Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 2
Emîr-ül Müminîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin radıyallahü teâlâ anh Menâkıbı 2 PDF Yazdır E-posta

İkinci Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine nübüvvet Pazartesi günü bildirildi. Evvelâ hazret-i Ebû Bekr îmâna geldi. İkinci olarak Salı günü hazret-i imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” îmâna geldi. Hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” evvel kimse îmâna gelmemişdir. İkinci îmâna imâm-ı Alî “radıyallahü anh” gelmişdir. On yaşında idi. Ba’zıları yedi yaşında idi dediler. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” ömründe hiç puta tapmadı. Hak Sübhânehü ve teâlâ onu puta tapmakdan sakladı. Hattâ bir rivâyetde İmâm hazretleri buyurmuşlar ki: Annemin karnında yatarken, kiliseye varıp, puta tapmak istedikde, AllahImageü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin inâyeti ile, annemin yüreği ağrımağa başlayıp, o kadar ızdırâp verdi ki, kiliseye varıp, puta tapmak isteğini unutup, kendi evine döndü. İmâm hazretleri, Sultân-ı kâinâtın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u şerîflerinde yetişmişdir. İmâm hazretlerinin yüksek şânları hakkında, üçyüz âyet-i kerîme nâzil olduğunu, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir.

Üçüncü Menâkıb: Hazret-i imâm-ı Alînin “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” birkaç adı var idi. Bir ismi Ebûl Hasen, bir ismi Ebûl Hüseyn ve biri Haydar [aslan] ve biri Kerrâr [muhârebede düşmana tekrâr tekrâr hamle eden], biri Emîr-ün nahl ve biri Ebû el Reyhâneyn ve biri Esedillah ve biri Ebû Türâb [toprağın babası]dır. Lâkin kendileri her zemân buyururlar idi ki, bana Ebû Türâb adından sevgili ad yokdur.Zîrâ onu Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” koymuşdur. Sebebi budur ki, bir gün Fâtıma-tüz Zehrâ ile imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” küsüşdüler. İmâm-ı Alî huzûrsuz olup, mescide varıp, kuru toprak üzerine yatdı. Fâtıma “radıyallahü anhâ”, o hâl ile Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine varıp, dedi ki, devletlü ve izzetli sultânım, babacağım! Yanlışlıkla hazret-i Alîyi küsdürdüm. Ammâ bilirim ki, suç benimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” se’âdetle ve izzetle kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini arayıp, mescidde buldu. Gördü ki, kuru toprak üzerinde yatıyor. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalk yâ Alî, kalk yâ Alî!). Hazret-i Alî gördü ki, çağıran Fahr-i âlemdir. Ayak üzerine kalkdı. Sultân-ı kâinât gördü ki, imâm-ı Alînin yüzüne toprak yapışmış. Bizzat mubârek elleri ile toprağı yüzünden silkip, (Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu. Onun için hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” her zemân, (Bana Ebû Türâbdan sevgili ism yokdur) buyururlardı. Lâkin (Şevâhid-ün nübüvve)de şöyle yazılıdır. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Fâtıma-tüz-zehrânın “radıyallahü anhâ” evine gelip, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” göremeyip, nerede olduğunu sordu. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Ba’zı şeylerden üzülüp, dışarıya çıkdı. Gâlibâ mescide gitdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle mescide gelip, gördü ki, elbisesi latîf bedeninden düşüp, cism-i şerîfi toz-toprak ile bulaşmış. Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o mubâreği temizleyip, (Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu.

Dördüncü Menâkıb: (Hazret-i Alî ile hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhümâ” evlenmeleri.) Nakl olunur ki, Server-i Enbiyâ ve Resûl-i kibriyânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hadîce-i kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden altı evlâd-ı kirâmları vücûda geldi. İkisi erkek ve dördü kız. Hadîce-i kübrâ, Fâtıma-i Zehrâyı “radıyallahü anhünne” küçük yaşda bırakıp, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göç etdi [vefât etdi]. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hazret-i Fâtımayı bülûg çağına kadar kendi yanında bakıp, terbiye etdiler. Bir gün Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri Resûl-i ekremin huzûr-u şerîflerine bir hizmet için geldiler. Hizmet edip döndükde, hazret-i Fâtımaya, bakdılar ki, kemâle gelip, evlenme vaktine gelmişler. Hemen hâtır-ı şerîflerine geldi ki, Fâtımanın vâlidesi hayâtda olsa idi, Fâtıma bülûga erdikde, onun çeyizini hâzırlardı. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hazret-i Fâtımaya muhabbeti çok fazla idi. Sebebi bu idi ki, gâyet zâhide idi. Hem de vâlidesi olan Hadîce-i kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerine benzerdi. Bu husûs mubârek hâtırlarına gelince, derhâl hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm” gelip, Allahü teâlâ hazretlerinin selâmını Habîbine getirdi. Dedi ki; (Yâ Muhammed! Allahü teâlâ buyurur ki, Habîbim hiç merâk etmesin ki, ben Fâtıma kulumun bütün ihtiyâclarını ve elbiselerini Cennet libâslarından yapıp, yakında sâdık ve muvahhid ve has kuluma veririm.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerinden bu kelâmı işitip, şükr secdesi yapdı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna vardı ve geri döndü. Elinde bir altın sini, üstünde altın boğça ile örtülmüş, bin Kerûbiyân meleği iledir. Arkasından hazret-i Mikâîl aleyhisselâm elinde bir altın sini, bir altın boğça örtülmüş ve ta’zîm için bin Kerûbiyân meleği iledir. Onun ardınca hazret-i İsrâfîl aleyhisselâtü vesselâm, elinde bir altın sini, bir altın boğça ile örtülmüş ve bin melek iledir. Onun ardınca, hazret-i Azrâîl aleyhisselâm, bir altın sini, bir altın boğça ile örtülmüş. Bin melek iledir. Bu melekler, getirip sinileri Server-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına arz eylediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunları gördü. Buyurdu ki, yâ kardeşim Cebrâîl. Allahü teâlânın emr-i şerîfi nedir. Bu siniler ile ne emr ederler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder ve buyurur ki, ben Habîbimin kızı Fâtıma-i Zehrâyı Alîye verdim. Arş-ı Uzmâda nikâh etdim. Hemen Habîbim de Eshâb arasında nikâh eylesin. Sinilerin birinde Cennet libâsları [elbiseleri] vardır. Fâtımaya giydirsin. Diğer sinilerde Cennet yiyecekleri vardır. Eshâbına ziyâfet versin. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu müjdeyi işitdi. Tekrâr şükr secdesi yapıp ve hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâma dedi ki: Yâ kardeşim Cebrâîl. Dilerim ki, nikâhın nasıl yapıldığını aynen açıklıyasın. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ emr etdi ki, Cennet kapılarını açsınlar. Cenneti süslesinler. Sonra Cehennem kapılarını kapatsınlar. Yedi kat gökde ve yerde ne kadar Kerûbiyân, mukarrabîn ve rûhâniyyân var ise Arş-ı azîmin zıllinde [gölgesinde] şecere-i Tûbâ [Tûbâ ağacı altında] toplansınlar. Allahü teâlânın emri yerine geldi. Allahü teâlâ yine emr etdi ki, melekler üzerine tatlı bir rüzgâr esdi ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgâr, Cennet ağaçlarının üzerine eser. Çünki, Cennet ağaçlarının yapraklarının birbirine dokunması ile hoş bir sedâ hâsıl oldu ki, dinliyenlerin aklları başlarından gitdi. Ondan sonra gönül kuşlarına emr eyledi ki nağmeye başladılar. Yâ Habîballah! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri cemâlini arz buyurdu. Buyurdu ki, yâ Cebrâîl, sen aslanım Alînin vekîli ol. Ben de Fâtımanın vekîli olayım. Yâ Meleklerim siz de şâhid olunuz. Fâtımayı halâlliğe Alîye verdim. Yâ Cebrâîl, sen de vekâletin hasebiyle Alî için kabûl eyle. Orada nikâh oldu. Sana da emr olundu ki, burada da Sahâbe-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” toplayıp, nikâh yapasın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunu işitdi. Tekrâr şükr secdesi yapdı. Emr eyledi ki, Sahâbe-i güzîn hazretlerini toplasınlar. Ondan sonra hazret-i Cebrâîle dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Kızım Fâtıma benim hâtırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyâda giymeğe değmez. Geriye Cennete götürünüz! Sahâbe-i kirâm toplandı. Hazret-i Resûlün ve hazret-i Alînin vekîli kim olacak diye bakdılar. Biraz durakladılar. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm edip, emr eyledi ki, hutbeyi hazret-i Alî okusun. Hazret-i Alî hutbeyi okudu [kimse onun yerine vekîl olmadı. Kendisi bulundu]. Dörtyüz akçe ile nikâh eylediler. Müjdeyi, hazret-i Fâtımaya “radıyallahü teâlâ anhâ” müjdelediler. Hazret-i Fâtıma râzı olmadı. Hazret-i Cebrâîl tekrâr geldi. Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; Fâtıma dörtyüz akçe ile nikâha râzı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Geri hazret-i Fâtımaya söylediler. Yine râzı olmadı. Geri hazret-i Cebrâîl gelip, dörtbin altın emr olundu. Hazret-i Fâtıma yine râzı olmadı. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ emr etdi ki, Sen bizzat, hazret-i Fâtıma huzûruna varıp, murâdı ne ise süâl edesin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımanın yanına varıp, murâdını süâl buyurduklarında, hazret-i Fâtıma dedi ki: Yâ Habîballah, murâdım budur ki, sen, mahşer meydânında mü’minlerin günâhkârlarından nicelerine şefâ’at edip, Cennete koyarsın. Ben de onların hâtunlarına şefâ’at edip, Cennete koyayım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri çıkıp, hazret-i Fâtımanın murâd-ı şerîflerini beyân buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûr-ı şerîflerine varıp, hazret-i Fâtımanın arzûsunu iletdi. Geri nüzûl edip [inip] dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ Fâtımanın murâdını kabûl edip, o da rûz-i cezâda [mahşer meydânında (kıyâmet gününde)] şefâ’atcı olsun, diye buyurdu. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Fâtımaya, murâdı kabûl olup, şefî’a olduğunu [şefâ’at edeceğini] kendisine iletdi. Yâ Resûlallah! Hazretinizin şefâ’at edeceğine huccet [delîl] kelâm-ı kadîmde ve Fürkân-ı azîmde âyet-i kerîmelerdir. Yâ bana kat’i hüccet [delîl] nedir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Ey ciğer gûşem; cenâb-ı hazret-i Rabbil izzete murâdını arz edeyim. Göreyim ne fermân olunur. Çıkıp, Cebrâîl aleyhisselâma Fâtımanın murâdını beyân etdi. Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna arz edip, hemen geri döndü. Elinde bir beyâz ipek getirdi. Resûlullahın huzûrunda ak ipeği açıp, içinden bir kâğıd çıkardı. (Yevm-i cezâda [kıyâmet gününde] mü’min hâtunların âsîlerine, kulum Fâtımayı şefâ’atcı etdiğime bu hucceti yanında bulundursun.) Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o kâğıdı geri harîre [ipeğe] sarıp, hazret-i Fâtımaya getirdi. Hazret-i Fâtıma hucceti gördü. Kabûl edip, nikâha râzı oldu. (Allahü teâlâ kalbdekileri bilir. Allahü teâlâ için, neden böyledir diye sorulmaz.)

Rivâyetde gelmişdir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımayı hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” verdiği zemân onsekiz akçe verdi. Bir gelinlik ve bir de kaftan aldı. Hazret-i Fâtımaya giydirdiği zemân, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ağladı. Hazret-i Fâtıma dedi ki, se’âdetim ve izzetim babam, niçin ağlarsın. Buyurdular ki, (ciğer gûşem, gözümün nûru kızım, onun için ağlarım ki, kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda bu onsekiz akçe ile bu kaftanın hesâbını nasıl vereceksin.) Bunların hâli böyle olunca, gör zemâne adamları kızlarının dertlerine düşüp, nice bin, belki nice yük akçe çeyize sarf edenlerin âhıretde hâlleri nasıl olur. Hâlimiz kederlidir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri inâyet ve hidâyet ile, Habîbi ve Ehl-i beyti hurmetine, keremi, fadlı ve ihsânı ile afv ve magfiret buyursun.

Beşinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” orta boylunun kısası idi. Geniş göğüslü idi. Elâ gözlü idi. Mubârek sakalı bütün eshâbdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” çok idi. Mubârek karnı büyükce idi. Her ne zemân kâfirlerin yüzlerine baksa, kalblerine korku düşüp, hazân yaprağı gibi titrerlerdi. Bu mubârek cüsse ile üç, dört ve beş gün, ba’zan da yedi, sekiz gün yemek yimezdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine süâl etdiler ki, hazret-i Alî yemek yimez, hikmeti nedir. Buyurdular ki; (Hazret-i Alînin kuvvet-i kudsiyyesi vardır. Açlığı bilmez.) Umûmiyyetle gazâlarda nice günler yemek yimez ve gazâ ile meşgûl olurdu. Açlık hâtır-ı şerîflerine gelmezdi. Kuvvet-i kudsiyyesi ile içi temâmen dolu idi. Bir gazâ vâki’ olmamışdır ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” onda mevcûd olmasın. Bir kal’ayı almakda zorlanılsa veyâ düşman galebe etse, Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sancağı hazret-i Alînin eline verip de buyururdu ki, (Yâ Alî! Bu feth senindir. Var feth eyle! Seni Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine ısmarladım) diye gönderirdi. Feth ederdi.

Altıncı Menâkıb:
Benî Necrân derler, hıristiyanlardan bir kabîle var idi. Kalabalık bir kabîle idi. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara her ne kadar nasîhatda bulundu ise de, kimse râzı olmayıp, ıslâh olmadılar. İnâd ve taşkınlıklarını artdırdılar. Bir vechle bunlar îmâna gelmediler. Bunlar hakkında ibtihâl (karşılıklı yemînleşme) âyet-i kerîmesi nâzil oldu. İbtihâl ile emr olundular. Sûre-i Âl-i imrânda, [61.ci âyet-i kerîmede] meâlen buyurulmuşdur: (Seninle mücâdele edenlere [hıristiyanlara] de ki: Geliniz biz ve siz, oğullarımızı [evlâdlarımızı], kadınlarımızı ve kendimizi çağıralım. Sonra ibtihâl edelim. [Îsâ aleyhisselâm hakkında] kim yalan söylüyor ise, Allahü teâlânın la’neti onun üzerine olsun diyelim!) (Tefsîr-i Meâlim)de buyurmuş ki, (......... ya’nî kim ki seninle, hazret-i Îsâ aleyhisselâm hakkında mücâdele etse, sana, hazret-i Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olduğu hakkında ilm geldikden sonra, denildi ki, ebnâünâdan murâd Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleridir. Enfüsenâdan murâd, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kendileridir ve hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”dir. Zîrâ, arablarda, kişinin, amca oğlu kişinin kendisinden sayılır. Nitekim Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (........ murâd ihvâneküm demekdir). Denildi ki, ibtihâl cümle ehli dîne umûmdur. İbni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdular ki, ya’nî düâda tadarru’ edelim. Ve Kelbî dedi ki, düâda ictihâd ve mübâlaga edelim. Kesâî ve Ebû Ubeyde dediler ki, (lâin) edişelim [birbirimize la’net edelim!]. Zîrâ ibtihâl telâundur. (La’netleşmekdir.) la’netullah ma’nâsına derler. (Allahü teâlânın la’neti onun üzerine olsun demekdir.) Bizden ve sizden hepimiz Allahın la’netini yalancılar üzerine kılalım.

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi Necrân kavmi üzerine okudu ve onları mübâheleye da’vet etdi. Onlar refîklerimize [arkadaşlarımıza] gidelim. Emîrimizle müşâvere edelim. Sonra yarın gelelim dediler. Varıp bir yere toplandılar. Reîslerine mubâhele hakkında ne düşündüğünü sordular. Ona, yâ Mesîhin kulu! Rey’ hakkında ne düşünürsün, dediler. O dedi ki: Yâ Nasâra cemâ’ati. Muhakkak siz biliniz ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Peygamberdir. Vallahi la’net etmez. Bir kavm Peygamber ile mübâheleye kalkışırsa, o kavmin büyüğü, küçüğü muhakkak helâk olur. Hemen sâhibinizin yanına varınız. Kavli üzerine ikâmet edip, va’d alınıp, kendi bildiğinizden dönün.

Ertesi gün, hazret-i Alî ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine geldiler. Hâlbuki Resûlullah hazretleri Hüseyni kucağına almış, hazret-i Hasenin elinden tutmuş, hazret-i Fâtıma ardınca yürürdü “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bunlara, ben düâ edeyim, siz âmîn deyiniz, buyurdu. Nasâra kavminin reîsleri yanındaki hıristiyanlara dedi ki, yâ nasâra cemâ’ati. Ben muhakkak öyle yüzler görüyorum ki, eğer Allahü teâlâ hazretlerinden, bir dağı yerinden kaldırmasını isteseler, Allahü teâlâ hazretleri, o dağı onlar hürmetine kaldırır. Sakın mübâhele etmeyiniz! Yoksa helâk olursunuz. Kıyâmete kadar yeryüzünde nasrânî kalmaz. Sonra reîsleri, Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki, yâ Ebel Kâsım! Biz karâr verdik ki, seninle, mübâhele etmiyelim. Senden ayrılalım. Sen dînin üzerine sâbit ol. Biz de dînimiz üzerinde sâbit olalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Mübâheleden vaz geçdi iseniz müslimân olunuz. Size lâzım olan şey, müslimânlara olur.) Onlar müslimân olmak istemediler. (Kıtâle hâzır olun. Muhakkak sizinle mukâtele ederiz) buyuruldu. Onlar dediler ki, biz seninle harb edemeyiz. Lâkin seninle sulh olalım ki, bizimle mukâtele etmiyesiniz. Bizi korkutmıyasınız. Dînimizden döndürmiyesiniz. Biz de sana her sene iki bin hulle verelim. Bin hulle Saferde, bin hulle Recebde. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu kavl üzerine sulh etdi. Sonra buyurdular ki; (Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, azâb Necran ehlinden döndü. Eğer mübâhele etseler idi, maymûna ve hınzıra dönerlerdi. Bulundukları vâdi ateş ile dolardı. Allahü teâlâ Necrânın ve halkının kökünü kazırdı. Ağaçlardaki kuşlar bile canlı kalmaz, bir sene geçmeden hepsi helâk olurlardı.) [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının 369.cu sahîfesine bakınız!]

Yedinci Menâkıb: Mîr Hüseyn Va’ız “rahimehullahü teâlâ” (Mevâhib-i aliyye) adlı tefsîrinde, sûre-i Bekarada 274.cü âyet-i kerîmenin tefsîrinde, beyân etmişdir. Bu âyet-i kerîmenin indiriliş sebebinde bildirilmişdir. Hazret-i Aliyyül Mürtedânın “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” dört dirhemi var idi. Onun birisini âşikâre [açıkdan] tasadduk eyledi [sadaka verdi]. Birisini gizli tasadduk etdi. Birisini kara gecede, birisini de gündüz tasadduk eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Mallarını Allah yolunda, gece-gündüz, gizli-âşikâr olarak dağıtanların, Allahü teâlâ indinde ecrleri çokdur ve hâzırdır. Onlar için gelecekde korku yokdur. Geçmiş için mahzûn olmaz, üzülmezler.) [Bekara sûresi 274.cü âyet-i kerîme meâli.] Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” bu çeşid sadaka vermesine hangi şeyin sebeb olduğunu sordu. Cevâb verdi ki, bu dört şekl dışında sadaka verme yolu görmedim. Her şeklde sadaka verdim ki, bunlardan biri kabûl şerefi bulup, diğerleri de Allahü teâlânın rızâsına erer.

Sekizinci Menâkıb:
(Meâlim-üt-tenzîl)de sûre-i Secdede, meâl-i şerîfi, (Îmân eden [inanan] kimse, fâsık [inanmıyan] gibi midir. Bunlar eşit olmazlar) olan, onaltıncı âyet-i kerîmenin tefsîrinde, Muhyissünne “rahimehullahü teâlâ” beyân buyurmuşlar. Bu âyet-i kerîme, Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” ve Velîd bin Ebî Mu’ayt hakkında nâzil olmuşdur. Velîd bin Ebî Mu’ayt, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ana tarafından akrabâsıdır. Hazret-i Alî ile Velîd arasında çekişme ve münâkaşa oldu. Velîd hazret-i Alîye dedi ki; sen sus! Muhakkak sen çocuksun. Ben lisân cihetinde senden dahâ açığım. Mızrak [ok] atmakda senden mâhirim. Kalb cihetinden senden cesâretliyim. Harblerde, haşmet cihetinden dahâ gösterişliyim. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, sen sus! Muhakkak sen fâsıksın. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmeyi gönderdiler. (Onlar müsâvî değillerdir) buyurdular. (İkisi müsâvî değildir) buyurmadılar. Zîrâ bir mü’min ve bir fâsık murâd etmediler. Belki bütün mü’minleri ve bütün fâsıkları irâde buyurdular.

Dokuzuncu Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl) tefsîrinde, imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” hazretleri (Hel etâ) [insan] sûresinde, meâl-i şerîfi (Onlar kendileri arzû etdikleri [içleri çekdiği hâlde] yiyeceği, fakîrlere [yoksullara], öksüze ve esîre yidirirler) olan sekizinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde beyân buyurmuşdur ki, bu âyet-i kerîmenin nüzûl [iniş] sebebinde ihtilâf etmişlerdir. Mücâhid ve Atâ, İbni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmişlerdir. Kıssasını kısaltarak beyân etmişler. Lâkin diğer tefsîrlerde ve menâkıbda şu şeklde anlatılmışdır. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hasta olmuşlardı. Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile görmeğe vardılar. Hazret-i Alî ve hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâya “radıyallahü teâlâ anhümâ” hitâb edip, buyurdular ki, (Bu ciğer gûşelerinize bir nezr eyleyin [bir adak adayın]!) O iki Server ve Fıdda adlı câriyeleri, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu ikisine [ya’nî Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ” hazretlerine] sıhhat verir ise, üçer gün oruc bize nezr olsun dediler. O iki Cennet râyihâları şifâ buldu. Ancak evlerinde yinilecek birşeyi yok idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” varıp, bir yehûdîden üç sa’ arpa borç aldı. Üçü de nezr etdikleri oruclara niyyet etdiler. O ölçek arpanın bir ölçeğini hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin câriyesi üğütüp, beş adet ekmek pişirdi. Kendileri beş kişi idiler. İftâr vakti oldu. O beş çöreğin birini hazret-i Alînin önüne ve birini hazret-i Hasenin önüne ve birini hazret-i Hüseynin önüne ve birini Fıdda câriyeye ve birini de [hazret-i Fâtıma] kendi önüne koydu. İftâr yapacaklardı. Bir miskîn gelip, dedi ki: Yâ Ehl-i beyt-i Resûlallah! Miskîn müslimânlardan bir miskînim. Bana yiyecek verin. Allahü teâlâ hazretleri sizi Cennet ni’metleri ile ta’âmlandırsın. Ellerindeki çörekleri ona sadaka verip, kendileri su ile iftâr etdiler. Ertesi gün yine oruc tutdular. Câriye bir ölçek arpa dahâ üğütüp, yine beş çörek pişirdi. İftâr vaktinde, önlerine alıp, iftâr edecekleri sırada, bir yetîm geldi. Beşi de çörekleri ona verip, o yetîmi sevindirip, kendileri su ile iftâr edip, uyudular. Ertesi günü yine oruc tutdular. O kalan bir ölçek arpayı da, beş çörek yapıp, önlerine aldılar. İftâr edecekleri vakt, bir esîr gelip, dedi ki, üç gündür açım. Beni bağlayıp, yemek de vermediler. Allahü teâlâ için bana acıyın, dedi. Beşi de çöreklerini ona verip, yine su ile iftâr etdiler. Ba’zı rivâyetde o esîr şirk ehlinden idi. Bu rivâyet delîl olur ki, ehl-i şirkden de olsalar, esîrlere yiyecek verilirse, sevâb olacağı anlaşılmakdadır. (Meâlim-üt-tenzîl)de böyle yazılıdır.

Rivâyet olunur ki, dördüncü gün sabâhladılar. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anhümâ” ellerinden tutup, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine götürdüler. Hazret-i Habîb-i ekrem onları, açlıkdan kuş yavrusu gibi titrerler şeklde gördüler. Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerine buyurdu ki, yâ Alî! Bizi üzüntüye gark etdin. Kalkıp bunları aldı. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanına vardı. Fâtımayı mihrâbında gördü ki, karnı arkasına yapışmış ve mubârek gözleri çukura gitmiş. Üzüntüsü dahâ da artdı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil oldu ve dedi ki; Yâ Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri mubârek etsin. Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerîme gönderdi. (Hel etâ) sûresini okudu. Rivâyet olundu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunları bu hâlde görünce buyurdular ki: (Yâ kızım Fâtıma! Baban üç gündür ta’âm yimemişdir.)

Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Medîneden dışarı gitdi. Gördü ki, bir arab kuyudan su çekip, davarına su verir. Alî “radıyallahü teâlâ anh” araba dedi ki, yâ kişi, sana ücret ile su çekeyim mi. O da hoş [iyi] olur dedi. Her kovaya bir avuç hurmaya ücret ile pazarlık etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” su çekmeğe başladılar. Yeteri kadar çekip, son kovayı çekdiklerinde, Allahü teâlânın hikmeti, kovanın ipi kopup, kova kuyuya düşdü. Arab, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek yüzüne bir tokat vurdu. Getirip, hesâbınca hurma verdi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” mubârek elini, o derin kuyuya sokup, kovayı çıkardı. Arabın eline verdi. Sonra da koyup, gitdi. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanına varıp, hurmayı önlerine koydu. Hurmayı yir iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” bakdı. Mubârek yüzünde tokat eserini gördü. Dedi ki, yâ Alî, yüzünüzde bir iz vardır; bu nedir. Alî “radıyallahü teâlâ anh” gizleyip, birşey yokdur, buyurdular. Bu tarafda ise hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, kovayı kuyudan alıp, arabın eline verip gitmişdi. Arab da hayret etmişdi. Düşündü ki, eğer bu kişinin dîni ki, Muhammed dînidir. Hak din olmasa idi, bu derin kuyudan kovayı nasıl çıkarırdı. Kendi kendisine dedi ki, bir el ki böyle küstâhlık etmiş olsun, o el bana lâzım değildir deyip, hazret-i Alîye vuran elini kesip, eline aldı. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûrlarına gitmek üzere yola koyulup, geldi ve kapıyı çaldı. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” kapıya çıkıp, gördüğü gibi, acele ile geri içeri girip, dedi ki; yâ Resûlallah! Bir arab gelmiş. Elinde kendinin bir kesik eli var. Kanı akar. Ağlar. Sizi görmek ister. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! O arab edebsizlik eden arabdır. Söyle içeri gelsin. Varıp, söyledi. Arab içeri girdikde, hazret-i Habîbullah o arabı o hâl üzere görüp, üzüldü. Ona dedi ki, niçin böyle hatâya düşdün, hatâ işledin. Arab ağlıyarak, küstâhlığının özrünü dileyerek îmâna geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kesik elini yerine koyup, mubârek ağzının suyunu sürüp, düâ buyurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile arabın eli sapasağlam oldu.

Onuncu Menâkıb: (Menkıbe-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”.) Rivâyet olunur ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri; Aliyyül Mürtedâ hazretlerine buyurdular ki, (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâyı sever misin!) Hazret-i Alî dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah.) (Beni sever misin.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi, (Evet, yâ Resûlallah.) Buyurdu ki, (Fâtımayı sever misin.) Dedi ki (Evet, yâ Resûlallah!). Buyurdu ki (Hasen ve Hüseyni sever misin.) Dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl sığdırırsın!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mu’ciz süâl beyânlarına cevâb veremediğini beyân etdi. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki; bunda üzülecek ne vardır. Allahü Sübhânehü ve teâlâyı sevmek, îmândan ve akldandır. Muhammed aleyhisselâmı sevmek îmândandır. Beni sevmek şehvetindendir. Hasen ve Hüseyni sevmek tabî’atındandır, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” acele, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına gelip, o cevâbı söyledi. Resûlullah buyurdu ki, (Demek olur ki, bu yemiş nübüvvet ağacının yemişidir.) Ya’nî yâ Alî, bu cevâb senin değildir. Fâtımanın cevâbıdır. Bu cevâbda derin ilm vardır. Düşünmelidir.

Onbirinci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 250.ci sahîfesinde buyuruluyor ki: (Bahr-ül-Ulûm) adındaki tefsîrde bildirilen hadîs-i şerîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekrdir. Dinde en kuvvetli olan Ömerdir. Hayâsı en çok olan, Osmândır. İslâmiyyetde her süâli cevâblandıran Alîdir. Halâl ve harâm olanları en iyi bilen Mu’âzdır. Kur’ân-ı kerîmi en güzel okuyan Ebiyy bin Kâ’bdır. Münâfıkları tanıyan, Huzeyfetibni Yemândır. Îsâ aleyhisselâmın zühdünü görmek isteyen Ebû Zerin zühdüne baksın! Cennet, Selmân-ı Fârisîye âşıkdır. Hâlid bin Velîd, Allahın kılıcıdır. Hamza, Allahü teâlânın arslanıdır. Hasen ve Hüseyn Cennet gençlerinin en üstünüdür. Ca’fer bin Ebî Tâlib, Cennetde meleklerle berâber uçar. Cennet kapısını ilk açacak olan Bilâldir. Benim Kevser havuzumdan ilk içecek olan Suheyb-i Rûmîdir. Kıyâmet günü melekler ilk önce Ebüdderdâ ile müsâfeha eder. Her Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım Sa’d bin Mu’âzdır. Her Peygamberin Eshâbından seçdikleri vardır. Benim seçdiklerim, Talha ve Zübeyrdir. Her Peygamberin mahrem işlerini gören yardımcısı vardır. Benim yardımcım, Enes bin Mâlikdir. Her ümmetde hâkim vardır. Benim ümmetimde hikmeti çok söyliyen Ebû Hüreyredir. Hassân bin Sâbitin sözleri Allah tarafından te’sîrlidir. Ebû Talhanın harb meydânındaki sesi, bir fırka askerden dahâ kuvvetlidir) buyurdu. (Bahr-ül-ulûm) kitâbını yazan Alâüddîn Alî Semerkandî sekizyüzaltmış (860) senesinde, Anadoluda Lârende şehrinde vefât etmişdir.]

Onikinci Menâkıb:
(Mesâbîh-i şerîf)de, sahîh hadîsler bâbında, Sa’d bin Ebî Vakkâsdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Alîye “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, (Senin ile ben, Hârûn ile Mûsâ “aleyhimesselâm” gibiyiz. Benden sonra Peygamber yokdur.) Türpüştî “rahimehullah” dedi ki, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Tebûk gazâsı için yola çıkdıklarında, hazret-i Alîyi Medînede Ehl-i beyti üzerine halîfe bırakdı. Emr etdi ki, onların işlerini görsün. Münâfıklar işitip, birbirine dediler ki, Alîyi halîfe bırakmakdan maksadı, onun yanında bulunmasından [sohbetinden] sıkıldığı için idi. [Münâfıklar böyle dediler.] Hazret-i Alî münâfıkların bu sapık sözlerini işitdi. Silâhını kuşanıp, çıkdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Cürf) adlı menzilde konaklamış idi. Huzûr-ı şerîflerine varıp, dediler ki, yâ Resûlallah! Münâfıklar, bu kölenizi halîfe etmenizin sebebini, yanınızda götürünce sıkılacağınızdan ötürü olduğunu söyliyorlar. Habîb-i Muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Münâfıklar yalan söylüyorlar! Seni Medînede bırakdıklarıma halîfe yapdım. Geri dön. Benim ehlime ve senin ehline halîfem ol. Yâ Alî! Benim ile; Mûsâ aleyhisselâm ile Hârûn aleyhisselâmın olduğu gibi olmak istemez misin! Nitekim Hak celle ve alâ buyurur; (A’râf 142.ci âyet) (Mûsâ, kardeşi Hârûna, kavmimde halîfem ol! dediğini haber vermişdir.)

Müslim şârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân edip, dediler ki, bu hadîs-i şerîf o hadîs-i şerîflerdendir ki, râfizî ve diğer şi’â fırkaları bunu sened olarak almışlardır. Bu hadîs-i şerîfe göre hilâfet, muhakkak hazret-i Alînin idi. Başkasının halîfe olmasına kendisi râzı olmuşdur. Bu fırkalar ihtilâf etdiler. Râfizîler Sahâbe-i güzîni hazret-i Alî üzerine başkasını üstün tutdukları için, tekfîr etdiler. Ba’zıları da çok taşkınlık edip, hazret-i Alîyi de tekfîr etdiler ki, kendi kötü düşüncelerince hilâfet kendinin hakkı idi. Niçin taleb etmeğe gayret etmedi. Bu tâife mezheblerinin çok aşırılığı cihetinden ve akllarının çok fesâdından, bunlar muhâtab kabûl edilmemiş ve sözlerine cevâb verilmemişdir.

Kâdî “rahimehullah” buyurmuşdur ki, bu sözleri söyliyen kimsenin küfründe şübhe yokdur. Zîrâ bir kimse ki, bütün ümmeti tekfîr eder, ilk asrı tekfîr eder. Muhakkak ki, nakl edilen dîni bâtıl kılmış olur. İslâmı kötülemiş olup, Allahü teâlâ muhâfaza etsin, kâfir olur. Ammâ Gulât-ı râfizîden başkası, bunların yolundan gitmemişdir. İmâmiyye ve ba’zı mu’tezîle; Sahâbe “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” önce diğerlerini halîfe seçdikleri için hatâ etdiler, derler. Ancak tekfîr etmezler. Hâlbuki bu hadîs-i şerîfde bunların hiçbirine delîl yokdur. Belki bunda hazret-i Alînin “radıyallahü anh” fazîletinin isbâtı için delîl vardır. Ammâ gayriden efdal olmasına ve gayri ile misilli olmasına kinâye yokdur. [Başkalarından üstünlüğü veyâ berâberliği anlaşılmamalıdır.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra halîfe olacağına işâret yokdur. Zîrâ bu sözü Tebûk gazâsına gitdikleri vakt Medîne-i münevverede kendi yerine geçirmelerinde buyurdular. Yukarıda zikr olundu. Bu sözü kuvvetlendiren odur ki, hazret-i Hârûn aleyhisselâm hazret-i Alîye benzetilmişdir. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâmdan sonra [Hârûn aleyhisselâm] halîfe olmadı. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından meşhûr rivâyete göre kırk yıl sonra vefât etdi. Dediler ki, o vefât etdiğinde onu halîfe yapmadı. Rabbine münacât etmeğe giderken onu yerine halîfe yapdı. [Hârûn aleyhisselâm ondan sonra halîfe olmadı.]

Onüçüncü Menâkıb:
Yine (Mesâbîh)de, anlatılan menâkıbın meşhûr olan hadîs-i şerîflerinde zikr olunmuşdur. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurmuşdur ki, ekin dânesini bitiren ve insanı halk eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ümmî olan Nebî “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni kasd ederek; (Alîyi ancak mü’minler sever. Alîye ancak münâfıklar buğz eder!) buyurmuşdur.

Müslim şârihi “rahimehullahü teâlâ” buyurmuşlar ki, bu hadîs-i sahîhin ma’nâsı şudur. Muhakkak ki bir kimse, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yakınlığını, Resûlullahın hazret-i Alîye sevgisini bilir ve hazret-i Alîden sâdır olan şeyleri islâmın yayılmasında ve islâmda hizmetlerini düşünerek, bu sebebler ile hazret-i Alîye muhabbet ederse, o kimsenin îmânın sıhhatine delîllerden olur. Allahü teâlânın râzı olduğu ve islâma hizmetleri ve yukarıdaki sebeblerin aksine Alîye “radıyallahü teâlâ anh” buğz ederse, o muhabbet eden kimsenin zıddı olup, nifâkı şiddetli olur. Fesâdı çok olur. Allahü teâlâ muhâfaza etsin.

 
< Önceki   Sonraki >