağacında hurma görmüş. Onun için geldik ki, bizi hurma ile müsâfir edesin.) Mu’âz “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Nebiyyallah! O hurmaları bugün düşürdük [ağacından topladık]. Kimini biz yidik. Ba’zısını fakîrlere ve komşularımıza ulaşdırdık. Bir hurma kalmamışdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri karşısına bakdı. Bir büyük zenbil gördü. Hemen hazret-i Alîye buyurdu ki, (Yâ Alî! Bu zenbili eline al! Bu gördüğün hurma ağacına var. Benden selâm eyle! Ve söyle ki, Resûlullah senden hurma taleb eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o zenbili alıp, hurma ağacının yanına vardı. Peygamberin selâmını götürdü, iletdi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin izni ile hurma ağacı fasîh bir lisân ile selâmı aldı. Ta’zîm eyleyip, eğildi. Sonra Allahü teâlânın izni ile, ağacda hurmalar doldu. Hazret-i Alî o zenbili hurma ile doldurup, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine getirdi. O hurmadan yidiler. Bütün Eshâba ulaşdırdılar. Hattâ o zenbili hurma ağacına asdılar. Resûlullah hazretlerinin dâr-ı bekâya intikâline kadar hiç boşalmadı.

Kırkbirinci Menâkıb:
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün hastalandı. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri iyâdetine [hasta ziyâretine] vardılar. Hazret-i Alînin yanında bir tas bal var idi. Bu tas ile balı bunların önüne götürdü. Tas ak, içindeki bal kızıl idi. O tasın içinde kara bir kıl vardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, biz baldan, her birimiz bu üçü için bir misâl getirmeyince yimeyiz. Kendisi buyurdu ki, (Dîn-i islâm tasdan münevverdir [nûrludur]. Îmân baldan tatlıdır. Dînin hükmü kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Cennet tasdan münevverdir. Cennetin ni’metleri baldan tatlıdır. Sırat köprüsü kıldan incedir.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Kur’ân-ı azîm-üş-şân tasdan münevverdir. Kur’ân-ı kerîm okumak baldan tatlıdır. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri kıldan incedir.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Müsâfirin nûru tasdan münevverdir [nûrludur]. Müsâfirin sözü baldan tatlıdır. Müsâfirin gönlüne ri’âyet etmek kıldan incedir.) Her biri kendi hâllerine münâsib kelâm buyurdular.

Kırkikinci Menâkıb:
Birgün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile oturur idi. Kudretden ortaya bir ak tas geldi. İçi ak bal ile dolu idi. Üstünde bir ak kıl vardı Hayret etdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Gelin her birimiz bu üçüne bir temsîl getirmeyince el sürmiyelim.) Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Resûlullah hazretleri bu tasdan nûrludur. Resûlullah ile konuşmak bu baldan tatlıdır. Resûlullahın sünnetini yerine getirmek bu kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Îmân bu tasdan nûrludur. Îmân getirmek bu baldan tatlıdır. Îmân ile gitmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Kur’ân-ı kerîm bu tasdan nûrludur. Kur’ân-ı kerîm okumak bu baldan tatlıdır. Kur’ân-ı kerîmin buyurduğunu tutmak bu kıldan incedir.) Ondan sonra Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: (Müsâfirin yüzü bu tasdan nûrludur. Müsâfir ile yemek yimek bu baldan tatlıdır. Müsâfirin hâtırını yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra hazret-i Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: (Halâl [zevcin] yüzü bu tasdan nûrludur. Halâli ile söyleşmek bu baldan tatlıdır. Halâlin hizmetini yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: (Kız çocuğun yüzü bu tasdan nûrludur. Annesini-babasını sever olması bu baldan tatlıdır. Kız çocuğunun aybsız evlenmesi bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin yüzü bu tasdan nûrludur. Ümmetim için şefâ’at bu baldan tatlıdır. Şefâ’atin kabûl olması bu kıldan incedir.)

Kırküçüncü Menâkıb: Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri se’âdethânesinden dışarı çıkdı. Yürümeğe başladılar. Ben de ardınca gitdim. Bir mevzi’e vardı. Ben huzûruna vardım. Karşısında selâm verip, oturdum. Buyurdu: (Neden geldin, yâ Ebâ Zer!) Dedim, (Allahü teâlâ bilir.) O sırada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah hazretlerinin sağ tarafına oturdu. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ebû Bekrin sağ tarafına oturdu. Sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ömerin sağ tarafında oturdu. Sonra Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Osmânın sağ tarafında oturdu. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yerden yedi tâne taş aldı. Mubârek avucunun içinde tutdu. O taşlar tesbîh etmeğe başladılar. Şöyle ki, onların sesini bal arısı gibi işitir idim. Ondan sonra o taşcağızları yere koydu. Sesleri kesildi. Sonra onları kaldırdı, Ebû Bekrin eline verdi. Yine evvelki gibi tesbîhe başladılar. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Sonra yine Habîbullah hazretleri onları kaldırdı, Ömerin eline verdi. Yine evvelki gibi tesbîh eylediler. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Yine onları yerden alıp, Osmânın eline verdi. Yine tesbîh eylediler. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Onları Alînin eline verdi. Yine tesbîhe başladılar. O da yere koydu. Sükût eylediler. (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.

Kırkdördüncü Menâkıb:
Çihâr yâr-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” medhini, bu menâkıb-ı şerîfin toplayıcısı ve yazarı olan âsî ve müsrif, Allahü teâlânın kullarının en hakîri ve fakîri, Seyyid Eyyûb bin Sıddîk ibni Seyyid Alî bin Muhammed el müştehir bi hazret bâbâ el mülekkab bi âcizî Urmavî der ki, ceddi âlimiz olan hazret-i Bâbâ “kaddesallahü sirrehül’azîz ve nevverallahü merkedehü ve ce’alel cennete mesvahü” ba’zı vecd ve sekr hâlinde, huzûr veren, hikmet dolu bir kitâb te’lîf etmişlerdir. (Bâbâ) demekle şöhret bulmuşdur. O kitâba mahsûs bir hikâye yazmışdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin na’t-i şerîfleri, medh-i şerîfleri beyânında ve Çihâr yâr-i bâ safâ “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin medh-i şerîfleri beyânında. O hikâyeden de bir mikdâr teberrüken yazalım. Nûr-ün alâ nûr olsun. Hikâye şi’r şeklinde nakl edildi ve yazıldı.

Bir sözüm vardır, derim ey merdümân [insanlar],
Cânını mum eyleyip, önünce yan.

Dinler isen, bir hikâye söyleyim,
Mustafânın Çihâr yârın medh eyleyim.

Tabi’i merdâne isen gel beri,
Ger usanırsan da gâyet git geri.

Neyse ki, meclis bu dem biraz gider,
Aşk ile dinlediğin sana yeter.

Aşk ile dinler isen ey din eri,
Nitekim bu tanıtır, her bir eri.

Var ise gözün yaşı sığa, gide,
Aç kulağı ki, bu söze yer ede.

Değme bir sözler gibi sanma bunu,
Kalb içinde mesrûr eyler ol cânı.

Başa yüzü sana dâim göstere,
Dünyâ âhır üstüne kanat gere.

Anun ile tanıyasın sen onu,
Maksûda ermek dilersen koy beni.

Ben diyenler maksûduna ermedi,
Bil yakîn kim hakka mahrûm olmadı.

Andan özge gayri görme aradan,
Dinlemiyen olur savış git oradan.

Tabi’i iblîsliğin ma’lûm ola,
Fi’li kubhun [kötü işin] karşına perde ola.

Dinleyen için derim ben bu sözü,
Yâ İlâhî! meclise aç ol yüzü.

Ola ki, meclisimiz pür nûr ola,
Fikr-i vesvese kalbimizden dûr [uzak] ola.

Mü’min isen bir salevât ver ona,
Cümle melek işitip, kalsın dona.

Dinlesin ki, bunca dürûd kimedir,
[dürûd: medh, selâm, düâ]
Bu dürûdun biri ânda binedir.

Bu dürûd ki adı dilde söylenir,
Cümle eşyâ ol dürûdu kullanır.

Ol dürûdu dîme dağ ve taş söyler,
Ol dürûdun âhıri, asla yeter.

Kim onun yoluna verse bir dürûd,
Cânım önünce olsun onun şem’i od.

Odur sermâye, onun zülfün tut,
Görmemiş âşık, orada böyle sevd.

Er isen şem’ ol, bu yolda yanasın,
Ne ise her harf işitesin kanasın.

Cân fedâ ol, bubde ol cânana sen, [bûb: yaygı]
Başına erişesin cânâne sen.

Ten olasın, câyı onu bilesin,
Cân ve dilden ona ikrâr veresin.

Çün yürürsen, dîninle yürü sen,
Çün bilesin aldın imdi biri sen.

Kim onun yoluna verse bir dinâr,
Koymaz onu tamu’da ki yandıra nâr.

Nâr onun içindir onu tanımaya,
Çâr-ı yârına onun inanmıya.

Her ki bu mâni’den almadı haber,
Kılmadı o nefsini zîr-ü zeber.

Bağlamadı beline nûrdan kemer,
Kalbi kara, gözünü gaflet yumar.

Gaflet olmasa gözünde ey civân,
Sen seni her dem göresin hoş iyân.

Cümle eşyâ maksûdu sen olduğun,
Hem görürsün âna hayrân kaldığın.

Kim ki tanıdı onu kurtuldu ol,
Ölü gördü nefsini Hak buldu ol.

Ey işiten sıdk söyle sâdık ol,
Ândan oldu, ehl-i Hakka doğru yol.

Bil onun dîni ulaşmışdır sana,
Hâl onun zikri ulaşmışdır sana.

Zî beşâret bir tecellîdir gelir,
Hamdü lillah ki gönül dolmuş gelir.



Çâr-i yârin mührü dâim sendedir,
Mustafânın mi’râcı seyrindedir.

Bil yakîn ki, lâyık oldun dergâha,
Hakkın feyzi her dem içindedir.

Cümle melek tesbîhi oldun bu kez,
Tesbîhine çarh olanlar bendedir.



Çâr-ı yârı münkir olan yazık oğul,
Sen bu medhi, bu âsîden yaz oğul.

Nerde olsan sen bunu okuyasın,
Rûha kuvvet, nefsini kakıyasın.

Azûben azgın yola gitmiyesin,
Mustafânın dînini unutmıyasın.

Küfrü îmânı bir yere katmıyasın,
Dünyâlığa özünü satmıyasın.

Dünyâyı gör, niceleri hor eyledi,
Tutdu zihnini, görmedi kör eyledi.

Rahmet-i Hakdan onu, kaçar eyledi,
Âhır onun yerini nar eyledi.

Ver salevât, gör tecelli-i safâ,
Mustafâya, hem Çâr-ı yâre bâ-safâ.

Bil ki onlar dînin çırâğıdır,
Ver salevât kalbinin durağıdır.

Ölü gönül Hak ile her dem dirile,
Rahmet-i Hak, gele kalbe dizile.

Hubb-ı dünyâ kalb içinden sürüle,
Hazret-i Hakdan sana hidâyet verile.



Çünki kalbin ânların meydânıdır,
Meydân eri durmaz özün tanıtır.

Paylarında bu âşıkın cânıdır,
Önlerinde yatmak onun şânıdır.

Pervâz eyler, her dem ona gitmeğe,
Bu tecellî bu âşıkın cânıdır.

Çünki cânım onların kurbanıdır,
Çünki onlar kalbimin sultânıdır.

Cümle eşyâ kuldur, onlar hânıdır,
Durma yürü, Hakkı onlar tanıtır.



Beyt içinde bil yakîn Allah olur,
Kalb-i mü’min, cümle beytullah olur.

Ma’nâ ehli iki cihânda şâh olur,
Ermiyen bu ma’nâya gümrâh olur.



Gayri yerde olduğun kurban değil,
Bu kadehden içmeyen mestân değil.

Söz onun Kur’ân ki dilde okunur,
Onsuz okur isen Kur’ân değil.

Herze nefsin tutsağıdır, hân değil,
Bu bahre dalmıyan sultân değil.

Nice âşık olmamışsan ol yüze,
Ara yerde küfr imiş, îmân değil.



Her nâmerdin yerin dâr-ı meydân değil,
Bu yola koşulmıyan merd âdem değil.

Bir kuru gövde gezer ol cân değil,
Rahmet-i Hak kalbine iyân değil.

Bu salâta gelmiyenin savmı yok,
Bundan özge pâdişâhın emri yok.

Hakkın emridir, işit ey mü’minân,
Mustafâ dîninden özge kavli yok.



İşlemiyen kişi gâyet yorulur,
Hac ve zekât boynuna Hak buyurur.

Vesveselerini kalb içinden süre ol,
Cennete onun için dîn-i islâm süre ol.

Bu sebebden nice ise, dürlü yol,
Hâk-ı pâyini gözüne süre ol.

Girdi onun eline dosdoğru yol,
Bil yakîn ki, yetdi bugün yere ol.



Yâd önünce tutmayasın kâhe sen, [kâhe: saman, çöp]
Çıkma yoldan, düşmeyesin çâhe sen. [çâh: kuyu]

 Sev onları, yanmayasın nâra sen,
Pişmân olup, kılmayasın ahe sen.



Binme bunda her gün nefsin atına,
Özünü yetir onun Hazretine.

Her deminde kalbine nûr akıta,
Gel ey âsî, yan aşkının oduna.

Âşıkı mest eyleyen o kokudur,
Seyyid-i sâdât onların şâhıdır.

Bu sülûke girmeyen sâlik değil,
Ol kokudan almıyan âşık değil.



Her nefesde nice perde geçilir,
Kande baksan yüzüne bâb açılır.

Durma yürü, râh onların râhıdır,
Taht-ı sultân senin kalbinin mâhıdır.



Mustafânın şerî’ dosdoğru yolun,
Onlar ile okunur, dâim hâlin.

Kamu bilsin hoca hoş ola huyun,
Bu sülûkden açılır, perr-ü bâlin.

Ol kişinin hükmü erdi bâtına,
Kim ki erdi onların hazerâtına.

Ver salevât onların kuvvetine,
Din açıldı onların heybetine.

Durma din zât gele, kalbe dola,
Ver salevât dînine hem kuvvet ola.

Kande olsa koğala, çevkân topunu,
Yol eri isen, sâid eyle cânını.

Sen şerîfsin, cümle nebîden güzîn,
Seyyid-i sâdât, hâtem-i dünyâ ve din.

Hak teâlâ rahmetidir, kovanları,
Tâ gele, haşrde bile sevenleri.

Meydân içre aşk atını çâpesiz,
Kim ki haşrde onlar ile kopensiz.

Kalk ayağa sen dahî, şirâne gel,
Sen dahî merd isen koş meydâna gel.

Sen çırâğı ümmetânsın, ey şefi’il müznibîn,
Olma melûl haşr için ey mü’minîn.

Ümmet isen, durma sev gel onları,
Mü’min isen ayrı görme onları.

Bil yakîn kim hulle olur donları,
Her kişi ki, bunda sevse onları.

Vasla yetmiş evveli ve âhıri,
Ebter olmaz herkiz onun sonları.



Senden oldur ki, onları sevesin,
Ölmek için yollarında ivesin.

Cân ve dilden tesbîhini diyesin,
Hulle-i tecellî rıdâsın giyesin.

Çünki tecellîn âşıka don imiş,
Bî-haberler işbu sırdan nâdan imiş.

Allah ile bî’at eden ol imiş,
Doğru gider kim ki, yolun tanımış.

Doğru git ki yetesin menzilgehe,
Sapma yoldan irmişken iyiliğe.

Ver salevât Mustafâya sıdk ile,
Dayanak ola her dilekde dînine.

Nice onlar dînin direğidir,
Cemi’ muhtâcların dilediğidir.

Ondan oldu Arş ve Kürsî, Levh-ü Kalem,
Nice kim cümle Nebînin önüdür.

Ver salevât onlara din açıla,
Üstünüze dürr-i rahmet saçıla.

Meclis içre şâd-ı şerbet içile,
Kalbimizden fikr-i vesvâs saçıla.

Din odur ki, onlar gele açıla,
Kanat oldur, onlar gele uçula.



Pes gerek ki onlar ile uçasın,
Her deminde maksûduna yitesin.

Sıdk ile hem ma’bûduna yitesin,
Benliğini kalb içinden atasın.

Gül içinde buy veresin güle sen,
Dönesin bu hâllerine gülesin.

Bulmaya hiç kimse senden bir haber,
Gül olup, bülbül önünde bitesin.

Gök içinde benzeyesin güne sen,
Öyle san ki, ma’şûkunla bilesen.

Pes gerek kim yoluna seyr olasın,
Cân-u dilden âna esîr olasın.

Arta kemâl Mûsâya tûr olasın,
Nice müşkillere tedbîr olasın.



Ver salevât meclise açdı cemâl,
Mustafâdan açılır zevk-u kemâl.

Kim kemâli Mustafâdan aldı ise,
Kalbi ayılmaz ânın gözü humâr.

Hiç humardan almak olmadı haber,
Bu haberden özge olmaz mu’teber.

Bu haber eyler seni zir-ü zeber,
Bu haberden bağlanır bele kemer.

Mustafâya her zemân getir îmân,
Çâr-ı yâra olmasın şek ve gümân.

Cânın her dem önlerince peyk ola,
Hazret-i Hakdan sana rahmet ine.



Mustafâ kavliyle tut dâim işi,
Mustafâ kavli mum eyler, her taşı.

Delîl oldun, bil yakîn her râhe sen,
Kande gidersin imdi ey kişi sen.

Himmet ile kişi oldun ey kişi,
Tâbi’ oldun, dahî çekme teşvişi.

Tâbi’ olan Hakdan alır, alışı,
Âyinedir gösteren her bir işi.

Âyineye baku ben özün göre,
Her arada Mustafâ sözün göre.

Her ne hâcet dileye Allahdan ol,
Her kapıyı yüzüne açık göre.



Başına dâim hisârda olasın,
Kalbine bir yeni mühr vurasın.

 Açıla rahmet kapısı yüzüne,
Cümle eşyâyı tecellî bürüye.

İşi gerek, her kişinin işi bu,
Seyri uça fahr ana kim hoş huylu.

Çâr-ı yâr hubbını al kalbine,
Mustafâ âyine ola, aynına.



Emîn eyle taşranı endîşeden,
Ehem bil sen bunları her pîşeden.

Hâk-ı bay-ı Mustafâdan yâ ganî,
Sen bizi ayırmağıl bu rîşeden. [rîşe: kök, asl]

Dâimâ perde açılır, yüzüne,
Meclis ehli rahmet ala özüne.

Ver salevât durma meveddetine,
Mustafâ ve Çihâr yâr hazretine.

Âcizin derdine merhem olur,
Nice ki, Allaha, ulu yâr olur.

Onların nazarına yokdur hicâb,
Her dem onlara, olubdur, feth-i bâb.

Enbiyâdan, Evliyâdan, yâ İlâhî,
Sen bizi ayırma, hiç, ey Pâdişâh.

Okuyanı, dinleyeni, yazanı,
Rahmetinle, hesâba çek, yâ Ganî.

 

 
< Önceki   Sonraki >