Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 3
Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 3 PDF Yazdır E-posta

Ondördüncü Menâkıb: Yukarıda bahs edilen hadîs-i şerîflerden sonra, Sehl ibni Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâImageyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Hayber günü muhakkak ben bu bayrağı yarın bir şahsa veririm. Allahü teâlâ onun üzerinde feth müyesser eyler. O şahs Allahü teâlâ hazretlerini ve Resûlünü sever. Allahü teâlâ hazretleri ve Resûlü de onu severler.) O günün sabâhında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine sür’atle varanlardan her biri ümîd ederler ki, bayrak kendisine verilsin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Alî bin Ebî Tâlib nerededir.). Dediler, yâ Resûlallah, hazret-i Alînin gözleri ağrıyor. Buyurdular ki, (Adam gönderin, getirsinler). Vardılar, getirdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek tükrüğünü, hazret-i Alînin gözlerine sürdü. Ağrıdan kurtuldu. Sanki hiç ağrı görmemiş gibi idi. Alemi [bayrağı] hazret-i Alîye verdi. Hazret-i Alî dedi ki, yâ Resûlallah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar muhârebe edeceğim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Rıfk ve sükûn üzere hareket eyle. Hattâ onların topraklarına gir. Sonra onları islâma da’vet et. Allahü teâlânın islâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber ver. Allahü tebâreke ve teâlânın senin sebebin ile bir şahsa hidâyet vermesi, muhakkak kırmızı develerin olup, sadaka vermenden hayrlıdır.)

Onbeşinci Menâkıb: (Mesâbîh)in yine hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ile alâkalı menâkıbın hadîs-i şerîfler kısmında, İmrân bin Hasîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Alî benden, ben de Ondanım. Alî bütün mü’minlerin velîsidir.) Şârîh Tayyibî “rahmetullahi teâlâ aleyh” beyân etmişdir. Kâdî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular ki: Şî’a tâifesi dediler ki; tasarruf edici hazret-i Alîdir. Ve dediler ki, hadîs-i şerîfin ma’nâsı budur ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, tasarruf etdiği herşeyde hazret-i Alî tasarrufa müstehak olur. Mü’minlerin işlerini görmek de tasarrufa girer. Onun için hazret-i Alî mü’minlerin imâmıdır. Biz onlara deriz ki, mü’minlerin velîsi olmağı, halîfe (imâm) olmak ma’nâsına anlamak doğru olmaz. O zemân bütün mü’minlerin işlerini de üzerine almak îcâb eder. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında mü’minlerin bütün işlerini kendileri görürdü. Ancak vâcib oldu ki, vilâyeti [velî olmağı], muhabbet ve buna benzer şeyler şekliyle anlamalıdır.

Onaltıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i şerîf)de bahs edilen menâkıbın meşhûr hadîs-i şerîfler kısmında, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini birbiri arasında kardeş kıldı. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” sonraya kaldı. Mubârek gözlerinden yaş akar [ya’nî ağlar idi]. Dedi ki; Yâ Resûlallah! Sahâbe-i güzîni aralarında kardeş kıldın. Beni kimse ile kardeş yapmadın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Sen benim dünyâda ve âhıretde kardeşimsin.) (Tirmizî) rivâyet etmişdir.

Onyedinci Menâkıb: Yine yukarıdaki hadîs-i şerîfden sonra, Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir pişmiş kuş var idi. Buyurdular ki; (Allahım! Bana mahlûklarından en çok sevdiğini gönder!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Berâberce yidiler. (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki, bu hadîs-i şerîf hasen ve garîbdir. Şârih Türpüştî (Allahü teâlâ ona hayrlar versin) “rahimehullah” bu hadîs-i şerîfin şerhinde, fesâhat ve belâgat ile geniş bir mukaddemeden sonra buyurmuş ki, bu bir hadîsdir ki, mübtedî’ler [yoldan çıkmışlar] bunun ile oklarını bileyip, bunu vesîle yapıp, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine hücûm ederler. Hâlbuki o hazretin hilâfeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin intikâlinden [vefâtından] sonra, bu ümmetde müslimânların icmâ’ı ile sâbit olan ahkâmın evvelidir. Dîni ayakda durduran direklerin en sağlamıdır. Bu hadîs-i şerîf, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” birinci halîfe olmasını ve diğer Sahâbeden üstün olmasını îcâb etdiren sahîh hadîsler ve buna ilâve olarak Sahâbe-i kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” icmâ’ı karşısında mukâvemet edemez. Zîrâ bu bahs edilen hadîs-i şerîf, nakl ehli için mekâle [bend] vardır. Bu misilli hadîs icmâ’ın hilâfı üzerine olmak câiz olmaz. Husûsan o Sahâbe ya’nî Enes “radıyallahü teâlâ anh” ki, bu hadîs-i şerîfi rivâyet etdi. Eshâb-ı kirâmın icmâ’ında [ya’nî hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halîfe seçiminde] hayâtda idi. Eshâb-ı kirâm bu hadîs-i şerîfi işitdikleri hâlde icmâ’ etmişlerdir. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bu hadîs sâbit ise, ma’nâsı bozulmıyacak şeklde te’vîl edilebilir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, en çok sevdiğini, gönder buyurması, en çok sevdiklerinden birini gönder ma’nâsınadır. Çünki, Resûlullah da Allahü teâlânın yaratdıkları içindedir. Allahü teâlânın en çok sevdiği Odur. Bu misilli kelâm arabîde çokdur. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullahdan dahâ sevgili olması düşünülemez. Eğer denilirse ki, dinde Allahü teâlânın en sevdiği kul odur. Biz de öyle deriz. Sahîh nass ve icmâ’ı ümmet ile bildirilmişdir. Muhakkak, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri amcası oğullarından kendisine sevgili olanı murâd etdiler. Zîrâ Resûlullah hazretlerinin ba’zan olur idi ki, inci dökülen kelâmları mutlak olurdu. Ba’zan şartlı olurdu. Ba’zan umûmî olurdu. Ba’zan husûsî olurdu. Fehm sâhibi olan bilirdi. Türpüştînin açıklaması sona erdi. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin akabinde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, ne zemân ki Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine süâl sorardım. Cevâb verirdi. Ben susunca o başlardı.

Onsekizinci Menâkıb:
Yine (Mesâbîh)de bu hadîs-i şerîfden sonra, hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Hikmetin evi benim. Kapısı Alîdir!) Tirmizî rivâyet etmişdir ki, bu hadîs-i şerîf garîbdir. Muhyissünne Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Mesâbîh)in yazarıdır. Buyurdular ki, Şüreykden başka, vesîka olan hiçbir kitâbda bildirilmemişdir, Onun isnâdı karârsızdır. Şârih Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân etmiş ki, şî’a fırkası bu hadîs-i şerîfi delîl göstererek, derler ki, muhakkak; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden ilm ve hikmet almak Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mahsûsdur. Gayrileri alamaz. İllâ Alî “kerremallahü vecheh” vâsıtası ile alır. Zîrâ eve dâhil olunmak [eve girmek] kapısından olur. Allahü teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde buyurmuşdur ki; (... Evlerinize kapılarından girip çıkınız) [Bekara sûresi 189.cu âyet-i kerîme meâli.]. Hâlbuki onlara bu hadîs-i şerîfde hüccet [sened] yokdur. Cennet evi hikmet evinden dahâ geniş değildir. Cennet evinin ise sekiz kapısı vardır. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin akabinde Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Alîyi da’vet etdi. O gün Tâife gönderdi. Onunla gizli söyleşdi. İnsanlar söylediler ki, muhakkak amcasının oğlu ile gizli söylemesi uzadı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Onun ile ben değil, Allahü teâlâ gizli konuşdu.) Şârih Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” şöyle açıklamışdır. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana emr eyledi ki, hazret-i Alî ile gizli konuşayım. Ben derim ki, o gizli söyleşdikleri kelâm, ilâhî sırlara âid sözler ve gayba âid sırlar idi. Yine (Mesâbîh)i şerîfde o menâkıbın sonunda, Ümm-i Atiyyeden “radıyallahü anhâ” rivâyet edilmişdir. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri gazâya bir bölük asker gönderdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” onların içinde idi. Ben, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim, mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Alîyi tekrâr görünceye kadar, bana ölüm verme!)

Ondokuzuncu Menâkıb:
Bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, bize haber ver ki, biz de bilelim ve evvelki muhabbetimizden de çok muhabbet edelim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Varın Alîyi çağırın! Ondan haber alırsınız!) Eshâbdan biri hazret-i Alîyi çağırmağa gitdi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” gelmeden, Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz, o kimse karşılığında size kötülük yapsa, ne yaparsınız!) Dediler ki, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa!) Dediler, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız!) buyurdukda, başlarını aşağıya salıp, cevâb vermediler. O sırada hazret-i Alî, se’âdet ile geldiler. Hazret-i Fahr-i âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Yâ Alî! Bir kimseye iyilik eylesen ve o sana mukâbelesinde kötülük yapsa, ne yapardın!), (Yâ Resûlallah! İyilik ederdim.) (Tekrâr kötülük yapsa!), (Yine iyilik ederdim.) Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri ardınca yedi def’a süâl buyurdular. Yedisine de, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” (iyilik ederdim) dedikden sonra, dedi ki, (O kimseye ben iyilik etdikce, o karşılığında bana kötülük yapsa, yine ben ona iyilik ederdim,) deyince, cümle Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki; (Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi bu kadar riâyet edip, sevip, muhabbet etdiğiniz kadar var imiş.) Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için böyle süâl sormadılar. Maksadları hazret-i Alînin yüksek mertebesine ve derecesine vâkıf olmak için, süâl etmişlerdir.

Yirminci Menâkıb
: (Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mu’cizesine işâret): Birgün, Sultân-ı Enbiyâ ve Resûl-i müctebânın huzûrlarına üç kimse geldi. Biri hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Îsâ aleyhisselâmın kavminden idi. “Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.” Hazret-i İbrâhîm kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerin büyüğü ve efdali benim diyorsun. Nereden bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün. Hazret-i İbrâhîme Allahü teâlâ halîlim demişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, hazret-i İbrâhîme halîlim dedi ise, bana habîbim demişdir. Kişinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu mu [sevgilisi mi]. O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı. Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip, kalbden (Eşhedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ şerîkeleh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.) dedi. Ondan sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem yüksekdir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Nereden inanalım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben, diğer Enbiyâdan yüksekdir. İşitdik ki, Allahü teâlâ , hazret-i Mûsâya kelîmim demişdir. Her zemân Tûr-i sînâya çıkarıp, kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i Âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya kelîmim dedi ise, bana habîbim, demişdir. Eğer hazret-i Mûsâyı Tûr-i sînâya çıkardı ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile burakı donatıp, gökleri, yerleri, arşı ile kürsîyi ve Cennet ve Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyr etdirdi. Kabe kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü teâlâ bana o şeklde ihsânlar ve nihâyetsiz lutfler eylemişdir ki, hicâbı aramızdan kalkmışdır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz za’îf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri bana va’d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i şerîfe getirmeyi âdet hâline getirip, terk eylemese, bin kerre rahmet eyler. Ve Cennet içinde bin derece verir. Bin günâhı mahv olur. Bin altın sadaka vermişcesine sevâb verir. Hazret-i Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” ve hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişlerdir ki, o kimse de birşey söyliyemeyip, cevâba kâdir olmayıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile parmak kaldırıp, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh) dedi. Ondan sonra, hazret-i Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed! Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden yakînim ve sevgiliyim. Seyyidil evvelin ve âhırîn benim, dersin. Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın rûhullah olduğunu işitmedin mi. Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi. Fahr-ül kevneyn ve Resûl-i sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Varın, Alîyi çağırın.) Eshâbdan birisi gidip, hazret-i Alîyi çağırdı. Hazret-i Alî geldikden sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o kimseye buyurdu ki, (Bir eski mezâr ki, ondan eski mezâr olmasın. Var Alîye göster.) O kimse dedi, falan yerde bir mezâr vardır. Bin yıllık mezârdır. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Var o mezârın üzerine üç kerre çağır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile ne zuhûr edecekdir.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o mezârın üzerine varıp, bir kerre (yâ Ya’kûb!) diye çağırdı. Allahü tebâreke ve teâlânın emr-i şerîfi ile mezâr orta yerinden yarıldı. Bir def’a (yâ Ya’kûb) diye çağırdı. Mezâr açıldı. Bir def’a dahâ (yâ Ya’kûb) diye çağırdı. O sırada mezâr içinden bir nûrânî pîr kalkdı. Saçları uzamış. Başından toprağı saça saça ayak üzerine durup, yüksek sesle söyledi ki, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ şerîke leh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-i Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna gitdiler. Bu açık mu’cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna geldiler. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” kavminden olan kimse müslimân oldu.

Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” bütün menkıbeleri yerine yalnız bu kifâyet eder. Habîb-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, Allahü teâlâdan Medîne-i münevvereye hicret emr olundu. Sultân-ı kâinâtın döşeğine hazret-i Alî girsin deyip, Allahü teâlâ tarafından emr edildi. Mekke-i Mükerremede kalıp, gerek se’âdethânelerinin işleri olsun, gerek kendileri ile alâkalı emânetleri sâhiblerine ulaşdırmak olsun ve gerekse Mekke-i Mükerremede kalan Sahâbîyi gözetmek olsun, cümle hizmetleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sipâriş buyurdular. O gece kâfirler Sultân-ı kâinâtın evinin etrâfını kuşatmışlar idi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ kendi lütfundan bütün kâfirlere uyku verdi. Şeytân aleyhilla’ne de kâfirler ile berâber idi. O da uyudu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile çıkıp, se’âdet ile yürüyüverdiler. Allahü teâlâ azze şânühü azamet-i kibriyâsı ile, hazret-i Mikâîle ve hazret-i İsrâfîle “aleyhimesselâm” hoş hitâb edip, buyurdu ki, siz çok çabuk Alînin yanına yetişin. Kâfirler bir hatâ ederler. Göz açıp-kapayıncaya kadar, bu iki sultân yetişip, hazret-i Mikâîl hazret-i Alînin başı ucunda oturup, hazret-i İsrâfîl, mubârek ayakları tarafında oturup, düâ ederler idi. Bir zemândan sonra şeytân aleyhilla’ne uykudan uyanıp, yüksek ses ile çağırdı ki, vay Muhammed kaçdı. Mel’ûn, insan sûretinde kâfirlere görünürdü. Mel’ûna dediler ki, nereden bildin. Ben bilirim ki, ben uyku nedir bilmezdim. Bu gece uyudum. Muhammed bana sihr edip, uyutdu; dedi. Ondan sonra bütün kâfirler birden hücûm edip, içeri girdiler. Hazret-i Alîyi Resûl-i ekremin döşeğinde gördüler. Resûl-i ekremi sordular. O da bilmem diye cevâb verdi. Acele ile dışarı çıkdılar. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ertesi gün o kadar kâfirlerin arasından çıkıp, Kâ’be-i şerîfde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” se’âdetle oturdukları bir makâm var idi, o makâma varıp, devletle ve şevketle oturdu. Resûlullah hazretlerinde her kimin emâneti var ise, gelsin, benden alsın diye seslendi. Emâneti olanlar gelip, emânetlerini aldı. Bir kimsenin emâneti kalmayıp, cümlesini sâhiblerine teslîm eyledi. Mekke-i Mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kanadı altına sığınıp, bir ferdin cânı incinmedi. Müşrikler hazret-i Alîden korkdukları için, müslimânların hiçbiri cefâ görmediler. Mâdem ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethâneleri Mekke-i Mükerremede idi. Hazret-i Alî de Mekke-i Mükerremede idi. Bir zemândan sonra, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri emr eyledi ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” se’âdethânelerini kaldırıp, Medîne-i Münevvereye alıp, götürsün. Hazret-i Şâh-ı Merdân ve şîr-i yezdân se’âdet ile kalkıp, Kureyş kâfirlerinin cem’iyyetlerine varıp, dedi ki, inşâallahü teâlâ yarınki gün Medîne-i Münevvereye gideceğim. Eğer bir kimsenin bir sözü var ise ben burada iken söylesin. Cümlesi başlarını aşağı salıp, hiçbirisi cevâb vermedi. Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” gitdikden sonra, Ebû Cehl la’în dedi ki, yâ Kureyşin büyükleri. Niçin söylemezsiniz. Mâdem ki, hazret-i Muhammedin evi buradadır. Bizim ile düşmanlık etmez. Her birisi Ebû Cehlin yanınca şöyle böyle yaparız, dediler. Sonra hazret-i Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” yalvardılar ki, var kardeşinin oğluna nasîhat eyle ki, Muhammedin evini götürmesin. Yoksa fesâd olur [aramız açılır]. Hazret-i Abbâs kalkıp, imâm-ı Alînin huzûruna varıp, bu konuşulanları söyledikde, şâh-ı merdân [Alî “radıyallahü anh”] buyurdular ki, yâ amca, inşâallah ben yarın, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethânelerini götürürüm. Her kim yoluma gelirse ceng ederim. Hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” Kureyş kâfirlerine bu haberleri verince, huzûrsuz olup, şehrden çıkarmamak için söyleşdiler. Sonra sabâh oldu. Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethânesini kaldırıp, yola revân oldu. Kureyşden dört beş kimse, atlarına binip, hazret-i Alînin yoluna geldiler. Dön geri, yoksa senin ile ceng ederiz; dediler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yükleri indirip, kendisi cenge mübâşeret eyledi. Allahü teâlâ, hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” fırsat verip, onlara gâlip geldi. Sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yerden hâne-i se’âdetin yüklerini kaldırıp, yola revân oldular. Hazret-i Mikdâd bin Esved yolda hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” üzerine gelip ceng eylediler. [Mikdâd henüz îmân etmemiş idi.] Hazret-i Alî söyletmeyip, bir darbe ile atından yıkdıkdan sonra, göğsü üzerine çıkıp, îmâna da’vet eyledi. O da hemen cân-ı gönülden kabûl edip, müslimân oldu. Hattâ bu sultânın bir oğlu Kerbelâda, hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anh” uğruna mubârek cânını fedâ edip, şehîd olmuşdur. Bu zât Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin büyüklerindendir ve behâdırlarındandır. Bu hikâyenin tafsîlini [dahâ genişini] isteyen (SİYER-İ NEBÎ)ye mürace’at etsin. Orada geniş anlatılmışdır.

Yirmiikinci Menâkıb:
Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh” gâyet fakîr bir hâle geldi. Zîrâ Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Fakîrlik ile öğünürüm!) buyurdular. O büyük zât, bu hadîs-i şerîfi Habîbullahdan işitdikden sonra, dünyâya aslâ iltifât etmedi. Meselâ, mubârek eline bin altın geçse, bir dânesi ertesi güne kalsın, demezdi. O gün hepsini fakîrlere dağıtırdı. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” (Sultân-ı Eshiyâ) [Cömerdlerin sultânı] buyururlar idi. Bir gün hazret-i Alî, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerine buyurdular ki, yâ Hayrünnisâ! Yâ Resûlullahın kızı! Hiç zevcin ve halâlin Alî için yiyecek bir nesne var mıdır? Zîrâ çok acıkdım. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, yâ Ebel-Hasen! O Allahü tebâreke ve teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Şu ânda hiçbir şey yokdur. Lâkin mendil ucunda bağlı, altı akçe vardır. O akçeleri alıp, pazara varın. Hem kendiniz için bir nesnecik alın. Hem Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” meyve istediler. Onlar için de bir mikdâr meyve alın. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” o altı akçeyi alıp, pazara gitdi. Yolda giderken, bir kimse gördü. Bir müslimânın eteğine yapışıp, durmayıp, çekip, gider. Der ki, artık seni bırakmam, katlanmağa dermânım kalmamışdır. Yâ hakkımı ver. Yâ gel senin ile mahkemeye gidelim. O dertli adam ise, durmadan yalvarır ki, bir kaç gün dahâ lutf edip, bana mühlet ver. O kimse de der ki, sabra mecâlim yokdur. Zîrâ benim de çok sıkıntım, darlığım vardır. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunların çekişmelerini görünce, yanlarına varıp, süâl buyurdular ki, da’vânız kaç akçedir. Dediler ki, altı akçedir. Hazret-i Alî kendi kendine dedi ki, bu müslimânı bu elemden kurtarayım. Nihâyet, hazret-i Fâtımaya bir yol ile cevâb veririm. O altı akçeyi verip, o müslimânı ızdırâbdan kurtardı. Ondan sonra hazret-i Alî bir zemân ne cevâb vereyim diye tefekküre vardı. Bir mikdâr zemân üzüldüler. Sonra yine düşündü ki, hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” seyyidetün-nisâdır. Resûlullahın kızıdır. Ne diyecek, dedi. Eli boş se’âdethânelerine gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” koşarak gelip, zan etdiler ki babaları yemiş getirdi. Gördüler ki, boş geldi; bir nesne getirmedi. Ağlamağa başladılar. Sonra hazret-i Fâtımaya buyurdular ki, yâ Hayrünnisâ! O altı akçe ile bir müslimânı habsden kurtardım. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, güzel yapdın, yâ İmâm. Elhamdülillah ki, bir müslimânı bunun gibi elemden kurtardın. Böyle buyurmakla berâber, mubârek hâtırları bir mikdâr mahzûn olur gibi oldu. Bizim ihtiyâcımız çok idi. Niçin böyle yapdın diyecek iken, öyle demeyip, hemen Allahü teâlâ hazretleri bize kâfîdir, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Fâtımanın gamının olduğunu ve iki şehzâdenin ağladıklarını görünce; mubârek gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dışarı çıkdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına varıp, cemâl-i şerîflerini müşâhede ederek, bu gamdan kurtulayım niyyeti ile gitdi. Zîrâ bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek cemâline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gitdikden başka, kalbine birçok sürûrlar ve safâlar hâsıl olurdu. Onun için hazret-i Alî, Sultânı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürmeğe gitdi. Biraz gitdikden sonra, yolda bir kişiye rast geldi. Elinde bir besili deve tutar idi. Hazret-i Alîye dedi ki, ey yiğit, bu deveyi satarım, alır mısın. Hazret-i Alî buyurdu ki, hâzır akçem yokdur. O şahs dedi ki, sana veresiye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, ne kadara verirsin. Dedi ki, yüz akçeye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, makbûlümdür; alırım. O da râzı olup, öyle olsun dedi. Deveyi hazret-i Alîye teslîm eyledi. Hazret-i Alî, deveyi eline alıp, biraz gitdikden sonra bir başka şahsa dahâ rast geldi. Dedi ki, yâ Alî, bu deveyi satar mısın. Hazret-i Alî, evet satarım dedi. O şahs dedi ki, üç yüz akçeye bana verir misin. Hemen vereyim, dedi. Deveyi o şahsa teslîm eyledi. O şahs da üçyüz akçeyi hazret-i Alîye temâmen verip, deveyi alıp-gitdi. Hazret-i Alî de sevinip, doğru pazara gitdi. Yiyecekler ve yemişler alıp, se’âdethânelerine vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiğinde şehzâdeler sevinip, yemişi ve ni’metleri aldılar. Yemeğe başladılar. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Alîye bu akçeyi nereden aldın, diye sordular. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Ondan sonra yemeği yiyip, neş’elendiler. Sonra, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ ve şükr etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Hayrünnisâ! Şimdi ben, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” meclisine gideyim. Se’âdet ile kalkıp, devlethâneden dışarı çıkdı. Biraz gitdiği gibi, karşıdan Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göründü. O sırada Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken buyurmuşdu ki, (Varayım, Alî ile Fâtımayı göreyim.) Se’âdet ile kalkıp, gelirken, hazret-i Alî ile karşılaşıp, tebessüm ederek, buyurdular ki, (Yâ Alî! Deveyi kimden satın aldın. Kime satdın.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Allahü teâlâ ve Resûlü bilir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Sana deveyi satan Cebrâîl aleyhisselâm idi. Satın alan İsrâfîl aleyhisselâm idi. O deve Cennet develerinden idi. Yâ Alî! Sen o müslimânın sıkıntısını giderdiğin için, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri dünyâda yerine elli hasene verdi. Âhıretde vereceğinin hesâbını Allahü teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez) “radıyallahü teâlâ anh”.

Yirmiüçüncü Menâkıb:
Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mi’râc-ı şerîfe çıkdıkları zemânda, dördüncü gökde bir aslan gördü. Diller ile anlatılamaz. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerine sordular ki, (Yâ kardeşim Cebrâîl! Bu aslan nedir.) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm cevâb verdi, (Yâ Resûlallah! Yabancı değildir. Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” rûhâniyyetleridir. Yâ Habîballah! Mubârek parmağınızdan yüzüğünüzü çıkarıp, ağzına atın, dedi. Hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yüzüğü aslanın üzerine atdığı gibi, tevâzû’ ve hürmet ile, yüzüğü ağzı ile aldı. Ondan sonra Sultân-ı kevneyn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mi’râcdan indi. Ertesi gün Eshâb-ı güzîne, mi’râcdan haber verdi. Dördüncü gökde müşâhede buyurdukları aslanın vasfını şerh buyurdukları sırada, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” mubârek ağzından yüzüğü çıkarıp, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin huzûr-ı se’âdetlerine koydular. Bütün Eshâb-ı güzîn, hazret-i Alînin bu mertebesini ve bu kerâmetini görünce hayrân oldular. Ne derece mertebesinin yüksek olduğunu bilip, meyl ve muhabbetleri çok fazla oldu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

 

 
< Önceki   Sonraki >