Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 4
Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 4 PDF Yazdır E-posta

Yirmidokuzuncu Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ben, Ömer bin Hattâb ve Osmân-ı Zinnûreyn, hazrImageet-i Âişenin “radıyallahü teâlâ anhâ” evine Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı müşkillerimizi süâl edelim diye geldik. Hücre-i şerîfenin kapısına erişdik. O sırada, kapının önünde, bir ejderhâ durur idi. O zemâna kadar öyle yaratılmış bir ejderhâ görmemiş idik. Korkduk, geri döndük. Ben dedim ki, buna Alî ibni Tâlibden başkası mukâvemet edemez. Zîrâ o heybetli, mertdir. Hemen hazret-i Ömer geriye bakıp, dedi ki: yâ Ebâ Bekr; işte Alî bin Ebî Tâlib, geliyor. Ben dedim, yâ Alî! Bu ejderhâyı görür müsün. Bizi hışmından geri döndürdü. Hazret-i Alî ejderhâyı gördü. Yenini açdı. İşâret etdi ki, gel yenime gir. Ejderhâ da tevâzu’ ile başını yere koyup, gelip, yenine girdi. Alî de yenini kapatdı. Resûl-i kâinât aleyhi efdal-i salevât hazretlerinin huzûr-i şerîflerine vardık. Buyurdular: (Yâ Ebâ Bekr. Alî ne yapdı). O sırada hazret-i Alî geldi. Yâ Ebel Hasen [Hasenin babası]. Nedir, yenindeki) buyurdu. Dedi ki, yâ Resûlallah! Bir ejderhâdır ki, Ebû Bekr, Ömer ve Osmâna karşı gelmiş. Resûl-i kâinât efdalüt-tehıyyât hazretleri, tebessüm edip, buyurdular. (Yâ Ebel Hasen! O ejderhâ değildir. O bir melekdir ki, Allahü teâlâ hazretlerine bir sehvi sebebi ile ejderhâ sûretine değişdirildi. Kapıda, seni görüp, şefâ’at istemek için durmuş idi. Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden şefâ’at dileyeyim ki, o meleği evvelki mertebesine getirsin. Ne zemân ki, ben şefâ’at etdim. Allahü teâlâ ve tekaddes benim şefâ’atimi kabûl etdi. Şimdi, yenin ağzını aç. Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” yeninin ağzını açdığı gibi, gördük, bir yeşil kuş çıkıp, uçdu. Sadaka Muhammed, sadaka Muhammed, diye söylerdi.

Otuzuncu Menâkıb:
Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” buyurdu ki, Resûl-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât hazretlerinin huzûr-u şerîflerine vardım. Mubârek ve münevver yüzlerini neş’eli buldum. Selâm verdim, oturdum. Dedim; yâ Resûlallah! Sizi şâd-ü hurrem [neş’eli] gördüm. Eğer Allahü teâlâ hazretlerinden sevindirici bir buyruk nâzil olmuş ise haber veriniz de, sizinle berâber sevinelim. Buyurdular ki: (Yâ Alî! Cebrâîl aleyhisselâm bana haber verdi ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri Cennet-i Adnı yaratdı. O Cennete kendi yed-i ile kırmızı yâkutdan bir ağaç dikdi. Ona kökünü yere geçir, dallarını dışarı çıkar diye emr etdi. O ağaç da köklerini yere geçirip, dışarı yediyüzbin dal çıkardı. Her budak [dal] üzerinde yediyüzbin kırmızı yâkutdan kasr [köşk], her kasrda yediyüzbin oda, her odada bir kapu, her kapuda bir taht, her taht üzerinde bin döşek ve döşeğin kalınlığı bin arşın, her taht üzerinde bir hûrî, onun karşısında kırkbin kul [hizmetci] ve kırk bin câriye ve her oda ta’âmdan ve şerâbdan ve elvândan, o şeyleri yaratdı ki, ne gözler görmüş ve ne kulaklar işitmiş ve ne bir beşerin hâtırına gelmiş olsun.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Bunlar sana ve seni ve evlâdını sevenleredir. Her kim sana buğz ederse, muhakkak bana buğz etmişdir. Her kim bana buğz ederse, benim şefâ’atime kavuşamaz.)

Otuzbirinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerini, Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü anh” hazretlerine nikâh etdi. Fâtıma-tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Beni tezvîc etdin bir fakîr kimseye ki, hiçbir nesnesi yokdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Fâtıma! Sen râzı olmaz mısın ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri yer ehlinden iki kimseyi seçdi. Biri babandır, biri zevcindir.)

Otuzikinci Menâkıb
: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdular ki, bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bizim ile ikindi nemâzını kıldı. Sonra, mubârek arkasını mihrâba dönüp, buyurdu: (Ey insanlar! Ey muhâcir ve ensâr! Size Alî bin Ebî Tâlibin fazîletlerinden haber vereyim mi?) Biz evet, analarımızı ve babalarımızı fedâ ederiz, dedik. Buyurdu ki: (Benim habîbim Cebrâîl aleyhisselâm beni mi’râca iletdiği gece, dördüncü gökde bir şahsı gördüm. Bir taht üzerinde oturmuş. Alî bin Ebî Tâlibin şahsı gibi. Ben durdum ona bakdım. Cebrâîl aleyhisselâm bana ne şey seni durdurdu, dedi. Dedim ki: Yâ habîbim Cebrâîl! Bu Alî bin Ebî Tâlibdir ki, benden önce gelip, bu mekâna oturmuşdur. Cebrâîl dedi ki: Bu hazret-i Alî değildir. Velâkin, semâvâtın melekleri hazret-i Alînin dîdârına ve ziyâretine meşgûl ve müştak oldukları için, Allahü teâlâ hazret-i Alî sûretinde bir melek halk etdi. Bu göklerin melekleri bu melek önüne gelip, bunu ziyâret ederler. Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” hazretlerine iştiyâklarından dolayı, bu melek üzerine selâm verirler. Var ona yakın ol. Üzerine selâm ver. Ben de yanına vardım. Onu kucakladım. O da beni kucakladı. Ondan Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ anh” kokusunu duydum.)

Otuzüçüncü Menâkıb:
Hazret-i Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” bildirmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, Alî bin Ebî Tâlibin doğumundan soruldu. Buyurdu ki: Doğan evlâdın iyiliğinden süâl ediniz. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Alî “kerremallahü vecheh” ile beni aynı nûrdan halk etdi. Her ikimiz bir nûrdanız. Gökleri ref’ etmeden evvel ve yerleri bast etmezden evvel, bizi halk etdi. Biz, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda tesbîh ederdik. Yok olmadan bir neslden bir nesle intikâl etdik. Tâ Abdülmuttalibe erişdik. Sonra ben, Abdüllaha intikâlden sonra, Âminede vedî’a olundum. Hazret-i Alî, Ebû Tâlibe intikâlden sonra, Fâtıma binti Esed katına vedi’a olundu. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bizi pâk ve tâhir vücûda getirdi. Sonra hazret-i Alî Fâtıma binti Esedde karâr tutdu. Melekler müjde verdiler. O zemân bir adam rü’yâsında gördü. Süâl etdi, bu doğan kimdir. Dediler, o Alîdir. O vücûda geldiği vakt, Mekke-i Mükerremede zelzele oldu. Putların hepsi yüz üstü düşüp, ehl-i Mekkenin cümlesi korkup, dediler ki, bu gece bir yeni hâdise zuhûr etdi. Onlar bu hâlde iken bir nidâ edici nidâ etdi. Hâlbuki hiç kimseyi görmediler. Hazret-i Alî anası Fâtıma binti Esedden doğdu. Gök onun nûru ile ışıklandı. Yıldızlar ziyâde oldu. Kureyşliler bundan bir acâiblik, hayret edicilik gördüler. Nidâ olundu. (Müjdeler olsun size ki, bu gece, müşrikleri kahr edici, münâfıklara gadab edici, âbidlerin süsü, Resûl-i Rabbil’âlemînin mührü, imâm-ül Hüdâ, göklerin yıldızı, karanlıkların lâmbası zuhûra geldi [bu gece doğdu]).

Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh ve radıyallahü anh” buyurdular ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında oturmuşdum. Elimi tutdu. Medîne-i Münevverenin sokaklarında berâber dolaşdık. Bir bostâna geldik. Dedim, yâ Resûlallah! Ne iyi bostândır. Buyurdu ki: Yâ Alî! Senin için Cennetde bundan iyi bostân vardır. Bir bostâna dahâ geldik. Yine dedim; yâ Resûlallah! Ne güzel bostândır. Buyurdu ki: Senin için Cennetde bundan iyi bostân vardır. Böylece yedi bostândan geçdik. Hepsinde ben dedim, ne iyi bostândır. O “sallallahü aleyhi ve sellem”, senin için Cennetde bundan iyi bostân vardır, buyurdu. Yol tenhâlaşdı. Beni kucakladı. Kendi ağlamağa başladı. Beni de ağlatdı. Ben dedim, yâ Resûlallah! Ne şey sizi ağlatdı. Buyurdu ki: (Bir tâifenin kalblerinde bulunan ve sana âşikar etmedikleri düşmanlıkları için ağlarım.) Ben dedim ki; yâ Resûlallah! Ben dînimde selâmetde olur muyum. Buyurdu ki; (Evet, dîninde selâmetde olursun!)

Otuzbeşinci Menâkıb:
Abdüllah bin Ebî Leylâdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmuşdur. Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri ile giderdik. Gördük ki, yaz libâsını kışın, kış libâsını yazın giyerdi. Bu durumdan süâl etsin diye babama söyledim. Babam da süâl etdi. Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber günü haber göndererek, beni çağırdı. Hâlbuki gözlerim ağrıyordu. Gitdim, dedim, yâ Resûlallah! Benim gözlerim ağrıyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ağzının suyunu benim gözlerime sürüp, buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Soğuk ve sıcağın te’sîrini ondan gider!) O günden beri ne göz ağrısı gördüm. Ve ne soğuk, ne sıcak te’sîri gördüm.

Otuzaltıncı Menâkıb:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz hazretleri (Yarın sancağı bir kimseye vereceğim. Allahü teâlâ onu sever. O da Allahü teâlâyı sever) buyurdu. Bayrağı hazret-i Alîye verdiler. Ve Hayberi feth etdi. Bu bâbda ihtilâf vardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, evvelâ Hayber hisârını feth etmesi için bayrağı Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi. Hazret-i Ebû Bekr Hayberi feth edemedi. Din âlimleri bu konuda çeşidli açıklamalarda bulundular. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” gitdiği zemân müslimânlar az idi. Kâfirler çok idi. Az müslimânlara çok kâfirler ile muhârebe etmek vâcib değildi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” gitdiği zemân, müslimânlar çok idi. Kâfirler az idi. Çok olan müslimânlara kâfirler ile muhârebe etmek vâcib idi.

Süâl: Hayberin fethi Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri elinde olmadı. Hazret-i Aliyyül Mürtedâ elinde oldu.

Cevâb: Ma’lûmdur ki, Resûl-i kibriyâ Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri islâmın sultânı idi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri vezîri idi. Her feth sultân askeri ile olur. Sultânın askerinin fethi de sultânın kalbinin kuvveti ile olur. Sultânın askeri ile fethin olmaması, sultânın kalbinin za’îfliğindendir. Sultânın vezîri sultânın önünde hâzır olmalı ki, sultânın kalbi kuvvetli olsun. Sultânın vezîri yanında olmazsa, sultânın kalbi za’îf olur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” bayrağı alıp, gitdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek kalbleri muzdarib olup, za’îf oldu. Mubârek kalblerinin za’îf olması sebebi ile Hayberin fethi müyesser olmadı. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Resûlullahın yanında hâzır olup, bayrağı bırakdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek kalbleri mutma’în olup, kuvvetli oldu. Mubârek kalblerinin kuvveti vâsıtası ile Hayberin fethi müyesser oldu. O feth ki, Aliyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek eli ile müyesser oldu. Hazret-i Server-i kâinâtın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kalb-i şerîflerinin kuvveti ile hâsıl oldu. Mubârek kalblerinin kuvveti ise, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin huzûrları ile hâsıl oldu.

İkinci cevâb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde bulunan bir çok hasletler Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde yok idi. Allahü teâlâ, kulluk etmek ve vera’ ve haşyet, sıdk ve rahmet sıfatları ile Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerini süsledi. Fesâhat ve belâgat ve mehâbet ve mertlik ve şecâ’at ve muhâberât sıfatı ile Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini süsledi [zînetledi]. Böylece ta’n edenlerin ta’nı ve buğz edenlerin buğzu ve hîle yapıp aldatanların hîlesi ortadan kalksın. Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” Hayberi feth etdi. Hayberin kapısı dört bin batman idi. Ağacı ve demiri ve çivileri ile berâber; ba’zıları dediler onbeşbin batman idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Hayberi feth edince bu ağır kapıyı kopardı. Sağ eline Zülfikârı alıp, bir vuruşla kapıyı dağıtdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli gördü, mu’ciz beyânları ile Şâh-ı merdânı medh edip, (Alîden başka genç ve Zülfikârdan başka kılınç yokdur!) buyurdu.

Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Mekke-i Mükerremeyi feth etdiler. Mekkede yüzkırk put vardı. Yüzaltmış put da Beyt-i şerîfin çevresinde vardı. Temâmı yüz üzerine düşdüler. [Parçalandılar.] Beyt-i şerîfin içinde büyük bir put var idi ki, taştan yapılmışdı. O kaldı. O putun ağırlığı Hayber kapısının ağırlığından çok idi. O putu zincirler ve çiviler ile tavana ve dıvâra bağlamışlar idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Kâ’be-i şerîfe geldi. Hazret-i Alîyi çağırdı ve buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim omuzum üzerine çık. Bu putun bendlerini yerinden kopar.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah! Ben kim olayım ki, ayağımı mubârek omuzunun üzerine koyayım. İşte benim vücûdum ve başım; yüzüm ve gözüm. Siz benim omuzum üzerine basınız. Bu işi nasıl arzû ederseniz, öyle yapınız. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen benim gayret ve hamiyyet, nübüvvet ve risâlet yükümü çekecek kuvvet ve tâkati bulamazsın. Eğer ben gayret ve hamiyyet ile ayağımı yedinci göke koysam, yedi kat gök ve yedi kat yeri ayağımın altında mahv ederim.

Nükte: Ey müslimânlar! Hadîs-i şerîfler ile sâbit olmuşdur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri hicret gecesinde [mağarada] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bir mikdâr kendi omuzunda götürmüşdür. Râfizîler Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” buğz ederler. Bu söz, ateşde mumun eridiği gibi, onların buğzlarını eritir. Sonra, emr-i şerîfleri ile, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek omuzuna basıp, bir eli ile o putu bütün zincirleri ile, çivileri ve bentleri ile o yerden ayırıp, atdı. Resûlullah hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî! O işi ki emr etdik, mertce yapdın.) Alî “radıyallahü anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Ben öyle bir yerdeyim ki, eğer emr ederseniz felek [gök] içinden ayı ve güneşi çekerim.

Otuzsekizinci Menâkıb:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mi’râc gecesi Arş mekâmında bir zemân oturup, buyurmuşlar ki, istedim ki na’lını ayağımdan çıkarayım. Allahü teâlâ buyurdu ki, Benim Habîbim ma’dem ki Arşı alâda na’lın ile durmuş. Sen arş makâmında öyle dur ki, Arş-ı mecîd senin na’lının ile şereflensin. Pâdişâh-ı lem yezel ve lâ yezâl [ya’nî Allahü teâlâ] Arş-ı azîmi Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek na’lınları ile zînetlesin. O serverin akrabâsı olan hazret-i Alîye, bir hâricînin kalbinde buğz var ise, mumun ateş üzerinde yok olduğu gibi o hâricî mahv olmuşdur.
 

 
< Önceki   Sonraki >