Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 5
Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 5 PDF Yazdır E-posta

Kırkbirinci Menâkıb: Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin fazîletleri hakkında bildirilen menkıbedir. Gazâlardan birinde alınan ganImageîmeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri arasında taksim edip, herbir gâziye bir pay verdiler. Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerine iki pay verdiler. İslâm askeri arasında, kendi dâmâdı ve amcaoğluna meyl edip, iki pay verdi diye konuşmalar oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların bu sözlerini işitip, minbere çıkdı. Hamd ve salevâtdan sonra, buyurdular ki, yâ islâm askeri. Hiç bildiniz mi ki, bu küffâr askerini kim susdurdu. Kim vurdu ki, düşman behâdırlarının yürekleri titredi. O nâranın heybetinden, canları bedenlerinde kurudu. O kim idi. Dediler ki, yâ Resûlallah! Gördük bir merd ki, yeşil sarık başında. Ablak ata binmiş ve yüzünü sarmış. Her nâra vuruşunda, dağ titredi. Hamle ederdi; yer debrenirdi. Kılınç çekerdi, havada şimşek çakardı. Darbe vurduğunda, havayı buhâr kaplardı. Kılınç vuranı görmez idik. Ammâ düşmanın baş, el ve ayağını görürdük. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (O Cebrâîl aleyhisselâm idi ki, bu cengi yapdı ve kâfirleri yerle bir etdi ve geri döndü ve dedi ki: (Yâ Muhammed! Benim hissemi Alî bin Ebî Tâlibe ver.) İki hissenin birisi kendi nasîbidir. Ve birisi Cebrâîlindir. Ta’n etmeyiniz ki, bir kimseye iki hisse vermem ve kimseye meyl etmem.)

Kırkikinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Alî! Müjde olsun ki, sana kıyâmet gününde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ Cennet hazînedârına emr eyler. Her kim Cennete girerse, yâ Alî, senden sened almayınca, hazret-i Rıdvân Cennete koymaz. Yâ Alî, sen de kimden râzı isen, sened verirsin, Cennete girer. Kimden ki râzı değil isen, sened vermezsin, Cennete giremez.)

Hattâ bir gün yolda giderken, hazret-i Alî, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anhümâ” ile buluşdular. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Alîye latîfe yolu ile buyurdular ki: Yâ Alî! Senden sened olmayınca Cennete girilmez. O zemânda bana sened verir misin. Hazret-i Alî buyurdular ki, gerçek buyurursun. Lâkin, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim; yâ Sıddîk! Hazretinize danışmayınca bir ferde sened vermem. O takdîrce, cenâbınız bizim üzerimize nâzır gibi olursunuz. Bizim senedimize ne ihtiyâcınız olur. Belki biz size mürâce’at ederiz, deyip, birbiriyle latîfe eyleyip, muhabbet ile, herbiri yollarına müteveccih oldular.

Kırküçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin gazâlarından bir gazâda kâfirler ile karşılaşıldı. Kâfir askerlerinden bir kâfir, meydâna at sürüp, er diledi. Her kim karşısına vardı ise, şehîd etdi. Mü’minlerden meydâna çıkanı şehîd etdiği için, artık meydâna kimse çıkmadı. O kâfir de, kimse meydâna çıkmadığı için, mağrûr olup, ileri at sürüp, islâm askerine karşı, yüksek ses ile bağırıp, dedi ki: Yâ Muhammed! Bana er gönder, döğüşelim, ne durursun, senin yanında bu denli cihângir behâdırlar vardır. Niçin göndermezsin. Çünki onlar meydâna gelmeğe korkarlar. (Hâşâ, Eshâb-ı güzîn ondan korkmazlardı. Lâkin hikmeti ne idi.) Dedi, bârî amcan oğlu Alîyi gönder. Gelsin, erlik nice olur, göstereyim. Hemen şâh-ı merdân, şîr-i yezdân Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” kâfirin sesini işitdi. Durduğu yerde arslanlar gibi kükredi. Eshâbdan birisini Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u şerîflerine gönderdi. O kâfirin bulunduğu meydâna girmeğe izn taleb etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Var Alîyi benim yanıma getir.) O Eshâb da varıp, hazret-i Alîyi getirdi. Huzûr-u şerîflerine geldikde buyurdu ki: (Yâ Alî! O kâfirle ceng etmek ister misin!) Hazret-i Alî dedi ki: Yâ Habîb-i rabbil’âlemîn! Senin dînin uğruna cânım fedâdır. Ümmîd ederim ki, icâzet verip, himmet buyurasınız ki, varıp, o kâfirin şerrini müslimânların üzerinden def’ edeyim. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” eline yapışıp, buyurdu ki; (Yâ Alî! Seni, yerleri ve gökleri yaratan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ısmarladım.) Bunu işiten Alî “radıyallahü anh”, yaydan ok çıkar gibi, o kâfire karşı at sürüp, yüksek sesle nâra atıp, haykırdı ki, kıyâmet kopdu sandılar. Kâfirler sonbehâr yaprağı gibi titreyip, yere düşdülür. Nice nice kâfirlerin ödü patlayıp, cânı Cehenneme gitdi. O kâfir de meydân ortasında, kurulup dururken, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yetişip, karşısına geldikde, dedi ki, yâ mel’ûn! Îmâna gel! Yoksa sen bilirsin. O kâfir de ceng istedi. Aralarında birkaç hamle geçdikden sonra, yine islâma da’vet eyledi. Gördü ki, kâbiliyyet yokdur. Bir darbe ile atından yere düşürüp ve göğsünün üzerine çıkıp, kılıncını boğazı üzerine koydu. Yine dîne da’vet eyledi. O kâfir gördü ki, hiç kurtuluş yokdur. Ağız dolusu pis tükrüğünü Alînin “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” mubârek yüzlerine boşaltdı. Tükrük yüzüne gelince üzerinden kalkıp, kılıncını kınına koydu. O kâfir de ayağa kalkıp, dedi ki, yâ Alî! Evvelden sen beni ve ben seni bilmez iken, bana emân vermeyip, beni helâk etmek ister iken, ben cânımın acısından böyle iş işledim. Dahâ çok gadab edip, beni helâk etmen lâzım ve vâcib iken, üzerimden kalkıp, kılıncı kınına koymakdan maksadın nedir, bana bildir, dedi. Şâh-ı merdân Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, sana o mühleti vermeyip, helâk etmek istemem dîn-i islâm gayretine ve Allahü teâlâ ve tekaddes aşkına idi. Sonra sen böyle edince, nefsime güç geldi. Korkdum ki, seni katl edersem, nefsimin arzûsu ile etmiş olurum. O sebeble seni elimden bırakdım. O kâfir dedi ki, bu hâlis niyyet ve bu fütüvvet sizde vardır. Dîniniz hak dindir. Bana îmânı telkîn eyle. Îmâna geleyim. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ona kelime-i şehâdet telkîn edip, müslimân oldu. O gün o pehlivânın îmâna gelmesi ile yetmiş behâdır pehlivân îmâna geldi. O pehlivân hazret-i Alînin mubârek ayaklarına baş koyup, hizmet-i şerîflerinden ayrılmadı.

Kırkdördüncü Menâkıb: Bir gün sabâh nemâzı vaktinde, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” mescide giderken, yolda bir ihtiyâra rast geldi. İhtiyârın ak sakalına hurmet edip, önüne geçmeyip, âheste âheste ardınca giderdi. Mescid kapısına vardıkda ihtiyâr içeri girmeyip, gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” anladı ki hıristiyân imiş. Mescidde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rükû’da buldu. Güneşin doğma zemânı yaklaşmış idi. Cemâ’ate uyup, nemâzı kıldılar. Nemâzdan sonra, Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sordular ki: Yâ Resûlallah! Birinci rükû’da âdet-i şerîfinizden ziyâde durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaşdı. Lutf edip, sebebini beyân ediniz. O Server-i Enbiyâ hazretleri buyurdular ki, (Âdet mikdârı rükû’ tesbîhini edâ etdikden sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma kalkmak istediğimde, Cebrâîl aleyhisselâm sidret-ül müntehâdan sür’atle gelip, kanadı ile arkamı basıp, başı ile başımı tutup, kalkmama engel oldu. Bundan başka, hikmetinin ne olduğunu ben de bilmiyorum) buyurdular. Allahü Sübhânehü ve teâlâ azze şânühü hazretleri hazret-i Cebrâile emr eyledi ki, var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın. O sâat hazret-i Cebrâil aleyhisselâm Habîbullahın huzûruna gelip, haber verdi ve dedi ki: yâ Resûlallah! Mubârek başınızı rükû’dan kaldırmak istediğiniz zemân, Allahü teâlâ bana emr etdi ki, var Habîbimin arkasını tut; rükû’dan kalkmasın ki, benim kulum Alî, yolda, bir ak sakallı ihtiyârın, sakalına hurmet edip, âheste yürümekle, cemâ’at sevâbından mahrûm kalıyor. Kalmasın, Habîbime erişsin. İftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olsun. Ben de geldim, Sultânımı rükû’da tutdum ve Alî geldi. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükû’da tutmağa gönderdiği zemân kardeşim İsrâfîli de güneşi tutmağa gönderdi ki, çabuk doğmasın ve hazret-i Alî size erişinceye kadar eğlesin. İşte hikmeti budur. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu haberi Eshâb-ı kirâm hazretlerine nakl buyurdular. Hepsi vâkıf oldular ki, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” Rabbil’âlemîn dergâhında hürmeti ve izzeti ne mertebe imiş ve yaşlılara hürmet etmek fazîletine de bundan hissedâr oldular. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hakkında, şî’î ve râfizî ve Ca’ferî ve İsmâîlî gibi fırak-ı dâllenin bildirdiği pek-çok uydurma menkıbeler de vardır. [(Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-ı Kirâm) kitâblarını okuyunuz!]

Kırkbeşinci Menâkıb:
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” gazâya gitmişdi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, feth müyesser edip, çeşidli ganîmetler ile, yüz akı ile, sağ ve sâlim döndü. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile buluşdukda, huzûr-ı şerîflerine gazâ malından bir kese altın getirdi. Server-i âlem o altınları, taksîm etdi. Hazret-i Alîye ancak, o altınlardan üç dâne verdi. İnsanlık îcâbı, hazret-i Alînin hâtırlarına, Sultân-ı kâinât benim ne mertebe ihtiyâcım olduğunu bilir, diye biraz üzüntü hâsıl oldu. O hüzün ile se’âdethânelerine geldi. Gece rü’yâda gördü ki, kıyâmet kopmuş. Bütün herkesi arasat meydânında hesâb için habs etmişler. Hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh”, yâ Alî! Sen de üç altının hesâbını ver, dediler. Öyle bir harâret ve ızdırâb kapladı ki, beyni kaynardı. Bu ızdırâbdan sıkılıp, birkaç adım döşeğinden dışarı atladı. Suçunu bilip, tevbe ve istigfâra mecbûr oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âsitâne-i se’âdetlerine [evlerine] varıp, ayaklarına yüz sürdükde, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Aliyyül mürtedâ “kerremallahü vecheh” hazretlerini bu hâl ile gördükde, tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! Üç altının hesâbını vermekde, bu şeklde zahmet çekdin. Dahâ ziyâde olsa idi, hâlin nice olurdu. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh”, elbette bu menkıbede anlatılandan dahâ yüksekdir.

Kırkaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin zemân-ı şerîflerinden önce, Arabistâna bir pehlivân gelmişdi. Anter adlı bir dilâver, gürbüz pehlivân idi. Fahr-i âlemin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı şerîflerine gelinceye kadar böyle bir pehlivân gelmemişdi. İbrâhîm aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Bedi’üzzemân, Kâsım, âlemşâh gibi oğulları vardı. Bu kıssayı hazret-i Hamza “radıyallahü anh” hazretlerine isnâd ederler. Ya’nî bunlar hazret-i Hamzanın oğullarıdır, derler. Nihâyet Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuşdur ki, (Medh edecekseniz, benim amcam Hamzayı medh ediniz!). Kıssa kitâblarını te’lîf edenler, bu hadîs-i şerîfi sened olarak alıp, Antere, hazret-i Hamzadır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler. Gâyet kuvvetli, behâdır pehlivân idi. Zemân-ı şerîflerinde, hazret-i Hamzanın karşısına çıkacak bir pehlivân yok idi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir al at vermişdi. Adına Eşkâr derlerdi. O asrda ondan güzel at yok idi. O, zemânın sâhib kırânı idi. Hazret-i Hamza hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin amcası idi. Gâyet riâyet edip, severdi. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de hazret-i Hamzayı severdi. Vahy nâzil oldukda, dîn-i islâm ile müşerref oldular. Dâimâ Eşkâr adındaki atına binerdi. Mubârek arkasını [sırtını] kimse yere getirememiş idi. Hattâ ilk önce Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin emr-i şerîfi ile kan döken hazret-i Hamza olmuşdur. Uhud gazâsında şehîd olmuşdur. Server-i kâinât aleyhi ekmelüttehiyyât, Ona (Reîs-üş şühedâ) diye zikr etmişdir. Menkıbelerinin nihâyeti yokdur.

Sözümüze dönelim: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında Anterin erliğini ve dilâverliğini, boyunu-posunu ve yapdığı gazâları anlatdılar. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” orada hâzır idi. Anterin evsâfını, kulağı ile işitince, Antere âşık oldu. Kalbinden geçirdi ki, ne olaydı Anteri, silâhı ve atı ile görüp, konuşaydım. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, nübüvvet nûru ile, kalbinden geçeni bilip, buyurdular ki, (Yâ Alî! Anteri görmek istersen, falan dereye var. Yâ Anter, bana gel diye, çağır!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o dereye varıp, seslendi, yâ Anter, beri gel. O dereden ve etrâfında olan dağlardan ve düzlüklerden, birçok, hesâbsız sesler geldi ki, lebbeyk, lebbeyk [buyur] yâ Alî, hangimizi istersin, diyorlardı. Şaşırdı. Ne yapacağını bilemedi. Gaybdan bir ses geldi ki, yâ Alî! Birçok Anter dünyâya gelip, toprak içinde yatarlar. Onu anası ve babası ismi ile çağır. Tekrâr hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” filan oğlu Anter deyip, çağırdıkda, Anter bütün silâhlarını kuşanmış olarak, Allahü teâlâ hazretlerinin emri ile, hazret-i Alînin huzûr-ı şerîflerine gelip, selâm verdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” esedullah iken, erlikde ve behâdırlakda eşi ve benzeri yok iken, Anterin boy, pos, heybet ve selâbetini müşâhede etdikde, kalb-i şerîflerine bir korku geldi. Kâdir-i mutlak olan Allahü teâlâyı tenzîh ve takdîs, tekbîr ve tesbîh etdi.

Kırkyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben ilmin şehriyim. Alî kapısıdır.) Hâricîler bu hadîs-i şerîf için, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine hased etdiler. Hattâ hâricîlerin büyüklerinden on kimse, dediler, biz hazret-i Alîden “kerremallahü vecheh” hepimiz birer mes’ele soralım. Eğer herbirimize ayrı ayrı cevâb verirse, biliriz, âlimdir, ve fâdıldır. O on kişi hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-u şerîflerine varıp, birisi sordu: Yâ Alî! İlm mi efdaldir, mal mı efdaldir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” se’âdetle buyurdular ki, ilm efdaldir. Bunlar dediler ki: Ne delîl ile söylersin. Hazret-i Alî buyurdu ki, ilm Enbiyâdan mîrâsdır. Mal Kârûndan ve Fir’avndan ve Hâmândan mîrâsdır. Bir başkası [ikincisi] süâl etdi ki; ilm mi efdaldir, mal mı. Hazret-i Alî cevâb buyurdu ki: İlm maldan efdaldir. Zîrâ ilm, sâhibini saklar. Malı, sâhibi saklar. Biri de [üçüncüsü], onlar gibi sordu: Hazret-i Alî cevâb verdi ki, ilm efdaldir. Zîrâ, mal sâhibinin düşmanı çokdur. İlm sâhibinin dostu çokdur. Biri de [dördüncü] aynı şeklde süâl etdi. Hazret-i Alî cevâb verdi. İlm efdaldir. Zîrâ malı tasarruf etseler eksilir. İlmi tasarruf etseler artar [ziyâde olur]. Birisi [beşinci]de aynı şeklde süâl etdi. Alî “radıyallahü anh” cevâb buyurdu ki,mal sâhibi cimri diye çağrılır. İlm sâhibi büyük ismler ile çağrılır. Biri [altıncısı] da, aynı şeklde sordu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb buyurdu ki: Mal harâmîden hıfz olunur. İlm harâmîden hıfz olunmaz. Biri de [yedincisi] aynı şeklde sordu. Hazret-i Alî se’âdetle cevâb buyurdu ki: Mal çok durmakla zâyi’ olur. İlm her ne kadar durur ise de zâyi’ olmaz. Biri de [sekizinci] aynı şeklde süâl etdi. Cevâb buyurdular ki: Mal kalbe kasâvet verir. İlm kalbi nûrlandırır. Biri de [dokuzuncu] aynı şeklde süâl etdi. Cevâbında buyurdular ki: Mal sâhibi, mal sebebi ile tanrılık da’vâsında bulunur. İlm sâhibi böyle etmez. Biri dahî [onuncu] aynı şeklde süâl etdi. Cevâbında se’âdetle buyurdu ki: Mal, sebeb-i kasâvetdir [kalbi katılaşdırır]. İlm, sebeb-i rahmetdir. Bundan sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, eğer bunlar benden, devâmlı süâl etseler, ben bunlara hayâtda olduğum müddetçe devâmlı cevâb verirdim. O on hâricî gelip, hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mutî’ oldular. (Mişkât-ül envâr)dan alınmışdır.

Kırksekizinci Menâkıb:
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni Yemene kâdî olarak gönderdi. Halk arasında dînin hükmleri ile hükm edecekdim. Dedim: Yâ Resûlallah! Ben âlim değilim. Kazâ ahkâmını bilmem. Mubârek elini göğsüme koyup, buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Kalbine hidâyet, diline doğruluk ver!) Ondan sonra bana, iki kişi arasında hükm vermekde şübhe hâsıl olmadı. Hattâ hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurmuşdur ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana buyurdu ki: Yâ Alî! Benim deveme binip, Yemene git. Falan tepeye vardığında, ki o tepe Yemene yakındır. Tepe üzerine çıkdığın vakt, görürsün ki, halk seni, karşılamağa gelirler. O zemân: (Ey taşlar, ey ağaçlar! Allahın Resûlü size selâm ediyor, diye söyle) buyurdu. Hazret-i Alî oraya varıp, selâmı teblîg etdiğinde, yeryüzünde bir hoş galgale [uğultu, gürültü] meydâna geldi ki, (essalâtü vesselâmü alâ Resûlillah!) diye ağaçlar ve taşlar cevâb verdi. Halk bunu işitdiler ve cümlesi îmân getirdiler.

Kırkdokuzuncu Menâkıb
: Zimâhşerî, (Rebî’ul ebrâr) adlı kitâbında Ümm-i Ma’bedin kız kardeşi oğlu Henûdun Ümm-i Ma’bedden rivâyet etdiğini bildiriyor. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gece benim çadırımda istirâhat edip, uyuyordu. Uyandı ve su istedi. Mubârek ellerini yıkadı ve mazmaza eyledi. O suyu, çadırın bir tarafında bulunan bir diken dibine dökdü. Sabâh oldu. Gördük ki, o yerden bir ağaç yetişmiş. Büyük, büyük yemişler vermişdi. Kokusu anber kokusu gibi, tadı şeker gibi idi. Aç kimse yise doyar, susuz kimse yise kanardı. Hasta yise sıhhat bulurdu. Gamlı kimse yise, mesrûr olurdu. Yaprağını yiyen her koyun ve deve bol mikdârda süt verirdi. Biz o ağacın adına (Şecere-i Mubâreke) koymuşduk. Etrâfdan hastalara şifâ için, meyvesinden almaya gelirlerdi.

Bir gün seher vaktinde gördüm ki meyveleri dökülmüş, yaprakları küçük olmuş. Çok üzüldüm. Feryâd etdim. O sırada Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefât haberi geldi. O vak’adan otuz sene geçdi. Bir gün yine sabâh vaktinde dışarı çıkdım. Bakdım ki, o ağaç kökünden dallarına kadar her tarafı diken olup, yemişleri de dökülmüş. Sonra Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şehâdeti ve bu dünyâdan öbür âleme göçüşü haberi geldi. Artık yemiş [meyve] vermedi. Ammâ yapraklarından fâidelenirdik. Bir gün yine gördüm. Özünden hâsıl olan kan akar, yaprakları da solmuş. Üzüntülü ve gamlı olup, oturduk. Sonra imâm-ı Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şehâdet haberini getirdiler. Ondan sonra o ağaç, dibinden kuruyup, belirsiz oldu. (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.

Ellinci Menâkıb:
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” rivâyet buyurmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Hudeybiye gününde Mekke-i Mükerremeye doğru yola çıkdılar. Müslimânlar susadılar ve hiçbir yerde su bulunmadı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cuhfede konakladı. Buyurdu ki; (Müslimânlardan bir cemâ’at ile falan kuyuya varıp, su kaplarını [tulumları] o kuyudan doldurup, bize getiren kimseye, Allahü teâlânın onu Cennetine koyması için kefîl olacağım.) Bir kişi kalkdı, dedi ki: Yâ Resûlallah! Ben giderim. Onu sakalardan [suculardan] bir cemâ’at ile gönderdi. Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Ben de onlar ile berâber idim. O kuyuya yakın geldik. O yerde ağaçlar var idi. O ağaçlardan ses işitdik. Hareketler gördük. Ateşsiz dumânlar meydâna geldi. Bizim üzerimize çok korku verdi. O ağaçlardan öteye geçmeğe kâdir olamadık. Geri dönüp, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna geldik. Durumu arz eyledik. Buyurdular ki, (Onlar cinnîlerden bir cemâ’at idi. Sizi korkutdular. Eğer siz, korkmadan [emr edilen gibi] gitseydiniz, hiç zararları erişmezdi.) Bir kişi dahî onu işitdi. Yerinden kalkdı. Ben gideyim yâ Resûlallah, dedi. O da sucular ile gitdi. Bunlara da o hâl vâki’ oldu. Dönüp, Resûlullahın huzûruna geldiler. Yine buyurdular ki: (Eğer siz emr eylediğim gibi gitseydiniz, hiçbir zarar size erişmez idi.) Bu esnâda gece oldu. Eshâb-ı kirâm çok susadılar. Resûlullah hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çağırtdı ve buyurdu ki: (Yâ Alî! Bu sakalar [sucular] cemâ’ati ile, sen var, o kuyudan su al, getir.) Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki, dışarıya çıkdık. Tulumları arkamıza aldık. Kılınçlarımızı ellerimize aldık. Hazret-i Alî önümüzce yürürdü. O mekâna varınca, ki o sesler ve o hareketler açığa çıkdı. Biz de korkduk. Kendi kendimize dedik ki, hazret-i Alî de o iki kişi gibi geri dönse gerekdir. Alî “radıyallahü teâlâ anh” yüzünü bizden yana dönüp, buyurdu ki, benim ardımca yürüyünüz. Gördüklerinizden korkmayınız, onlardan ziyân erişmez. Sonra o ağaçların ortasına girdik. Hiç ateş yok iken, büyük ateşler çıkmağa başladı. Kesilmiş başlar ortaya çıkdı. Korkulu sesler çıkarırlar ki, aklları durduracak şeklde idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” o başlar üzerinden yürüdü ve bize dedi ki, ardımca geliniz. Sağa ve sola bakmayınız. Hiç korkmayınız. Biz de onun ardınca vardık. Kuyuya erişdik. Bir kovamız vardı. Berâ’ bin Mâlik bir iki kova su çekdi. Kovanın ipi kopdu. Kova suya düşdü. Kuyunun dibinden gülme ve kahkahâ sesi geldi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Kim askerlerden bir kova getirecek. Hepsi dediler, hiç kimsenin tâkati yokdur ki, o ağaçlardan geçebilsin. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” beline bir ip bağlayıp, kuyuya indi. Gülme ve kahkahâ sesleri dahâ çok artdı. Sonra kuyunun ortasına vardı. Mubârek ayağı kaydı ve düşdü. Kuyudan galgala sesleri geldi. Boğazlanan bir kimsenin bağırdığı şeklde sesler geldi. Sonra emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” seslendi: Allahü ekber, Allahü ekber, ben Allahın kulu ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kardeşiyim. Tulumları aşağı salınız. O tulumların temâmını doldurdu. Ağızlarını bağladı. Bir-bir yukarı çıkardı. Ondan sonra kendisi iki tulum, biz birer tulum götürdük. Sonra ağaçların yanına geldik. Önceki gördüğümüz nesnelerin hiçbiri yok idi. O ağaçlardan geçmeğe az kaldıkda, hâtıfdan bir heybetli ses işitdik: Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Alînin menkıbelerinden söyler idi. Resûlullahın huzûr-ı şerîflerine geldik. Alî “radıyallahü teâlâ anh” kıssayı temâmen anlatdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (O duyduğunuz ses Abdüllah adındaki cinnînin sesi idi. Safâ dağında sanem [put]ların şeytânı olan Mes’ırı öldürdü.) (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.

Ellibirinci Menâkıb: (Hilâfetleri beyânındadır.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vak’asından sonra, o gün Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” istediler ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile bî’at etsinler. Mugîre tebni Şûbe dedi ki, sabr edelim. Bakalım hazret-i Osmânın kanını taleb eden kim olur. O gün bî’at te’hîr edildi. Ertesi gün, Mugîre, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîfine vardı. Dedi ki, dünkü tedbîr bî’atında duraklamak hatâdır. Sür’at kazandırmak lâzımdır. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” dedi ki, Mugîre dünkü sözünden vaz geçdi. Hicretin otuzbeşinci senesinin Zilhicce ayının dokuzuncu gününde hilâfet hazret-i Alî üzerine mukarrer oldu [ona bî’at edildi]. Talha “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bî’at taleb etdiler. Talha da bî’at etdi. Hazret-i Alî hilâfet makâmına oturdu. Ona nasîhat etdiler ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” âmillerini, husûsân Mu’âviyeyi “radıyallahü teâlâ anh” azl etmemesini söylediler. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Ben, karşı koyanları yardımcı edinmeyi üsûl edinmedim. [Mu’âviyeyi “radıyallahü anh” azl etdi. Yerine Abdüllah ibni Abbâsı ta’yîn etdi. Abdüllah kabûl etmedi. (Onu azl etme. Orada eski vâlîdir. Fitneye sebeb olur) dedi. Bir sene sonra yine azl etdi.]) Bu sebeble fitne zuhûra geldi. Etrâfındakiler serkeşliğe başladılar. Mu’âviye ve Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anhüm” ve sâirleri hazret-i Osmânın kanını taleb etdiler. Ma’lûm ola ki, bu şekl hâlleri nakl etmekden nehy olunmuşuzdur. Bir müslimâna Eshâb-ı kirâm arasındaki çekişmeleri ve muhârebeleri tafsilâtlı olarak nakl etmek halâl olmaz. Sahâbe-i güzîn zikr olunduğu mahalde müslimân olana lâzım olan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” demekdir. Sâir emrlerini Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine tefvîz etmekdir. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbı, 120.ci sahîfesinde; Talhanın ve Zübeyrin “radıyallahü anhümâ”, hazret-i Alîye “radıyallahü anh” ilk bî’at edenler olduğu yazılıdır.]

Elliikinci Menâkıb:
(Şevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmişdir: Abdüllah rivâyet eyler ki, İbrâhîm bin Sâlim Mahzûmî Medîne-i Münevverede vâlî iken, her Cum’a, halkı minber ayağına toplardı. Kendi minbere çıkıp, Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine dil uzatır, kötülerdi. Bir Cum’a minber ayağında bana uyku galebe geldi. Rü’yâmda gördüm ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek kabrleri açılıp, kâfurdan elbiseler ile çıkıp, geldi. Bana hitâb edip, buyurdu ki, yâ Abdüllah! Seni bu habîsin kelimeleri üzmez mi. Dedim ki, Evet üzer yâ Resûlallah! Ammâ ne çâre, hâkimin hükmüne itâ’at ediyorum. Buyurdu: Yâ Abdüllah! Allahü teâlâ ona ne yapacak, bak, gör. Gözlerimi açıp, bakdığımda, gördüm ki, minberden düşüp, helâk oldu [öldü].

Elliüçüncü Menâkıb:
Hazret-i Molla Câmî “kuddise sirrûhussâmî” (Şevâhid-ün nübüvve)de rivâyet etmişdir. Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, bir mubârek günde, sabâh nemâzını cemâ’at ile kılıp, evrâd-ı şerîflerini okuyup, hamdele, tasliye ve düâdan sonra, mubârek arkalarını mihrâba döndürdü. Eshâb ve sâir ahbâb yerli-yerinde sâkin oldukdan sonra, hazret-i Alî cevher ve inciler saçan güzel sözler söyleyip, buyurdular ki, ba’zı şeyler vardır ki, gençlere söylenmeyip, o işle alâkalı olan kişilere söylenir. O meclisde hâzır olan tâze yiğitler kendi rızâları ile mescidden dışarı çıkıp, gitdiler. Sonra Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Eshâbdan birisine buyurdu ki, Kûfenin falan mahallesinde ve falan sokağında, falan mescidin yanında bir kapı vardır. Git o kapıya vur. İçeriden bir erkek ile bir kadın çıkacakdır. İkisini de alıp, benim huzûruma getir. Onlara sözüm vardır. Sonra o şahs emre itâat edip, gitdi. Araya araya hazret-i Alînin buyurduğu alâmetler ile o kapıyı bulup, vurdukda, içeriden bir erkek ile bir kadın çıkdı. Onlara dedi ki, Emîr-ül mü’minîn sizin ikinizi de ister. Onlar da, gelen emri kabûl edip, o kimse ile berâber Aliyyül mürtedânın huzûrlarına varıp, se’âdethânelerine yüzlerini sürdüler. Hazret-i Alî teveccüh edip, kadına dedi ki, sana bir süâlim vardır. Kat’iyyen inkâr etmeyip, doğrusunu söyliyesin. Kadın da dedi ki, yâ imâm! Ben başımdan ne geçmişse söylerim. Hâşâ ki senden saklayıp, inkâr eylemem. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” kadını, yakınına getirip, buyurdu ki, yâ âdem evlâdı! Çocukluğunda bir amcan vefât etdi. Bir oğlunu baban evinize getirdi ki, kimsesi yokdur; bir öksüzdür. Evimizde oğlumuz gibi olsun, her hizmeti görsün diye. O ümmîd ile amcan oğlunu yanına alıp, besledi. Büyüyüp, yiğit oldukdan sonra, bir gün seni hanımlığa istedi. Baban huzûrsuz olup, sen benim evimde büyüyesin. Kızım ile rızân ile kardeş olasın. Allahü teâlâdan revâ değildir, dedi. O ânda amcan oğlunu kendi hânesinden uzaklaşdırdı. Bir yerde gezerken fırsat bulup, seni tutdu. Zorla tasarruf etdi ve hâmile oldun. Herkesden sakladın. Düşürmeğe çâre bulamadın. Bu sırrı Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri biliyordu. Bir de vâliden biliyordu. Müddet temâm olup, bir gece gizlice bir oğlan doğurdun. Annen ile bir bez parçasına sarıp, onu katl de edemeyip, bir yüksek yere koydunuz. Birkaç adım gitdiniz ki,bir köpek o çocuğu koklamağa başladı. Annen bu köpeği görünce, eline bir taş alıp, o köpeğe atdı. Allahü teâlânın hikmeti, o atılan taş, o çocuğun alnına dokundu. Eyvâh kendi elimiz ile bu bîçâre çocuğu katl etdik deyip, yanına vardıkda, baksa ki, çocuğun alnında bir mikdâr yara eseri, alnı kanamış. Bir bez ile yara üzerini bağladı. O kimsesiz bîçâre çocuğu, annen ile orada bırakıp, evinize gitdiniz. Bunu Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden başka kimse bilmez. Siz oradan gitdiğiniz gibi, o yoldan bir kervân gelip, geçerken, orada bir çocuk sesi duydular. Ona doğru vardılar ki, bir küçük bîçâre çocuğu sarıp koymuşlar. Feryâd ile ağlayıp, yatar. O kervân sâhibi de o çocuğun ne olduğunu sormayıp, zâhirde bir çocukdur. Eğer terbiye olunup, ömrü olur ise bir dilâver yiğit olur diye, alıp, gitdi. Vilâyetine götürdü. Bir nice müddet terbiye edip, kemâle erişdi. Sonra efendisi olan bezirgân ile hacca gitdi. Takdîr-i Rabbânî o bezirgân eceli gelip, Mekke-i mükerremede vefât etdi. Defn etdikden sonra, bu yiğit efendisi vefât etdiğinden, üzüntüden kurtulmak düşüncesi ile seyâhate çıkdı. Dolaşıp, yolu Kûfe şehrine uğradı. Vilâyetin eşrâfı arasına karışdı [Onlar ile tanışdı]. Onsuz olmazlar idi. Netîcede bu şehrde kalmak, bu şehrde yerleşmek istedi. Sonra eşrâfın herbiri bir tarafa çekdiler. Hâsıl-ı kelâm, seni bu [müsâfir gelen] gence nikâh etdiler. Bu gece zifâfa koydular. Yâ kadın! Sakın yalan söyleme; dediğimiz gibi olmadı mı. Gerçekden yâ Alî, buyurduğunuz gibidir ve doğrudur. Yâ Halîfe-i Resûlallah! Bu hâllere, benim bu sırrıma, Allahü Sübhânehü ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinden gayri ve annemden başka ve hazretinizden gayri, bu âna gelinceye kadar kimse vâkıf değildir. Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” buyurdu ki; ey kadın! Bu [erkek], senin yola bırakdığın oğlundur. O yiğide de, aç alnını diyerek, işâret buyurdu. O da alnını açdıkda, taş yeri henüz gitmemiş. Açıkca göründü. Kadın hemen o yara izini gördü. Dedi, yâ Alî! Doğru söyledin. Bütün sözlerin doğrudur. Ondan sonra, hazret-i Alî “radıyallahü anh” o yiğide sordu ki, bu gecenin içinde olan ceng ve cidâlin [kavga ve münâkaşanın] sebebi ne idi. Allahü teâlânın izni ile bize ma’lûm olmuşdur. Lâkin bu meclisde hâzır olanların da ma’lûmları olsun. Onun için söyle. O yiğit dedi ki, yâ Alî! Allahü teâlâ bilir. Ne zemân ki bu hâtuna el uzatsam, o sırada üzerime bir hınzır yavrusu hamle ederdi ki, aklım başımdan giderdi.Hemen elimi çekerdim. O görünen hınzır kaybolurdu. Belki hayâldir diye, tekrâr elimi kaldırıp, kadına elimi uzatmak istediğim zemân, yine o hınzır açığa çıkıp, üzerime hücûm ederdi. Elimi çekince kaybolurdu. Kadın ise huzûrsuz olup, derdi ki, niçin cefâ edersin. Benimle alay mı edersin. Elini kâh uzatır, kâh çekersin. Sâir erkekler gibi elimi alıp, erkek ile kadın mu’âmelesi etmezsin. Sabâha kadar bu kadın ile ceng ve cidâlimiz bu idi. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, kemâl-i lütfundan ve gayretinden ana-oğul ile cimâ olmağa revâ görmediği için, böyle hâl vâki’ oldu. Bunun emsâli ahvâl Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden zuhûra gelmesi çok değildir. Zîrâ bu şeklde kemâlât ve makâmât ve kerâmetlerine nihâyet yokdur.

Ellidördüncü Menâkıb:
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün Fırat nehri kenârında seyr ederken boğulmuş bir kimse gördü. O meyyitin yanına varıp, bakdıkda, gördü ki, serçe parmağında Yemen taşından yüzük var. Hayret edip, meyyit yanında hâzır olan cemâ’ate süâl etdi ki, bu meyyitin vefâtına sebeb ne oldu. Allahü teâlânın emri ki, sultânımız suya gark olmuşdur. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, Yemen taşı taşıyanın suda boğulmaması gerek idi. Bunun hikmeti nedir, diye hayret deryâsına dalıp, tefekküre vardılar. Allahü Sübhânehü ve teâlâ celle celâlühü luftundan ve ihsânından, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bu ızdırâbının geçmesi ve bu elemden kurtulması için, o meyyitin parmağında olan yüzük taşına dil verip, hazret-i Alîye dedi ki: Yâ Alî! Yemen taşında buyurduğunuz o hassâ vardır. Lâkin ben Yemenî değilim. Hind diyârının bir taşıyım. Bende o hassâ yokdur. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitmekle şâd olup, Allahü Sübhânehü ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine şükrler eyledi. Hâzır olan cemâ’ate buyurdu ki, suda boğulmakdan kurtulmak hâssası Allahü teâlânın inâyeti ile Yemenî taşa mahsûsdur. Başka taşlarda yokdur. O zemândan beri Yemenî taş i’tibâr bulup, parmakda yüzük kılındı. Bu hikâye bir arabî menâkıbdan nakl olundu.

 

 
< Önceki   Sonraki >