Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Çihâr yâr-i güzînin şerefli şânları hakkında muteber kitâblarda nakl olunan haberler 3
Çihâr yâr-i güzînin şerefli şânları hakkında muteber kitâblarda nakl olunan haberler 3 PDF Yazdır E-posta

YirmImageialtıncı Menâkıb: Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile bir bağa gitdik. Hazret-i Resûl-i ekrem, bana buyurdu ki, (Yâ Ebâ Zer! Bilmiş ol ki, Hallâk-ı âlem celle celâlühü, bu bağda, Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinden bin kerre bin sene evvel bir emânet koymuşdur.).

Ebû Zer “radıyallahü anh” der ki, o bağa girdik. Dört dal gördük. Herbir dalda yapraklar var. Bir dalın yapraklarında, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ebû Bekr-i Sıddîkım) yazılı olduğunu gördüm. Bunu görünce, istedim ki, geri döneyim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine haber vereyim. İkinci dal bana dedi ki, sabr et, ki göresin. İkinci dal üzerindeki kırmızı yapraklar üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ömer-ül Fârûkum) yazılmış gördüm. İstedim ki, geri döneyim. Üçüncü dal bana dedi ki, sabr et, göresin. Üçüncü dal üzerinde, beyâz yapraklar üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ben şehîd Osmânım) yazılmış gördüm. İstedim ki, geri döneyim. Dördüncü dal bana dedi, sabr et de göresin [neler göreceksin]. Dördüncü dal üzerinde, yeşil yapraklar üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ben Aliyyül Mürtedâyım) yazılmış gördüm. Ayrıca herbir yaprak üzerinde; Allahü tebâreke ve teâlânın la’neti, bunları seb’ edenlere, bunlara buğz edenler üzerine olsun, yazılı idi.

Yirmiyedinci Menâkıb:
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri rivâyet etmişdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Gördüm ki, mubârek dudağını dudağı üzerine koymuş. Resûlullahı o şeklde hiç görmemiş idim. Mubârek eli ile bana işâret eyleyip, yanına çağırdı. Varıp, yanına, ne oldu yâ Resûlallah, dedim. Buyurdu ki, (Yâ Abbâs oğlu! Bu sâatde bir melek yanıma geldi. Bir turunçu bana sundu [verdi]. Elime almazdan evvel, turunç dört pâre oldu. Bir pâresi [parçası] ikiye bölünüp, gördüm, içinden bir hûrî çıkdı ki, yetmiş bölük kisvesi var. Yetmiş hulle giymiş ki, o hullelerden [elbiselerden], kemiklerinin ilikleri görünür. Eğer ağzının suyu deryâlara [denizlere] salınsa [damlasa], denizler tatlı olurdu. Dedim, sen kimsin ve kimin içinsin. Ben müslimânların imâmı, muhâcirlerin evveli, Ebû Bekr-i Sıddîk içinim. İkinci parça da iki bölük olup, onun içinden bir hûrî çıkdı ki, eğer gözünü açsa idi, gözünün nûrundan, dünyâ münevver olurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, onu kâfûrdan ve miskden ve anberden halk etmiş. Dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Ömer ibnül Hattâb içinim. Üçüncü parça da iki bölük olup, içinden bir hûrî çıkdı. Başı üzerine bir tâc koymuş. O tâcın dört tarafı var. İnci ve yâkut dizilmiş. Ben dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Osmân bin Affân içinim. Dördüncü parça da bölünüp, içinden bir hûrî çıkdı. Hulleler giymiş. Saçlarını [zülüflerini] salıvermiş. Ben dedim, sen kimin içinsin. Ben Fâtıma içinim, dedi. Onların [üç halîfenin] karşılığı hûrîler oldu. Alînin karşılığı hûrî olmadı. Zîrâ hazret-i Alîye Fâtıma-tüz-zehrâ verilmiş idi ki, bin kerre bin hûrîden dahâ iyidir [kıymetlidir] “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Yirmisekizinci Menâkıb:
Bir vakt Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna geldi. Dedi ki: yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, Âdem “aleyhisselâm” hazretlerini halk edip, rûhunu bedenine verdi. O vakt buyurdu ki, yâ Cebrâîl! Cennete var, bir elma getir. O elmayı kuvvetlice sık. Tâ ki, elmadan su çıksın. Elmayı getirdim. Kuvvet ile sıkdım. Ondan bir katre su çıkdı. O bir katreyi Âdem “aleyhisselâm” hazretlerinin boğazına damlatdım. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile o beş katre [damla] oldu. Bir katreden seni halk etdi ki, Muhammed aleyhisselâmsın. İkinci katreden Ebû Bekri halk etdi. Üçüncüden Ömeri, dördüncüden Osmânı, beşinciden Alîyi halk etdi [yaratdı]. Bundan ötürü ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben ve eshâbım bir sudan yaratıldık.)

Yirmidokuzuncu Menâkıb:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Bir gün Cebrâîl aleyhisselâm benim yanıma geldi. Ben dedim, ey Cebrâîl. Sen ne zemândan beri, Ebû Bekri bilirsin [tanırsın]. Dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü teâlâ seni ve Âdemi halk etmezden onsekizbin sene evvel, beni halk etdi [yaratdı]. Başımı secdeye koydum. Emr geldi ki, yâ Cebrâîl ben kimim! Başımı yukarı kaldırıp, dedim ki, (Sen yaratıcı olan Allahsın!) Bir kerre dahâ başımı secdeye koydum. Yine emr olundu ki, ben kimim. Başımı kaldırıp, dedim ki, (Sen her şeyi yaratan Allahsın!) Sonra âlemi yaratdı. Emr etdi ki, Cebrâîl ileri gel. İleri gitdim. Nidâ geldi ki, doğru söyledin. Başımı secdeye koydum. Küstâhlık etdim, dedim: Ey Allahım! Benden evvel kimse halk etdin mi? Önüne bak diye hitâb geldi. Bakdım, bir nûr gördüm. Sağıma ve soluma bakdım. Nûr gördüm. Ardıma bakdım, nûr gördüm. Dedim, ey Allahım! Bu nûrlar nedir. Nidâ geldi ki, ey Cebrâîl, önce bu nûru yaratdım. Bu nûra Muhammed Mustafâ diye ad verdim. Yâ Rabbel’âlemîn. Bu dört nûr ki, dört tarafındadır. Bu nûrlar nedir. Nidâ geldi ki, yâ Cebrâîl! O önündeki, nûr, Ebû Bekr-i Sıddîkdır. O sağındaki nûr, Ömer bin Hattâbdır. O solundaki nûr, Osmân bin Affândır. O arkadaki nûr, Aliyyül Mürtedâdır. [Ya’nî onun nûrudur.] Ben dedim, yâ Rabbel’âlemîn! Onların Senin dergâhında ne kadar kıymetleri vardır. Nidâ geldi ki, yâ Cebrâîl! Benim izzetim celâlim hakkı için, her kim, benim birliğime inanıp, Muhammed Mustafânın risâletine şehâdet ederek, kıyâmet gününe gelir, bu çâr-i yârin [ya’nî hülefâ-i râşidînin] muhabbeti onun kalbinde olursa, onu Cennete dâhil kılarım.

Otuzuncu Menâkıb: Rivâyet edilmişdir ki, dört âyet nâzil oldu. Bu dört âyet-i kerîmenin herbiri ile, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm”, kendini kurtulmağa sebeb edindi. Bundan sonra Allahü tebâreke ve teâlâ Çihâr yâr-i güzînin senâsı hakkında dört âyet-i kerîme dahâ nâzil kıldı. Meâl-i şerîfi (İşte onlar, Allahü teâlâya karz-ı hasen ile borç verirler...) olan, Bekara sûresi 245.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, bu âyet-i kerîme nâzil oldukdan sonra, ben dünyâ malından kendime bir nesne alıkoymam dedi. Her ne malı var ise, hepsini verdi. Meâl-i şerîfi (İşte o verenler, takvâ sâhibi oldukları için verirler) olan, Leyl sûresi 5.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Meâl-i şerîfi (... Cum’a günü nemâz için ezân okunduğu zemân, Allahı anmağa koşun. Alış-verişi bırakınız...) olan, Cum’a sûresi 9.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki, bir sâat bey’ etmeyiniz. Bundan sonra bey’ etmem.)

[Nûr sûresi 37.ci âyet-i kerîmesinde meâlen], (O kimselerin alış-verişleri Allahın zikrine engel olmaz...) buyuruldu. Sonra, meâl-i şerîfi (Geceleri biraz uyudukdan sonra nemâza kalk. Bu senin için nâfiledir...) olan, İsrâ sûresi 79.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (Bir sâat uyumayın). Ben bundan böyle geceleri uyumam. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Zümer sûresi 9.cu âyet-i kerîmesinde meâlen], (Bütün gece devâmlı secde ederek, ayakda durup ibâdet edip, Rabbinin rahmetini ümîd eden...) buyuruldu.

Meâl-i şerîfi (Allahü teâlâ mü’minlerin nefslerini, Allah yolunda fedâ etmelerini istedi) olan, Tevbe sûresi 111.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (Cihâd eyle.) Ben bundan sonra cihâdı terk etmem. Meâl-i şerîfi (Allahü teâlâ din yolunda saf olup, cihâd edenleri elbette sever) olan, Saf sûresi 4.cü âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

Otuzbirinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni güzîde kıldı. Benim için Eshâbımı güzîde kıldı. Onların ba’zısını kayınbabam etdi. Ba’zısını benim dâmâdım yapdı. Hepsi benim Eshâbımdandır. Bana nusret edicidirler. Onlardan sonra bir kavm gelecekdir. Onları seb’ ederler. O kavm ile su içilmez. Onlara kız verilmez. Onların nemâzı kılınmaz. Onları aranızdan çıkarınız. Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîye “radıyallahü anhüm” buğz ederler. Toprak onların başlarına olsun. Güneşi ve Ayı ve Ülkeri ve Tan yıldızını sevmezler. Ebû Bekr güneş gibidir. Ömer Ay gibidir. Osmân Ülker gibidir. Alî Tan yıldızı gibidir. Meyve güneş ile pişer. Ay ile renk tutar. Ülker ile lezzetlenir. Tan yıldızı ile belâdan emîn olur. İslâm, Ebû Bekrin îmânı ile mekân tutdu. Ömerin îmânı ile süslendi. Osmânın îmânı ile hoş oldu. Alînin îmânı ile düşman belâsından emîn oldu.

İşâret: Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” incir gibi idi. Zâhiri-bâtını bir idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zeytin gibi idi. Sırrı, alâniyyesinden iyi idi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sinîn [Tûr-i sînâ] gibi idi. Zâhiri meyve ile süslü, bâtını su çeşmeleri ile donanmış idi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” Mekke-i mükerreme şehri gibi idi. Her kim Mekkede oldu, azâbdan emîn oldu.

Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sâhib-ül gâr [mağara arkadaşı] idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şeyh-ül iftihâr idi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Fâtih-ül emsâr [şehrler feth eden] idi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” kâtil-i füccâr [kâfirleri öldüren] idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ilm idi. Ömer “radıyallahü anh” o hazrete haşmet idi. Osmân “radıyallahü anh” dirhem idi. Alî “radıyallahü anh” kalem idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” ârif idi. Ömer “radıyallahü anh” âdil idi. Osmân “radıyallahü anh” âkıl idi. Alî “radıyallahü anh” âlim idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, sıdk ve safâ ile idi. Ömer-ül Fârûk, kuvvet ve salâbet ile idi. Osmân-ı Zinnûreyn cevâd ve sehâ ile idi. Aliyyül Mürtedâ, heybet ve şecâ’at ile idi.

Ebû Bekr “radıyallahü anh” tâc-ı islâm idi. Ömer “radıyallahü anh” izz-i islâm idi. Osmân “radıyallahü anh” nûr-i islâm idi. Alî “radıyallahü anh” fahr-ül islâm idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” takî idi. Ömer “radıyallahü anh” nakî idi. Osmân “radıyallahü anh” zekî idi. Alî “radıyallahü anh” vefî [vefâlı] idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Seyyid-üs-sâbikîn idi. Ömer “radıyallahü anh” Seyyid-ül-sâdikîn idi. Osmân “radıyallahü anh” Seyyid-ül-münfikîn idi. Alî “radıyallahü anh” Seyyid-ül-mü’minîn idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Dâî-i Hak ve Seyyid-ül Berere [Hakka da’vet edici, iyilerin seyyidi] idi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü anh” Kâhir-ül-Fecere [fâsıkları kahr edici] idi. Osmân “radıyallahü anh” Seyyid-ül-Hiyere [seçkinlerin efendisi] idi. Alî “radıyallahü anh” Kâtil-ül-kefere [kâfirleri öldürücü] idi.

Her kim Ebû Bekri “radıyallahü anh” severse, Allahü teâlâ onu sever. Her kim Ömeri “radıyallahü anh” severse, işleri iyi olur. Her kim Osmân “radıyallahü anh” severse, sevâbı bîşumâr [hesâbsız] olur. Her kim Alîyi “radıyallahü anh” severse, karşılığı Cennet ve dîdâr olur. Her kim bunları sevmezse, karşılığı Cehennem ve nâr olur. Devleti nigünsâr [baş aşağı] olur. Allahü teâlâ ondan bîzâr olur.

Otuzikinci Menâkıb: Rivâyet ederler ki, bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Sahâbe-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” toplanmışlar idi. Kendi hâllerinden söz söyliyorlar idi. Birisi aralarından kalkıp, dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin izzet ve azameti için söyle, bu mertebeye ne ile erişdin. Buyurdu ki: Yemîn verdiğiniz için söylemek lâzımdır. Dünyâya karşı, dîni ihtiyâr etdim [seçdim]. Âhıretden, Allahü teâlânın rızâsını seçdim. Hiçbir gün önüme bir hâl gelmedi ki, o husûsda, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin hakkını, kendi hakkım üzerine üstün tutmıyayım. [Ya’nî Allahü teâlânın hakkını üstün tutdum.] Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine süâl etdiler. Sen bu mertebeye ne ile erişdin. Buyurdu ki: Onunla erişdim ki, muhakkak iki cihânda, Allahü teâlânın istediğini azîz ve zelîl etdiğini aklımdan çıkarmadım. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine süâl etdiler. Sen ne ile bu dereceye erişdin. Buyurdu ki, Kitâbullahı sağ tarafıma koydum. Resûlullahın sünnetini sol tarafıma koydum. Muhakkak bildim ki, Allahü teâlâ hazretleri benim sırrıma muttalîdir. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden süâl etdiler: Sen ne ile bu dereceye erişdin. Cevâb buyurdu ki; cihâd ile erişdim. Otuz sene mücâhede kılıncı ile ve haşyet zırhıyle ve vera’ kalkanı ile, tâat ve ibâdet oku ile, gönül kapısında oturdum. Bir nesneyi ki, gönlüme koymadım ve hâtırıma getirmedim. Allahü teâlânın rızâsı dışında bir nesneyi gönlüme sokmadım.

Otuzüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu, (Ebû Bekr benim görür gözümdür ve işitir kulağımdır.) Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin gözüne ve kulağına ta’n eden kimsenin gözleri kör olsun. Yine buyurdu: (Ömer benim arkam [sırtım] ve sığınağımdır.) O hazretin arkasını ta’n eden kimsenin arkası kırılsın. Buyurdu: (Osmân benim elimdir.) O Sultân-ı Enbiyânın elini ta’n eden kimsenin eli kesilsin. Buyurdu: (Alî benim gömleğimdir.) Server-i âlemîn gömleğini ta’n eden kimsenin gömleği parça parça olsun. Haberde vârid olmuşdur ki, kıyâmet gününde ümmet-i Muhammedin güzîdeleri [seçilmişleri] arş önüne varırlar. Âsîlerin ahvâllerini görürler ki, arz ederler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî, doğru sözlüleri bana bağışla. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî! Âdilleri bana bağışla. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî! Hayâ edenleri bana bağışla. Alî “radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî! Civânmerdleri bana bağışla. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurur; yâ Rabbî, fakîrleri bana bağışla.

Otuzdördüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” oturmuş idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Cehennem kıssasını söyledi. Ümmet-i Muhammedin günâhkârlarının Cehenneme gideceklerini söyledi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” üzülüp, mahzûn oldular. Çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri birbirine bakışdılar. Dediler, ne dersiniz? Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu: Ben onların günâhlarının yarısını götürürüm. Ömer “radıyallahü anh” buyurdu: Ben de yarısını götürürüm. Osmân “radıyallahü anh” buyurdu: Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine düâ ederim. Tâ beni onlara fedâ etsin. Beni o kadar büyük [iri] yapsın ki, Cehennemde onların bütün yerlerini doldurayım. Onlara girecek yer kalmasın. Alî “radıyallahü anh” buyurdu: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana o kadar kuvvet versin ki, sırâtın köşesini düz tutayım. Tâ ki, onlar selâmetle sırâtı geçsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Meryem sûresi 85.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O gün müttekîleri rahmân huzûrunda elçiler olarak haşr ederiz) buyurmuşdur. Âyet-i kerîmedeki (Vefd) kelimesi Sahâbelerdir. Kıyâmet günü olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetinde ve ümmet-i Muhammedin şefâ’atinde kıyâm gösterirler.

Otuzbeşinci Menâkıb: Rivâyet olunmuş ki, Ebû Nevâs bir şâir idi. Ömrünü günâh ile geçirmiş, hüsrân ile sonuna götürmüş, amel defterini de simsiyâh etmişdi. Öldükden sonra, bunca günâhkârlığı ile, rüyâda gördüler. Süâl etdiler ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ sana ne mu’âmele etdi. Cevâb verdi ki, Çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin ve diğer sahâbîlerin medhleri hakkında yazmış olduğum dört beyt sebebi ile beni bağışlayıp, afv etdi. O beytleri evimin falan yerine koymuşdum. Rü’yâyı gören varıp, bu beytleri ta’rîf edilen yerde yazılmış buldu:

Sâhib-i gâr Atîki [Ebû Bekri], sevdiğim gibi derim,
Ebû Hafsı [Ömeri] ve Onu sevenleri severim.

Râzı olmadım Şeyhin, ben evinde katline,
Çok severim, Şeyhi [Osmânı] de Alîyi de.

Bence bütün sahâbe önderdirler ilmde,
Aksini söyliyenler, yara açarlar bu dinde.

Yâ Rab! Sen bilirsin hepsini sevdiğimi,
Onların hurmetine, âzâd et nârdan beni.


Otuzaltıncı Menâkıb:
Süleymân bin Zekvân adında, zâhid, derecesi çok yüksek, tatlı bir kimse olduğu rivâyet edilen bir kimse var idi. O der ki: Benim bir komşum var idi. Müfsid ve aşağı bir kimse idi. Gündüz pazarda olurdu. Gece gelir şerâb içerdi. Bana çok cefâ verirdi. Âciz oldum. Oğluma dedim, gel; bu mahalleden bir başka mahalleye gidelim. Bunu görmiyelim. Kalkdık, bir başka mahalleye gitdik. Orada oturduk. Sonra, o adam öldü. O öldükden sonra, vatan-ı aslîmize geldik. Gecelerden bir gece, bir kimse kapıyı çaldı. Çıkıp, kapımı açdım. Bir merd gördüm ki, ayağı yerde, ama, o kadar yukarı bakdım, yüzünü göremedim. Bana dedi ki, dışarı gel. Ben dedim, korkarım. Korkma, dışarı gel, benim ardımca yürü. Ben de dışarı çıkdım ve izince gitdim. Kabristâna vardık. Bir mezâr üzerinde durduk. Bana dedi ki, bu mezârı aç. Ben de o mezârın toprağını açıp, lahdin kerpicine erişdim. Dedi ki, kerpici kaldır. Kerpici kaldırdığım gibi, bir bağçe gördüm ki, nihâyeti yok. Ve orta yerinde bakdım bir taht kurulmuş. Üzerinde elvân döşekler döşenmiş. O müfsid dediğim merd onun üzerine oturmuş. Bana dedi ki, bu merdi tanır mısın. Ben dedim, bu benim komşumdur. Ben mahalleyi bunun yaramazlığı yüzünden terk etmişdim. Bana acâib gelmişdi [Hayretler içinde kaldım]. O Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri hakkı için ki, sana bu kerâmeti vermişdir. Söyle ki, o merd bu kadar fısk ve fücûr ile bu mertebe-i aliyyeye ne sebeble erişmişdir. O dedi, hakîkaten, bu adam senin dediğin gibi idi. Lâkin, bir iyi âdeti var idi. Ben dedim, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri için, o âdeti beyân eyle. Dedi, âdeti bu idi ki, farz nemâzı kılıp, selâm verip, nemâzdan çıkdıkdan sonra, (Yâ Rabbî! Ebû Bekre, Ömere, Osmâna ve Alîye “radıyallahü anhüm” rahmet et) diye düâ okurdu. Bu kıssadan ma’lûm oldu ki, her kim Çihâr yâre muhabbet besler ise; Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri o kimseye ne kadar mücrim ve günâhkâr dahî olsa da rahmet eyler.

Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri islâmı âşikâre eylediği vaktde, âlemin zulmeti cemâli nûrânîsi ile münevver oldu. Her tarafa elçiler ile mektûblar gönderdi. Bütün insanları, karadan ve denizden, dağ ve ovadan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine da’vet etdi. Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini nâme [mektûb] ile rûm şâhı Kaysere gönderdi. Dıhye “radıyallahü anh” rûm diyârına vardıkda, Kaysere haber verdiler. Mekke-i mükerremede Peygamberlik da’vâsı eden Muhammed Mustafâdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” elçi gelmişdir, kapıda durur. Rûm Kayseri, çağırın içeri gelsin, dedi. Dıhye “radıyallahü anh” der ki, ben içeri girdim. Mektûbu Kaysere sundum. Kayser mektûbu benden alıp, ayağa kalkdı. Başı üzerine koydu. Gözlerine sürdü ve öpdü. Sonra mektûbu açdı. Önüne koydu. Davûl ve kös çalınmasını söyledi. Cümle reâyası [devlet adamları] toplandılar. Kayser, hatîblerin minbere çıkdıkları gibi yüksek bir yere çıkdı. Zîrâ minber yok idi. Sonra yüksek ses ile dedi ki, ey kavmim, bilin ve âgâh olun ki, o merd ki, Mekke-i mükerremede risâlet da’vâsı eder. Bu mektûbu bize göndermişdir. Cümlemizi hak dînine da’vet etmişdir. Siz ne dersiniz ve ne cevâb verirsiniz. O kavm birden feryâd edip, bağırdılar. Dediler ki, sen nasâra dînine kötülük yapmak istersin ve başka bir dîne girmek istersin. Kayser dedi ki, elem çekmeyiniz. Murâdım sizi tecrîbe etmek idi. Göreyim dinlerine nusret ederler mi. Geri dönün. Selâmetle evinize varınız. Kayser de kalkıp, serâyına vardı.

Dıhye “radıyallahü anh” der ki, bir gün Kayser beni çağırdı. Kayserin yanına vardım. Yalnız idik. Elimi tutup, serâyına iletdi. O serâydan içeride bir başka serâya götürdü. Sonra bir odanın kapısını açdı. Gâyet süslü ve çok insan sûretleri o odada nakş edilmişdi. Bana dedi ki, yâ Dıhye, bu üçyüzonüç Nebînin sûretleridir ki, Îsâ aleyhisselâm bu dıvârda nakş edilmişdir. Dıhye der ki, ben o sûretlere nazar ederken [bakarken], nâgâh, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hilye-i şerîfine gözüm takıldı. O sûretler [resmler] arasında, ondördüncü ayın yıldızlar arasında parladığı gibi parlıyor idi. Ben dedim ki, bu bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sûret-i şerîfidir. Kayser dedi, doğru söylersin; ben de kitâblarımızda böyle buldum. Dıhye der ki, bakdım o Serverin sağ yanında bir sûret gördüm; oturmuş. Kayser bana dedi; bu kimdir. Ben dedim, Ebû Bekr-i Sıddîkin sûretidir. Sol yanında oturmuş birini gördüm. Yüksek ve heybetli, uzun boylu idi. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Ömer bin Hattâbın sûretidir. Kayser dedi, ben de kitâbda böyle bulmuş idim. Birini dahî gördüm, önünde hayâ ile oturmuş. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Osmân bin Affânın sûretidir. Kayser dedi, ben de kitâbda böyle bulmuş idim. Birini dahî gördüm, ardında; dalkılınç olmuş durur. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Alî bin Ebî Tâlibin sûretidir. Kayser dedi, doğru söylersin. Bizim kitâbımızda da böyledir. Dıhye der ki, Mekke-i mükerremeye döndüm. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîfine vardım. Kayserin kıssasını haber verdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Kayser doğru söylemiş. Kayser doğru söylemiş. Yâ Dıhye! Onlar beni ve benim Eshâbımı bilirler. Ammâ, ezelî şekâvet bedbahtlık ki, onlara erişmişdir; zarûrî olarak mahrûm olup, Cehennemlik olurlar.)

 

 
< Önceki   Sonraki >