Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Çihâr yâr-i güzînin şerefli şânları hakkında muteber kitâblarda nakl olunan haberler 2
Çihâr yâr-i güzînin şerefli şânları hakkında muteber kitâblarda nakl olunan haberler 2 PDF Yazdır E-posta

Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” oturunca, sağ tarafına Ebû Bekr-i Sıddîk, sol tarafına Ömer-ül FImageârûk, karşı tarafına Osmân-ı Zinnûreyn, arka tarafına Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anhüm” otururdu. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sağ tarafında oturmasının sebebi, ondan dolayıdır ki, bu ümmetde Ebû Bekrden dahâ merhametli kimse olmamışdır. Cennet rahmet serâyıdır. Cennet sağ tarafdadır. [Vâkı’a sûresi 27.ci âyet-i kerîmede meâlen; (Defteri sağ tarafdan verilenler, ne mutlu o eshâb-ı yemîne [sağcılara].) buyuruldu. 28.ci âyet-i kerîmede meâlen; (Eshâb-ı yemîne Cennetde ne ikrâmlar olacakdır. Onlar, dikeni olmıyan, meyvesi çok olan sedir ağaçlarının altında olurlar) buyuruldu.] Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sağ tarafda oturması bundan dolayıdır.

Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında oturması ondan dolayıdır ki, iblis-i la’în her kavmin arasına sol tarafdan gelir. Ya’nî İblîsin yolu sol tarafdan idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şeytânın yolu üzerine oturmuş olurdu. Âlem yaratılalıdan beri şeytân kimseden, hazret-i Ömerden korkduğu gibi korkmazdı. Hangi evde hazret-i Ömer olur ise, şeytân oraya giremezdi. Bir evde şeytân olduğu zemân, hazret-i Ömer o eve girdiği gibi, İblîs fîrâr ederdi. Dâimâ Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, toplantılarda ve meclislerde; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında otururdu. Tâ ki, iblîs o yoldan kavmin arasına gelmesin diye.

Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde oturmasının pek büyük fâideleri var idi. Zîrâ Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” meclisi, dervîşlerin ve gayrilerin ve yetîmlerin ümîdgâhları idi. Bir arzûsu, derdi olanların, çâre bulacakları yer idi. Her vaktde, her sâatde, gün olurdu ki, on kerre, fakîrler ve dilek ve ricâ sâhibleri, ihtiyâcları için bu meclise gelirlerdi. Kendilerine gerekli olan önemli şeyleri o hazretden taleb ederlerdi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” onların en zengini ve en cömerdi idi. Dinâr dizileri ve dirhem keseleri önünde konulmuş idi. Elbiseleri ve dürlü dürlü hediyyeleri hizmetcileri tutup, dururdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kalb ile cümlenin en zengini idi. Lâkin beden ile dervîş idi. İstek sâhibleri gelirler, murâdlarını ve maksadlarını ve arzûlarını taleb ederlerdi. Hazret-i Osmân kalkar, o meclisin hakkını ve o hazretin hakkını kendi malından edâ ederdi.

Aliyyül Mürtedâ, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, mubârek arka tarafında oturmasının sebebi şu idi. Böyle bir meclisde, onun gibi büyük ve iftihâr edilen böyle bir rehber ve Peygamber düşmansız olmazdı ve kıskananları, inâdcıları olacakdı. Bu düşman ve hâsid ve muânidler [inâdcılar], hîle ve zarar etmeğe gelecekleri zemân, çok def’a arka tarafdan gelirler. Alî “radıyallahü teâlâ anh” onun için muhâfız ve gözcü (bekçi) idi. Gerçi hakîkî muhâfız ve koruyucu Allahü teâlâ hazretleridir. Lâkin zâhiren, sebebe yapışarak arkada otururdu. Eğer bir düşman gelip, çirkin bir hareket etse idi, Allahın aslanı o kimsenin başını Zülfikâr adındaki kılıcı ile keserdi.

Onyedinci Menâkıb: Şâkîk-i Belhî “rahimehullahü teâlâ” dedi ki, islâm bir ağaca benzer ki, ona dört şey lâzımdır. Kök, gövde, dal ve meyve. Ebû Bekr “radıyallahü anh” islâm ağacının köküdür. Ömer “radıyallahü anh” gövdesidir. Osmân “radıyallahü anh” dalıdır. Alî “radıyallahü anh” meyvesidir. Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ism-i şerîfi dört harfdir. Mim; Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine uygunluğudur. Ha, Resûlullahın müslimânların işlerinde hasbiyetidir. Ya’nî her ne işler ise, Allahü teâlâ hazretlerinin rızâ-ı şerîfi idi. Kimseden bir nesne tama’ etmez, birşey beklemezdi. Mim; akrâba ve ehline muhabbet ve muâşeretdir. Dal; islâm dînine kâfirleri da’vetdir. Muvâfakat, Ebû Bekrin nasîbi oldu. Hasbet, Ömerin nasîbi oldu. Muâşeret, Osmânın nasîbi oldu. Da’vet Alînin nasîbi oldu “radıyallahü teâlâ anhüm.”

İşâret:
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” seferde ve hazarda, cânını ve malını fedâ ederek mime muvâfakatı hıfz etdi. Allahü teâlâdan bu hil’atı buldu ki, (Mağarada bulunan iki kişinin, ikincisi) diye anılmak şerefine mazhar oldu. Ve hazîre-i kuddüsde mucâverâtı Rabbil’âlemîni buldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âlemi ihtisâb kamçısı ile düzene sokdu. Binlerce mescidlerin bağrında nûr saçan minberler ta’yîn etdi. Hiç kimseden korkmadı. Kendi oğlu üzerine dîni had cezâsını uyguladı. Bütün hâllerinde bağlılığını sâdece Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hasretdi. [Muhammed sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde meâlen]; (Elbette Allah îmân edenlerin velîsidir) buyuruldu. Allahü teâlâ, hakkında böyle buyurdu. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” muâşeret mimini seçdi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden başka, bütün yaratıklardan alâkasını kesip, Rabbil’âlemînin hizmeti ile meşgûl oldu. Her gece iki rek’atde bütün Kur’ân-ı kerîmi hatm etdi. Dünyâ muhabbetini kalbinden dışarı atdı. Ni’met ve malını Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı güzîne harc etdi. Meâl-i şerîfi (Dînî vazîfelerine devâm eden, geceleri secdede ve kıyâmde geçiren...) olan Zümer sûresinin 9.cu âyet-i kerîmedeki hitâba nâil oldu. Alî “radıyallahü teâlâ anh” halkı da’veti seçdi. Keskin kılıcı ile kâfirleri kahr etdi. Sabr ve sebâtından dolayı Cennete gitdi. [İnsan sûresi 12.ci âyetinde meâlen], (Sabrları sebebi ile, Onlara Cennet ve ipek elbise giymekle karşılık verir) buyuruldu ki, buradaki ihsânlara kavuşdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her kim Ebû Bekri severse, beni bulur. Her kim Ömeri severse, beni görür. Her kim Osmânı severse, o bana lâyıkdır. Her kim Alîyi severse hemnişînim olur.) [hemnişîn: Celis: Meclisinde bulunan].

Onsekizinci Menâkıb: Şekîk-i Belhî “rahimehullahü teâlâ” buyurdu: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ismine câhiliyye devrinde (Atîk) derlerdi. İslâmiyyet zemânında Ebû Bekr dediler. Gökde Sıddîk dediler. Yeryüzünde Abdüllah dediler. Cennetde Zülfadl [fazîlet sâhibi] olacakdır. Arşdakiler Züsse’a [ya’nî vüs’at, kudret sâhibi] dediler. Tevrâtda Mu’tî okudular. İncîlde müttekî okudular. Zebûrda, Ma’meyân okudular. Kur’ân-ı kerîmde sâhib okudular. Kıyâmetde Şâfi’ okudular. Cehennemde rahîm okudular. Melekler Cevâd okudular. Allahü teâlânın dîdârına kavuşma ânında Mükerrem okudular (dediler).

Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine câhiliyye zemânında Ömer derlerdi. İslâmiyyet devrinde Ebû Hafs dediler. Düşmanları Bâsıta [memleketleri feth ederek yayılıcı] dediler. Cennetde Sirâc denilecekdir. Yeryüzünde Kâhir dediler. Gökyüzünde Fârûk dediler. Tevrâtda nâsır okudular. İncîlde Mensûr okudular. Zebûrda Nâtık-ı bil hak [ya’nî hak ile konuşan] okudular. Kur’ân-ı kerîmde (Eşiddâü alel küffâr) [ya’nî kâfirlere karşı şiddetli davranan] okudular. Kıyâmetde Fâtih okudular. Cehennemde Hâmid okudular. Melekler âdil dediler. Allahü teâlânın dîdârını görme vaktinde (Mu’azzam) diyeceklerdir.

Osmâna “radıyallahü anh”, câhiliyye devrinde Ebû Ömer dediler. İslâmiyyet devrinde Osmân dediler. Evinde Zinnûreyn dediler. Arşda Müstehyî [hayâ sâhibi] dediler. Tevrâtda Müşfik okudular. İncîlde Reşîd okudular. Zebûrda Sa’îd okudular. Kur’ân-ı kerîmde şehîd okudular. Kıyâmetde Sahî [cömerd] dediler. Cennetde Münfik [nafaka veren] dediler. Cehennemde Mutık [gücü yeten] dediler. Melekler Kânit [dindâr, itâatli] dediler. Allahü teâlâyı rû’yet vaktinde muhterem diyeceklerdir.

Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ismine câhiliyye zemânında Haydar dediler. İslâmiyyet devrinde Ebül Hasen dediler. Gökde Alî dediler. Yeryüzünde Emîr-ül mü’minîn dediler. Tevrâtda Millî [din ile alâkalı] okudular. İncîlde Esedillah okudular. Zebûrda civânmerd okudular. Kur’ân-ı kerîmde Ehl-i beyt okudular. Cehennemde Kerrâr dediler. Melekler Hâzim-ül ahzâb dediler. Rü’yet zemânında Müeyyed diyeceklerdir.

Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri ve Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardık. Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri huzûrlarında oturmuş idi. Buyurdular ki, (Yâ Ebâ Zer! Muhâcir ve Ensâra câmi’e gelin diye nidâ et!) O da nidâ eyledi [seslendi]. Mescidi doldurdular. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri minbere çıkdı. Belîg bir hutbe okudu. Sonra buyurdu ki, (Ey Muhâcirler ve Ensâr! Ben size bir hediyye vereyim mi? Cebrâîl aleyhisselâm, bana yedi kat göklerin üstünden hediyye getirdi.) Biz verin, yâ Resûlallah! dedik. Rıdâ-i şerîflerinin altından bir ayva çıkardı. Ebû Bekr-i Sıddîka verdi. Sonra Ömere verdi. Ondan sonra Osmâna verdi. Sonra da Alîye verdi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. O ayva fasîh lisân ile tesbîh, tahmîd ve tehlîl etmeğe başladı. Râvî [nakl eden] der ki, Muhâcir ve Ensâr işitip, konuşma ve güzel sesinden hayret etdiler. O ayva, benim sesimden ve konuşmamdan, siz hayret mi ediyorsunuz, dedi. Muhammed aleyhisselâmı hak Peygamber göndermiş olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, hazret-i Âdem aleyhisselâmı yaratmadan seksen bin sene önce, yedinci gökde, seksen bin şehr yaratmışdır. Her şehrde seksen bin kasr, her kasrda seksen bin ev, her evde seksen bin bostân, her bostânda seksen bin ağaç, her ağaçda seksen bin dal, her dalda seksen bin yaprak, her yaprağın altında seksen bin ayva yaratmışdır. Her ayva tesbîh, tahmîd, tehlîl, takdîs ve tekbîr ederler. Sevâbını Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alînin “radıyallahü anhüm” dostlarına ve muhiblerine verirler.

Yirminci Menâkıb: Ebû Bekr-i Şiblî “rahimehullahü teâlâ” hazretlerinden, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurduğu (Ben ilmin şehriyim, Alî kapısıdır) hadîs-i şerîfini sordular. Şiblî cevâb verdi ki, Siz Alîyi; Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan “radıyallahü teâlâ anhüm” evvel zikr ediyorsunuz. Dört nesne Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mahsûs oldu. Bu dört nesneyi Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Resûlüne mahsûs kıldı. Sıdkı Resûlüne mahsûs kıldı [Resûlullahın sıdkı temâm oldu]. Ma’rifete mahsûs kıldı. Ma’rifeti kemâle erişdi. İlme has kıldı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben sıdkın şehriyim. Ebû Bekr o şehrin kapısıdır!) Bunun doğruluğu Kur’ân-ı kerîm ile bildirilmişdir. [Zümer sûresi 33.cü âyetinde meâlen; (Onlar ki, sıdk ile geldiler ve onu tasdîk etdiler) buyuruldu.] Burada kasd edilen Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben îmânın şehriyim. O şehrin kapısı Ömerdir.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [Enfâl sûresi 64.cü âyetinde meâlen; (Ey Resûlüm! Sana Allah ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetişir) buyuruldu.] Burada kasd edilen Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben ma’rifetin şehriyim. Osmân o şehrin kapısıdır.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [Zümer sûresi 9.cu âyetinde meâlen, (Geceleri devâmlı secdede ve ayakda ibâdet eden ile küfr ve isyânda olan bir olur mu?) buyuruldu. Burada kasd edilen Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Şiblî “rahimehullah” sükût etdi. O süâl eden kimse dedi ki; niçin Alînin fadlına istidlâl etmeyip, sükût etdin. Şiblî “rahimehullahü teâlâ” buyurdu; biz şunun üzerine şübhe etmeyiz ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Ben ilmin şehriyim! O şehrin kapısı Alîdir.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [İnsan sûresi 7.ci âyet-i kerîmesinde meâlen; (Nezrlerinde vefâ gösterenler, şiddeti yaygın olan kıyâmet gününden korkarlar) buyuruldu.] Burada kasd edilen Alîdir “radıyallahü anh”.

Yirmibirinci Menâkıb:
Sahîh rivâyet ile nakl olunmuşdur. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, dört elma getirdi. Resûlullah, birisini Ebû Bekre “radıyallahü anh” verdi. Birisini Ömere “radıyallahü anh” verdi. Birisini Osmâna “radıyallahü anh” verdi. Birisini Alîye “radıyallahü anh” verdi. Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerinde (Hâzâ hediyyetün minel Melik-işşefîk alâ Ebî Bekr-i Sıddîk) [Bu meliküşşefîkden Sıddîka hediyyedir] yazılmışdı. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerinde (Hâzâ hediyyetün minel melikil vehhâb alâ Ömer-il Hattâb), [Bu melikül vehhâbdan, Ömer-ül Hattâba hediyyedir] yazılmışdı. Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerine (Hâzâ hediyyetün minel melik-ül hannân el mennân alâ Osmân bin Affân) [Bu, melikül Hannân ve mennândan Osmân bin Affâna hediyyedir] yazılmışdı. Alînin “radıyallahü teâlâ anh” elması üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melikil Vâhibil Gâlib alâ Alî ibni Ebî Tâlib) [Bu, Melikül Vâhibül Gâlibden, Alî bin Ebî Tâlibe hediyyedir] yazılmışdı. Yine Ebû Bekrin “radıyallahü anh” elması üzerine, (Ebû Bekre buğz eden zındıkdır) yazılmış idi. Ömerin “radıyallahü anh” elması üzerine, (Ömere buğz edenin yeri Sekar [Cehennem]dir) yazılmış idi. Osmânın “radıyallahü anh” elması üzerine (Osmâna buğz edenin hasmı Rahmândır) yazılmış idi. Alînin “radıyallahü anh” elması üzerine (Alîye buğz edenin hasmı Nebîdir) yazılmış idi.

Yirmiikinci Menâkıb:
Hadîs-i şerîfde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Nûh aleyhisselâm, kavminden, haddinden ziyâde eziyyet ve müşkilât çekip, müslimân olmalarından da kat’î ümîdini kesip, düâ edip, [Nûh sûresi 26.cı âyet-i kerîmesinde meâlen buyurulduğu gibi], (Yâ Rabbî! Yeryüzünde dolaşan hiçbir kâfiri bırakma.) dedi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri düâsını kabûl etdi. Cebrâîl aleyhisselâm gelip, tûfanın nasıl olacağını ve nasıl gemi yapacağını söyledi. Nûh aleyhisselâma neccârlığı [marangozluğu] ta’lîm etdi ve dedi ki: Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurdu ki, bir gemi yapacaksın. Nûh aleyhisselâm dedi; nasıl yapmam lâzım. Cebrâîl aleyhisselâm dedi: Yüzyirmidört bin Peygamber adına birer tahta yont. Nûh aleyhisselâm buyurdu: Yâ Cebrâîl! Ben bütün Peygamberlerin adlarını bilmem. Cebrâîl aleyhisselâm dedi: Allahü teâlâ hazretleri, senin tahta yontmanı emr buyurur. Cümle eşyânın hâlıkı olarak, ben onların adlarını halk edip, tahtalar üzerinde zuhûra getiririm buyurur. İlk tahtayı ki kesip, yontdu. Âdem “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin ismi o tahta üzerinde meydâna geldi. Bir tahta dahâ yontdu. Şis [Şît] aleyhisselâmın ismi meydâna geldi. Üçüncü tahtada İdrîs aleyhisselâmın ismi, dördüncü tahtada Nûh aleyhisselâmın ismi meydâna geldi. Böylece her bir tahta üzerinde bir Peygamberin ism-i şerîfi meydâna geldi. Son tahtayı traş etdikde Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ism-i şerîfi zuhûra geldi. Sonra yüzyirmidört bin mıh [çivi] yapdı. Her çivi üzerinde bu tertîb ile, bir Peygamberin ism-i şerîfinin yazılmış olduğunu gördü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Allahü teâlâ buyurur: Tahtaları terkîb edip, mıhları [çivileri] muhkem et. Temâmını yerleşdirdi. Temâm olmadı. Dört tahtalık yer eksikdi. Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi. Yâ Nûh! Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hâtem-ün-nebiyyindir. Onun dört yâri vardır. Birincisi Ebû Bekr, ikincisi Ömer, üçüncüsü Osmân, dördüncüsü Alîdir “radıyallahü teâlâ anhüm”. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur ki: Bu dört tahtaya da Çihâr yâr ismine yont ki, senin gemin temâm olsun. Nûh aleyhisselâm dört tahta dahâ yontup, terkîb etdikde, o gemi temâm oldu. Cebrâîl aleyhisselâm (Şimdi senin sefînen temâm oldu) buyurdu.

İşâret:
Yâ Nûh! Mustafâ adı ve Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî adı yazılmış olmayınca, su tûfanından sana kurtuluş olmaz, diye bildirildi. Ey mü’min! Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin muhabbeti ve Çihâr yâr-i güzînin muhabbeti senin kalbinde olmayınca, Cehennem ateşinden kurtulamazsın. Ebedî Cennete erişmezsin. Bîçûn ve bîçûgûne olanın dîdârını görmezsin. Dâr-ı islâmda doğru oturmazsın.

Yirmiüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Dîni pâk ve muvahhid her mü’min hâlis kalb ile (Bismillâhirrahmânirrahîm) söylese, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, ondan dolayı Cennetde kırmızı yâkutdan bir şehr binâ eder. Her şehrde, zebercedden bin kasr, her kasrda bin serây, her serâyda bin hâne, her hânede bin taht, her tahtda sündüsden ve harîrden [ipekden] bir döşek. Her döşeğin üzerinde bir hûrî, ayağından beline kadar anber, belinden gerdânına kadar, beyâz kâfûrdan, gerdânından başına kadar nûrdandır. Alnına Ebû Bekr-i Sıddîk, sağ yanağına Ömer-ül Hattâb, sol yanağına Osmân bin Affân, çenesinde Aliyyül Mürtedâ, dudaklarına (Bismillâhirrahmânirrahîm yazılmışdır.). Mutî’ ve muhlis olanların hepsi, ömürlerinde dilleri ile bir kerre besmele söylese, onun kurtulmasına ve halâsına sebeb olur. Nerede kaldı ki, gece ve gündüzde farz ve nâfile nemâzlarda mü’minler besmele okurlar. Gâfil olmayıp, âgâh olanlar, her işlerinin başında besmele okurlar.

Yirmidördüncü Menâkıb:
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinin rivâyet etdiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Cebrâîl aleyhisselâmdan işitdim, dedi ki: Rabbil’âlemîn, Muhammedin “aleyhisselâm” nûrunu yaratdıkdan sonra [akabinde], bir kandil halk etdi. O kandili Arş-ı azîmin altına asdılar. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin nûru o kandilin etrâfında iki bin sene ibâdet etdi. Ondan sonra dört katre su o kandilden damladı. Medîne-i münevvereye düşdü. Emr geldi ki, yâ Cebrâîl o toprağı kaldır. Bir şemâme yap. Ben de yapdım. Buyruk geldi ki, o şemâmeyi Rıdvânın önüne ilet. Onu kâfûr ve anber ile, misk ve za’ferân ile yoğursun. Rıdvânın yanına iletdim. O şemâmeyi yoğurdu. Ondan sonra buyruk geldi ki, yâ Cebrâîl! Bu kâfûr ve anber, misk ve za’ferân ile yoğrulan çamuru, rahmet deryâsına daldır. Götürdüm, rahmet deryâsına daldırdım. Bin sene orada kaldı. Buyruk [emr] geldi ki, yâ Cebrâîl! Şimdi, rahmet deryâsından onu çıkar. Heybet deryâsına ilet [götür]. Heybet deryâsına götürdüm. Bin sene de orada kaldı. Emr geldi ki, çıkar, hayâ deryâsına daldır. Ben de hayâ deryâsına daldırdım. Bin sene de orada kaldı. Emr [buyruk] geldi: Temâm oldu mu dedi. Temâm oldu, dedim. Her şeyi en iyi şeklde Sen bilirsin, dedim. Emr geldi ki, ondan çıkar, ilm deryâsına götür. Ben de çıkarıp, ilm deryâsına götürdüm. Bin sene de orada kaldı. Emr geldi ki, temâmdır. Cebrâîl aleyhisselâm der ki, küstahlık edib, dedim ki, yâ Rabbî! Bu nûrdan ne halk etmek istersin. Buyruk geldi ki, yâ Cebrâîl! Bu nûrdan bir kulu halk etmek isterim ki, Arşdan toprağa kadar âlemde ondan azîz bir kul olmaz. Arşın kenârına bakdım. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah, yazılmış gördüm. Senin adını bildim ve dedim, yâ Rabbî! Kâfûr ve anber, misk ve za’ferândan ne halk etmek istersin. Buyurdu ki, onun kemiğini kâfûrdan, halk ederim. Etini anberden, sinirini za’ferândan. Ey Cebrâîl, za’ferân renginde yüzünü, miskden tüyünü ve anberden kokusunu halk ederim. Rahmet deryâsından Ebû Bekri halk ederim. Heybet deryâsından Ömeri, hayâ deryâsından Osmânı, ilm deryâsından Alîyi halk ederim “radıyallahü teâlâ anhüm”.

Yirmibeşinci Menâkıb: Sahîh rivâyet ile gelmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü teâlâ bir bostân halk etmişdir. O bostânda kendi kudret ve nusretiyle dört ırmak yaratmışdır. Biri ikrâr ırmağı. Biri tevhîd ırmağı. Biri ahkâm-ı islâmiyye ırmağı. Biri kelâm ırmağı. Her bir ırmağı bir bucakda [köşede] yaratdı. Ebû Bekr muhabbetini bir bucağa [köşeye] koydu. Ömer muhabbetini ikinci bucağa koydu. Osmân muhabbetini üçüncü bucağa koydu. Alî muhabbetini dördüncü bucağa [köşeye] koydu. Her köşede on ağaç halk etdi [yaratdı].

Ebû Bekr “radıyallahü anh” muhabbetinin köşesinde halk etdiği on ağacın birincisi şehâdet ağacı, ikincisi havf ağacı, üçüncüsü recâ ağacı, dördüncüsü şevk ağacı, beşincisi cehd, altıncısı hayr, yedincisi şükr, sekizincisi tevâdu’, dokuzuncusu nusret, onuncusu ihlâs ağacı idi.

Ömer “radıyallahü anh” muhabbetinin olduğu köşede halk etdiği [yaratdığı] on ağacın, birincisi emânet ağacı, ikincisi salâbet ağacı, üçüncüsü şefkat, dördüncüsü inâbet, beşincisi muhabbet, altıncısı ihlâs, yedincisi kanâat, sekizincisi rızâ, dokuzuncusu temyîz, onuncusu tevfîk ağacı idi.

Osmân “radıyallahü anh” muhabbetinin köşesinde halk etdiği on ağacın birinci ağacı vefâ ağacı, ikincisi haşyet ağacı, üçüncüsü hurmet, dördüncüsü müvâneset, beşincisi tevekkül, altıncısı hamiyyet, yedincisi ilm, sekizincisi hilm, dokuzuncusu sehâ, onuncusu hayâ ağacıdır.

Alî “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetinin köşesinde halk etdiği on ağacın, birinci ağacı şefâ’at ağacı, ikincisi sehâvet, üçüncüsü istikâmet, dördüncüsü nemâz, beşincisi sabr, altıncısı istitâ’at, yedincisi zühd, sekizincisi rahmet, dokuzuncusu yakîn, onuncusu sadâkat ağacıdır.

Bu bostânı hâzır edince, iki tâife bostâna geldiler. Bir tâife riâyet edip, bostâna nazar etmediler. Önlerine bakdılar. Adâvet ağacını gördüler. Sağ taraflarına bakdılar la’net ağacını gördüler. Sol taraflarına bakdılar, şekâvet ağacını gördüler. Arkalarına bakdılar, gadab ağacını gördüler. Dediler, gelin bu bostâna girelim. Ayaklarını; adâvet ve la’net ve şekâvet ve gadab vâdisine koymağı kasd etdikleri gibi, buyruk erdi ki [emr geldi ki], ey bağban [bahçevân], bunları geri döndür. Ses melekûte yayılınca, bunlar kimlerdir fermânı gelince, bunlar râfizîlerdir denildi. Bundan evvel bir tâife bostâna girmek istediler. Edeble ve hurmetle ayaklarını koydukları gibi, Çihâr yârin muhabbeti kalblerinde sâbit olduğu hâlde, nidâ geldi ki, ey bağban [bahçevân], kapıyı aç, dostlar içeri girsinler. Bunlar bizim dostlarımız cümlesindendir. Bostâna girdiler. Bir nesne tatmadılar, meyvelerinden yimediler. Ellerini farzlara vurdular. Ayaklarını sünnet makâmına koydular. [Sünnet üzere hareket ederler.] Muhabbet bostânı tarafına giderler. O bostân ortasında tecrîd tahtını koydular. Rızâ yasdığına dayandılar. İhtiyâr döşeğini döşediler. Bu tahtın ortasında hamd simâtını döşediler. O simât [sofra] üzerine hazret ta’âmı koydular. O sofranın kenârlarında şükr şekerini dizdiler. Bu sofranın önünde, se’âdet ve şehâdet iskemlesini koydular. Ve kerâmet lâmbasını onun üzerine koydular. Ve ihlâs yağını o lâmbadan içine koydular. Yakîn fitilini ona dikdiler [geçirirler]. Muhabbet ateşi ile ışıklandırdılar. Bu ta’âmı yidiler. Mahmûr oldular. Ellerini havf çalgısına götürdüler. Sabr ibrişîmini ona bağladılar. Aşk mızrâbı ile, sabr ibrişîmine vurup, na’me çıkardılar ki; biz Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Çihâr yârını, ya’nî, Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini cândan severiz. Sonra, onlara rahmet nazarı ile nazar olundu. Se’âdet makâmına onları oturturlar.

 

 
< Önceki   Sonraki >