Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 8
Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 8 PDF Yazdır E-posta

Doksanıncı Menâkıb: Fadl bin Sâlim “radıyallaImagehü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmişdir. Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” pazara varıp, bir gömlek satın aldı. Terziye bunun yenleri [kol uçları] uzundur, kes dedi. Terzi, dedi ki: Kesmem, zîrâ kusûrlu olur. Hazret-i Alî; aybı benim, sen kes diye emr buyurup, kesdirdi. Terzi, hazret-i Alînin kim olduğunu bilmez idi. Hey, görün bu kişi mecnûn olmuş dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitdikde, şâd ve handân olup, Elhamdülillahi teâlâ, dedi. Sordular, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu beyhûde ve ma’kül olmıyan söze niçin hamd etdiniz. Buyurdular ki, bir gün, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim, buyurdular ki: (Bir kimseye deli denilmedikçe îmânı temâm olmaz!) Niçin hamd etmiyeyim ki, bu kimse benim îmânıma şehâdet etdi.

Amr bin Kays “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Bir gün emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin elbisesinde bir çok yerinde yama görüp, dediler ki, yâ halîfe-i Resûlillah! Bu kadar hazîneler elinde iken, yamalı elbise giymek size revâ değildir. Cevâb verdiler ki: Mü’minler bize uysunlar. Kalblerinde huşû ve inkisâr hâsıl olsun. Bize yamalı giymek de uygun olur.

Doksanbirinci Menâkıb: Bir gün Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Alînin rikâbını [atının özengisini] tutana, buyurdu ki; (Aliyyül Mürtedâ senin elinde şehîd olsa gerekdir.) O kimse işitip, çok üzüldü. Ağlıyarak Aliyyül Mürtedânın huzûruna geldi. Tedarru’ ve niyâz edip, dedi ki, yâ Alî! Kanım sana halâl olsun. Beni hemen bu ân katl eyle. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, sebeb nedir ki, bu sözü söylersin. Utanarak dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana buyurdular ki, Alînin şehâdeti senin elinde olsa gerekdir. Bu yüz karalığı benden vâki’ olmadan dilerim ki, ben senin zülfikârın ile öleyim de, dünyâda ve âhıretde yüzü siyâh olmıyayım. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, bir nesneyi ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ezelde takdîr etmiş olsun, onu değişdirmek mümkin olur mu? Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana şehîdlik mertebesi müyesser etmiş olsun. Ben o şehîdlik elbisesini giymek istemez miyim. Bu kıssayı Server-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana senden evvel haber vermişdi. Bu işe gönlüm hoşdur. Sen de gönlünü hoş tut. Bu sırrı gizli tut. Kimseye açma. Ben sana evvelki iltifâtımdan dahâ çok iltifât ederim.

Doksanikinci Menâkıb:
Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” şehâdeti beyânındadır. (Lübâb-ül-elbâb) adlı kitâbda yazılıdır. Muhammed bin Cerîr Taberî der ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” Nehrvân cenginden döndü. Abdürrahmân bin Mülcem ve Pîrek bin Abdüllah ve Amr bin Ebî Bekr; her üçü hâricîlerden idiler. Ric’at mezhebini tutarlar idi. O muhârebeden, çok insan katl olunduğu için korkmuşlardı. Üçü aralarında, Mu’âviye, Alî ve Amr bin Âs “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini katl etmeyince, âlem, fitne ve fesâd ve muhârebeden kurtulmaz. İslâm kuvvetli olmaz. Eğer biz de katl olunursak, yine sevâb kazanırız. Zîrâ büyük fitneyi def’ etmek hayrlı işdir, diye andlaşdılar. Abdürrahmân bin Mülcem dedi; ben Alîye kâfi gelirim. Amr bin Ebî Bekr dedi; ben Amr bin Âsa kifâyet ederim. Pîrek dedi, ben Mu’âviyeye kâfi gelirim. Her üçü tedbîr aldılar ki, aynı günde ve aynı sâatde bu işi işleyeler. Abdürrahmân bin Mülcem; hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” vardı. Pîrek; hazret-i Mu’âviye tarafına gitdi. Amr bin Ebî Bekr, Mısra Amr bin Âs tarafına gitdi. Her biri bin dirheme bir kılınç almışdı ve zehr ile su vermişlerdi. Hazret-i Mu’âviye nemâza geldi. Pîrek o kılınç ile ona vurdu. Mu’âviye düşdü. Halk toplanıp, Pîreki tutdular. Hazret-i Mu’âviye dedi, bu işi niçin yapdın. Pîrek hâdisenin temâmını, üçünün arasında olanları haber verdi. Hazret-i Mu’âviye emr etdi, onu öldürdüler. Tabîb getirdiler. Tabîb gelip, Mu’âviyeyi gördü. Dedi ki, yâ Mu’âviye, sizin yaranız, zehrli kılınç yarasıdır. Üç şey arasında muhayyersin. Yâ ölümü istersin. Yâ sabr edersin, yarayı dağlarım. Yâ sana bir şerbet veririm ki, içdikden sonra aslâ çocuğun olmaz. Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Ölümü istiyemem. Ateşe [dağlamağaya] da dayanamam. Ammâ bir evlâdım var. Ona kanâat ederim, deyip, şerbeti içdi. İyi oldu. Hazret-i Mu’âviye ondan sonra buyurdu; Cum’a mescidinde bir maksûre yapdılar. Bu maksûre âdetini hazret-i Mu’âviye koydu ki, halîfeler düşmanların hîlelerinden uzak olsunlar. Amr bin Ebî Bekr; karârlaşdırılan vaktde Amr bin Âsın yanına vardı. Amr bin Âsın yüreği tutmuşdu, ya’nî râhatsızlanmışdı. O gece nemâza çıkamadı. Sehl Amirîyi yerine nâib gönderdi. Amr bin Ebî Bekr, kılıncını ona vurdu. Onu öldürdü. Amr bin Ebî Bekri tutdular. Amr bin Âsın huzûr-u şerîflerine getirdiler. Amr bin Âs hazretleri emr buyurdu. O fâsık ve münâfığı öldürdüler.

Ba’zı âlimler dediler ki, Emîr-ül mü’minînin şehâdet sebebi o idi ki, Nehrvân harbi yapıldı. Hâricîler dörtbin er idiler. Temâmı öldürüldüler. Dokuz er kurtulup, Kûfe tarafına doğru fîrâr etdiler. Kûfe şehrine vardılar. Kûfe şehrini feryâd-ı figân kapladı. Abdürrahmân bin Mülcem yoldan geçerken, öldürülenlerin birinin evinden ağlama sesleri işitdi. Kutâm adında genç bir kadının babası ve kardeşleri o harbde katl olunmuşlardı. İbni Mülcem o kadının ardınca gitdi. Dedi ki, eğer erin [kocan] yoksa; senin, vasfları şu şeklde olan biri, erin olmak ister, râzı olur musun. Kadın dedi, niçin râzı olmıyayım. Lâkin, benim velîlerim ve akrabâlarım vardır. Onlara danışmam lâzım. İbni Mülcem dedi, ma’kûldür. Kadın gitdi. İbni Mülcem izince [ardından] gitdi. Kadın bir eve girdi. İbni Mülceme dedi ki, sen burada dur. Seni çağırdığım zemân içeri gir. O kadın içeri girip, kendini süsledi. Kokular süründü. Pâk [güzel, temiz] elbise giydi. Gâyet cemâl ve kemâlde oldu. Evdekilere dedi ki, bir kerre bana bakdıkda perdeyi salınız. Sonra İbni Mülceme, içeri gel, dedi. Abdürrahmân bin Mülcem içeri girip, o şekliyle bir kerre ona bakdı. Hemen ona âşık oldu. Kadını istedi. Kadın dedi, sen benim mehrime ta’kat getiremezsin. O dedi ki, ne mikdâr istersin. Kadın dedi, üçbin dirhem sâfî gümüş. İki çalgıcı câriye ve Alî bin Ebî Tâlibin katli. İbni Mülcem dedi ki: Gümüş ve câriye kolaydır, ammâ, Alînin katli mümkin olmaz ki, ben Alînin sirâclarındanım. Bunu nasıl yapabilirim. Eğer beni ister isen, muhakkak bunu yapmalısın. Gümüş ve câriye için fikrini yorma. İbni Mülcem dedi ki: Bir darbeye kanâat edersen, kabûl ediyorum. Bir kılınç getir. Kadın, zehrli su verilmiş kılınç getirdi. Ramezân-ı şerîfin onüçü idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” oturdu. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine buyurdu ki, bugün Ramezân-ı şerîfin kaçıncı günüdür. Dediler, onüçüncü günüdür. Buyurdu ki: Kaç gün kaldı. Dediler, onyedi gün kaldı. Buyurdu ki: Muhakkak, yüzüm başımın kanı ile boyanacakdır. Abdürrahmân bin Mülcem için dedi ki, (Ben onun yaşamasını istiyorum. O benim öldürülmemi istiyor.) Abdürrahmân bunu işitdi. Emîrin huzûruna vardı. Dedi ki: Yâ Emîr-el mü’minîn! İşte elim, işte boynum. İster isen elimi kes, ister isen boynumu vur. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bana nişân vermişdir ki, seni (Benî Murâd)dan bir kimse öldürse gerekdir. Ben günâh etmemişe karşılık yapmam. Ramezân ayının yirmiüçü oldu. Bu la’în evinde yatmışdı. Sabâh oldu. Emîr-ül mü’minîn, nemâza gitmek için kalkdı. Serâyda [evinde] bir kaz vardı. Çağırdı, [bağırmağa başladı]. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Bağırmaları, ağlamalar ta’kîb eder.) Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dedi: (Yâ babacığım! Bu ne sözdür!) Buyurdular ki: Bu söz odur ki, gönlüm şehâdet olacağımı haber verir. Ben bu ayda katl olunurum. Sonra serâyın [evinin] kapısını açdı. Bir çivi kaftanına takılıp, yırtdı. Hazret-i Emîrin gönlü daraldı. Mescide vardı ve (Allah yolunda mücâhede eden, bir olan Allahdan başkasına ibâdet etmiyen mü’mine yol açın) diye halkı uyardı. Abdürrahmân bin Mülcem o zemân kadın ile berâber idi. O zemân müezzinin sesini işitdiler. Kadın dedi ki, kalk işini iyi gör. Gönlün şâd olarak geri dön. Ben işitdim, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki; (Önce gelenlerin en şakîsi, Sâlih aleyhisselâmın devesini öldürenler, sonra gelenlerin en şakîsi de Alînin kâtilidir.)

İbni Mülcem kalkdı. Kılıncını kuşandı. Kendisini uyuyanlar arasında gizledi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” mihrâba geçdi. O la’în bedbaht iki secde arasında, hazret-i Emîr-ül mü’minînin mubârek başına bir kılınç vurdu. Kazâ-i ilâhî ile o kılınç darbesi, Ahzâb harbinde, Amr bin Abdûd hazret-i Alînin mubârek başına vurmuşdu; oraya rast geldi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” aklı başından gidip, kalkdı. Elini bir direğe vurdu. Mubârek parmakları taş direkde iz etdi. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” imâmete geçdi. Nemâzı sür’atle kıldılar. Bir kavlde hazret-i Emîr Cu’de bin Cübeyre imâm ol diye buyurdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” düşdü. Halk kalkdı, kâtili aramağa gitdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ne ararsınız. Beni vuran kimse, şimdi filan kapıdan içeri girer. Bütün yollar İbni Mülcem üzerine bağlandı. Geri döndü. Hazret-i Emîr-ül mü’minînin işâret buyurduğu kapıdan girdi. Hayrân ve dermande bir kimse ona dedi ki: Sana ne olmuşdur, meğer Emîr-el mü’minîni vuran sensin. O inkâr etmek istedi. Sonra ikrâr etdi. Onu tutup, hazret-i Emîrin huzûruna getirdiler. Hazret-i Emîr buyurdu ki: Ey bîçâre. Niçin bu işi yapdın. Evlâdlarımı yetîm etdin. Mü’minlerin gönüllerini gamlı etdin. İslâm askerinin belini kırdın. İbni Mülcem durdu. Birşey demedi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: Vefât edinceye kadar bunu zindâna koyun. Hasen ve Hüseyn ve Muhammed bin Hanefiyye “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini huzûrlarına getirip, vasıyyet etdi. Buyurdu ki: Her zemân esîrlerinize yiyecek veriniz. Aç koymayınız. Hazret-i Alînin kerîmeleri Ümm-ü Gülsüm zindâna vardı. Ağlıyarak, İbni Mülceme dedi ki: Ey bedbaht. Emîr-ül mü’minîn bugün iyidir. Yarın seni öldürürler. İbni Mülcem dedi ki: O iyi olmaz. O kılınç zehr ile sulanmışdır. Eğer iyi olsa, sen niçin ağlarsın. Ümm-ü Gülsüm “radıyallahü anhâ” hazretleri ona kızıp, dışarı geldi. Ramezânın yirmiyedinci günü oldu. Emîr-ül mü’minîn, Ümm-ü Gülsüm hazretlerine buyurdu ki, evden dışarı çık. Evin kapısını bağla. Çıkıp kapıyı kapadı. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri orada oturdu. Evin içerisinden bir ses işitdi ki, meâl-i şerîfi, (Âyetlerimizi inkâr edenler bize gizli değildir. Kıyâmet gününde ateşe atılan mı, güven içinde gelen kimse mi dahâ iyidir. Dilediğinizi işleyin. Doğrusu o yapdığınızı görendir) olan Fussîlet sûresinin 40.cı âyet-i kerîmesini okuyordu. Ondan sonra şu sesi işitdiler ki, (Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etdi. Ebû Bekr vefât etdi. Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” katl edildi [şehîd edildi].) Hasen “radıyallahü anh” hazretleri anladı ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdi. Evin kapısını açdı. Gördü ki, dünyâdan göç etmiş. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri yıkadılar. Muhammed bin Hanefiyye su dökdü. O Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden arta kalan hanûtu mubârek bedenine saçdılar ve defn etdiler. Kûfe mescidinin ortasında defn edildi. Ertesi günü İbni Mülcemi katl etmek için getirdiler. Dedi ki, beni öldürmeyin. Gidip, Mu’âviyeyi öldüreyim. Yemîn ederim ki, yine geri gelirim. Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh”, hâyır, senin öyle bir ma’rifetin olamaz, öldürün bu mel’ûnu buyurdu. Onu öldürdüler. İmâmın şehâdet mertebesine kavuşduğu gün, Ramezân-ı şerîfin yirmiyedisi idi. Ba’zıları demişler ki, yirmiüçü idi. Ba’zıları ellisekiz yaşında idi, dedi. [63 yaşında idi.] Dört sene on ay hilâfet etdi. Dokuz hanımı nikâh ile almış idi. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hayâtda iken hiç hanım nikâh etmedi. Fâtıma “radıyallahü anhâ” hazretlerinden üç oğlu oldu. Hasen, Hüseyn ve Muhsin. Muhsin çocuk iken vefât etdi. Ba’zı âlimler ve eshâb-ı hadîs rivâyet eylemişdir ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bütün gazâlarda Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber bulunmuşdur. Tebük gazâsında, onikinci menkıbede tafsîli geçdi. Annesi Fâtıma binti Esed bin Hâşim olup, müslimân olmuşdu. Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret edip, orada vefât etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri cenâze nemâzını kılıp, defn etdikde, buyurdu ki, (Bu benim anamdır). Nemâzını kıymetli evlâdı hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh” kıldırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yaşında ve Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” yaşında idi. Yüzüğünde; (Allahü melik-ül hakk-ül mübîn) yazılı idi. Kâtibi Abdüllah bin Râfi’i idi.

Doksanüçüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” hazretlerinin âdet-i şerîfleri bu idi ki, nemâza dursa, âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Hattâ rivâyet ederler ki, bir cengde, mubârek ayağına ok dokunup, demir kısmı kemiğe girmiş idi. Çıkmayıp, kemikde kaldı. Cerrâha gösterdiler. Cerrâh dedi ki, sana bayıltıcı bir ilâc içirmek îcâb eder. Aklın gitsin [bayılasın]. Ondan sonra demiri çıkarmak lâzımdır. Yoksa, bunun ağrısına tehammül edemezsin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, buyurdu: İlâca ne lüzûm var. Sabr eyle. Nemâz vakti gelsin. Nemâza durdukdan sonra çıkar. Nemâz vakti geldi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri nemâza durdu. Cerrâh da, mubârek ayağını yarıp, kemik arasından demiri çıkardı. Cerâhat yerini sardı. Hazret-i Alî nemâzı bitirdi ve cerrâha sordu ki, çıkardın mı. Dedi, evet çıkardım. Fekat, hazret-i Alî, ben bu demiri çıkardığını duymadım, buyurdu. Ne güzel Alî ki, ne güzel nemâzı o kılmışdır. İbni Mülcem o mubâreğin bu ahvâline muttâli olduğu için, gözetip, nemâzda vurmuşdur [şehîd etmişdir].

Doksandördüncü Menâkıb:
Rivâyet ederler ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ azze şânühü hazretleri Nûh alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâma gemi yap, diye buyurdu. O da gemiyi yapdı. Temâmladıkda, üç tahta artdı. Nûh aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Rabbel’âlemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım. Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, yâ Nûh! Benim bir dostum vardır. Ona Alî derler. Âhır zemânda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmakdan gayri işe yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada bir kabr kazın. Bu tabutu o kabre defn edin. Meleklere emr edeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar [o zemâna kadar] ziyâret etsinler.

Rivâyet ederler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu ki; (Yâ Alî! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrâîl aleyhisselâm bildirmişdir. Sana bu sırrı açıklayayım ki, senin kabrin Nûh aleyhisselâm zemânında bir yerde kazılmışdır. Ben o yeri bilmiyorum. Halkdan da bir kimse bilmez. Ecelin yaklaşdığı sırada, Hasen ve Hüseyne vasıyyet eyleyip, de ki: Ben öldüğüm vakt, yıkayın ve kefene sarın. Tabuta koyup, nemâzımı kılınız. Âlem-i gaybdan bir deve gelip önünüzde çöker. Beni o devenin üzerine koyun. Benim ardımca Kûfe kapısına kadar gelin. Ondan sonra beni koyun. Siz geri dönün. O hazret [hazret-i Alî] de, hazret-i Hasene ve hazret-i Hüseyne bu vasıyyeti buyurdular. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” dediler ki, yâ babamız bize destûr ver. Cenâzenin ardınca varılacak yere kadar gidelim. O hazret [hazret-i Alî], buyurdu ki, destûr yokdur. Böyle varınız ve hemen kapıdan geriye dönünüz. O iki sultân da, o mahalde vasıyyeti gözleyip dururken, bakdılar, bir deve gelip, huzûrlarında çökdü. Cenâzeyi üzerine yüklediler. Kûfe kapısına kadar vardılar. Deve gitdi. Bunlar da geri döndüler. Sabâh olunca, Kûfe ehli toplandılar. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini niçin çıkarmazsınız ki, techîz ve tekfîn işini görelim, dediler. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, bu işler bu gece yapıldı. Yâ bize niçin haber vermediniz, dediklerinde, hazret-i Hüseyn buyurdular ki, dedemiz, şöyle şöyle vasıyyet etmiş idi. Biz de o vasıyyeti sakladık. Kıssayı başlangıcından sonuna kadar haber verdiler.

 Doksanbeşinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin kabr-i şerîfleri yeryüzü ile berâber olup [düz olup], örtülü idi. Bir gün Hârûn-ür-reşîd (Arneyn) tarafında avlanıyordu. Ahûlar [ceylânlar] da oraya gelmişdi. Onların üzerine, doğan [kuşu] salıp ve av köpeği gönderdiler ise de, geri dönerler idi. O yerin yaşlılarını getirip, bunun sırrı nedir, diye sordular. Dediler ki: Atalarımızdan bize böyle erişmişdir ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kabr-i şerîfi buradadır. Hârûn-ür-reşîd o sözü kabûl eyledi [doğrudur dedi]. Hayâtda olduğu müddetçe her sene gelir, o makâmı ziyâret ederdi.

Doksanaltıncı Menâkıb:
Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, dün gece Risâletpenâh “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördüm. Dedim ki: Yâ Resûlallah! Ümmetinden bana gelen bu mihnetler ve husûmetler nedendir. Buyurdu ki, (Onlar üzerine düâ eyle!) Dedim ki: Yâ Rabbî! Bana onlardan iyi karşılık ver. Onların üzerine benden dahâ az fâideli olanı getir. Hemen o günde düâsı müstecâb olup, şehîd oldu.

Doksanyedinci Menâkıb:
Emîr-ül mü’minîn Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” vefât etdi. Dışarı gidiniz diye bir ses işitdik. Bu Hüdânın bendesini [kulunu] yalnız bırakınız, diyordu. Biz de dışarı çıkdık. Evin içinden bir ses geldi: Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri vefât etdi. Onun vasîsi şehîd oldu. Ümmetin hâfızı [koruyucusu] kim olsa gerekdir, dedi. Birisi de cevâb verdi: Her kim onların sırrını tutar ve onların izinden giderse, ümmetin bekçisi olur. Ses kesildi. İçeri girdik. Onu gasl olunmuş ve kefen sarılmış bulduk. Nemâzını kılıp, defn eyledik.

Doksansekizinci Menâkıb
: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî, oğulları Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine vasıyyet etmişdi: Ben vefât etdiğim zemân, beni tabutun üzerine koyunuz. Dışarı çıkarınız. Arneyn tarafına götürünüz. Orada bir beyâz taş görürsünüz. Ondan her tarafa ışık saçmakdadır. O yeri kazınız. Orada güşâde makâm bulursunuz. Beni oraya defn ediniz. Her ne şeklde vasıyyet eyledi ise yerine getirdiler. O yeri buldular. (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.

Doksandokuzuncu Menâkıb
: Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdikde, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri merkad-ı şerîfine [mezârına] defn etdiler. Geri dönerken, yolda bir fakîre rast geldiler. Hazîn ses ile figân ediyordu. Hâlini sorduklarında, cevâb verdi ki: Ey azîzler! Ayrı düşmüş bir garîbim. Mihnetim çok. Gamımı paylaşacak kimse yok. Dediler: Yâ bu âna kadar gamını kim ile paylaşırdın. Dedi ki: Bir seneden beri, hergün bu şehrden bir şahs gelip, benim ile, ünsiyet eder, alâkalanırdı. Bütün ihtiyâclarımı te’mîn edip, giderdi. İsmi nedir, dediler. İsmini bilmiyorum. Sordum, cevâb vermedi ve benim merhametim Hak içindir, dünyâ şöhreti için değildir. Sûreti [yüzü] ve hey’eti [vücûdu] nasıldı, dediler. Dedi ki: Ben a’mâyım. Ammâ, bu kadar bilirim ki, iki gündür yanıma uğrayıp, ahvâlimi sormuyor. Dediler: Davranışları nasıldır. Dedi ki: Meşgûliyyeti tesbîh ve tehlîl ile idi. Hattâ, tesbîh ve tehlîline meleklerden cevâb işitdim. Belki, kapı ve dıvârların ta’zîm etdiğini de his ederdim. (Miskîn miskîn ile garîb garîb ile oturur) buyururdu. Şeyhzâdeler bu haberden giryân olup, dediler ki, ey dervîş: bu dediğin nişânlar, Alî bin Ebî Tâlibin nişânlarıdır. Dedi ki: Ey mahdûmlar [oğullar]. Ona ne oldu. Dediler, bir bedbaht onu şehîd etdi. Biz onun kabrinden geliriz. Dervîş o haberden muzdarib olup [üzülüp], figâna başladı. Dedi ki: Ey şehzâdeler. Büyük ceddiniz hürmeti için olsun, beni o serverin mezârı yanına götürün. Şeyhzâdeler [Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”] merhamet edip, bir elini hazret-i Hasen ve bir elini hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” tutup, emîr-ül mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kabr-i şerîfine götürdüler. O dervîş, kabr üzerine düşüp, dedi ki: Ey Allahım! Bu kabr sâhibinin hurmeti için, ben fakîri, hor ve zelîl, kimsesiz bırakma. Bu dertlerime ortak olana kavuşdur. Düâsı Allahü teâlânın kazâ hükmüne uygun olup, o ân rûhunu teslîm etdi. Beyt:

Katre [damla] deryâya [denize] kavuşdu,
Zerre hurşîde [güneşe] intikâl etdi [kavuşdu].


Şeyhzâdeler o dervîşin techîz ve tekfînini yapıp, nemâzını kılıp, o mevki’de defn etdiler.

Yüzüncü Menâkıb:
Hazret-i Hüseynin menâkıbıdır. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” Kerbelâda, evlâd ve eshâbı şehâdet şerbetini içip, yalnız kaldıkdan sonra, Zeynel’âbidîn hazretlerini huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Dedesinden ve babasından vedî’a bırakılan emânetleri ona verdi. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” Mushaf-ı şerîfini ve kimseye nasîb olmıyan ilmleri ona teslîm etdi. Kendisini Vâcib-ül vücûd hazretlerinin hükmüne bırakdı. Beyt:

Safâ zülâli [suyu] bir bağdan-bir bağa akdı,
Nûr, bir çırâğdan bir çırâğa akdı.


Emânetleri teslîm etdikden sonra, Cennet ziyâfetine gideceğini anlayıp, karâr kılıp, dostlar düğününe giderken süslenmek âdetdir, deyip, saçlarının ve yüzünün tozlarını giderip, kıymetli kumaşdan yeni elbiselerini giydi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sarığının sargılarını yeniledi. Şehîdlerin seyyidi hazret-i Hamzanın “radıyallahü teâlâ anh” kalkanını omuzuna alıp, Alî Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin Zülfikârını kuşandı. Resûl-i ekrem hazretlerinin Zül-cenâh ismli burak gibi giden atına bindi. Mubârek eline ejderhâ gibi bir mızrak alıp, zînetlerini temâmlıyarak, ehl-i beytine [çoluk çocuğuna] vedâ edip, meâl-i şerîfi (Seni, Allahü teâlânın görmesi kâfidir) olan âyet-i kerîmeyi yâd edip, harb meydânına girdi. Yezîdin askerleri hazret-i Hüseynin üzerine hücûm edip, ok yağmuruna tutdular. Hazret-i İmâm bu hâli görüp, hamle etmek üzere iken, bir toz bulutu hâsıl olup, her taraf karanlık oldu. Bu hâlde iken, acâib kılıklı, heybetli bir şahs göründü. Başı merkep başı gibi idi. Ayakları aslana benzerdi. Hazret-i Sultân-ı Kerbelânın hizmeti ile müşerref olup, ceddine, babana, selâm olsun, deyip, hazret-i Hüseynin bindiği atın tırnağını öpdü. Hazret-i Hüseyn de onun selâmına cevâb verip, dedi ki: Ey bahtlı kimse. Sen kimsin. Bu tenhâ yerde garîb olarak ne yaparsın. Dedi ki: Yâ Resûlallahın torunu! Bu diyârda bulunan cinnîlerin serveri [efendisi]yim. Bana (Za’fer) cin derler. Temiz ceddinin şerefli zemânında müslimân olmuşdum. Azîz babanın âzâdlısıyım. Senin kemter kölenim. Efendimsin, efendim oğlu efendimsin. Geldim ki, hizmetinde bulunayım. İzn veresin ki, sana sitem edenlere amellerinin netîcesini, onlara göstereyim. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” ona buyurdu ki, Benim babam ne zemân senin ile bulunmuşdur. Za’fer dedi ki; müslimân oldukdan sonra, kâfir cinnîler ile harb ederken, gâlib geldiler. Beni askerim ile berâber helâk edecekleri sırada çâresiz kalıp, kimseden de yardım ihtimâli kalmamış idi. Zarûrî olarak, yüzümü yerlere sürüp, Rabbimin dergâhına münâcat edip ve ceddin Muhammed Mustafâyı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şefâ’atcı yapıp, dedim ki; Yâ Rabbî! Bu kadar mü’min ve muvahhid kullarını müşriklere kırdırır mısın diye ağlayıp, sızladım. Hâtıfdan bir nidâ geldi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Eshâbından birisi Basrâ şehrine gitmişdir. Onu çağır dedi. Ben de kim olduğunu bilmiyordum. Hemen sesli olarak üç kerre çağırdım: Ey Resûlullahın sahâbesi, Allahü teâlânın izni ile gel dedim. O hâl içinde gördüm ki, bir şânı yüksek Sultân zuhûr edip, yetişdi. Hiç fırsat vermeyip, kâfir cinnîleri kırıp, helâk etdi. Ben âcizi onların ellerinden kurtardı. Sonra yanına varıp, mubârek ayaklarına yüzümü sürüp, dedim ki, Sultânım, sen kimsin! Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin eshâbından Alî bin Ebî Tâlibim. Ondan sonra yine se’âdetle ve devletle Basrâ şehrine vardılar.

Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Yâ Za’fer! Hüsn-i i’tikâdına ve vefâkâr yâr olduğuna memnûn olduk. Lâkin insan şekline girmeğe eğer kudretin var ise, muhârebeye girmene izn veririz. Za’fer, dedi ki: İnsan şekline girmeğe izn yokdur. Hazret-i Hüseyn buyurdu ki: İnsan şekline girmeğe izn yok ise, muhârebeye girmeğe izn yokdur. Erlik değildir, bu heybetin ile bu kadar insanı sana kırdırmak; hoş değildir. Yâ Za’fer, tam hizmet mahallinde yetişdin. Allahü teâlâ senden râzı olsun. Za’fer de ağlıyarak vedâ edip, gitdi.

(Diğer rivâyet):
(Hadîka) kitâbında nakl edilen rivâyet de şöyledir. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Zafer! Siz latîf cismsiniz. Sizin insanlar ile muhârebe etmeniz insâf olmaz. Zîrâ bu zulm olur. Ben zulmü revâ görmem. Zafer dedi ki: Yâ İmâm! İnsan sûretine girip, ceng edelim. Nitekim Bedr muhârebesinde melekler insan sûretine girip, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yardımcı oldular. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Za’fer! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi vesellem” hazretlerine Bedr muhârebesinde şehâdet va’d olunmamışdı. Kurtulması için yardım olunması lâzım idi. Allahü teâlâ meleklere yardım emri verdi. Hâlbuki ben ilm-i ilâhîde görmüşüm ve bilmişim ki, bugün şehîd olup, Rabbime kavuşurum. Bu dünyâdan öbür âleme göç ederim. Bu bir sâat için dostlarımı zahmete salmak münâsib değildir. Za’fer, muhârebeye girmek için izn alamadı. Vedâ edip, ağlıya ağlıya geri döndü. Gayret sâhibinin gayreti gidince, zulmet ortaya çıkar. Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri meydâna çıkdı. Bu hikâyeden ma’lûm olur ki, Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin lutf ve keremlerine nihâyet yokdur. Zîrâ, bu cümleden anlaşılıyor ki, eğer karşı tarafdan intikâm almak istese idi, cinnîler askerine emr eyler, bir an içinde o zâlimleri kırıp, târumâr ederlerdi. Kendileri de o tehlikeden kurtulmak imkânı bulurdu “radıyallahü teâlâ anh”.
 

 
< Önceki   Sonraki >