Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 7
Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 7 PDF Yazdır E-posta

Yetmişbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Selmân-ı Fârisîyi “radıyallahü teâlâ anh” Fârîs vilâyetine vImageâlî ta’yîn etdi. Ebû Mûsel eş’ârî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hâkim ta’yîn etdi. Herbirine beyt-ül mâldan iki dank ta’yîn buyurdu. [Bir dank, yarım gram gümüşdür.] Buyurdular ki, beyt-ül-mâldan bir mescid binâ ediniz. Selmân vardı. Emîrlik işleri ile uğraşmağa ve mescid binâ etmeğe başladı. Ebû Mûsel eş’ârî başka bir yerde oturup, müslimânlar arasında hükm etmeğe başladı. Selmân kendi ücretinden iki dank aldı. Bir dankı ile Şâmî kilim aldı. Zîrâ illeti [hastalığı] vardı. Şâm yapısı o kilim hastalığa fâideli idi. Bir danka iki arpa ekmeği aldı. Yemekden sonra, kendi kilimini döşeyip, üzerinde bir mikdâr uyudu. Ebû Mûsel eş’ârî, Emîr-ül mü’minîn katına mektûb yazdı. Yâ Emîr-el mü’minîn! Selmân, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yaşayışını ve Eshâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hâllerini bırakıp, çeşidli nefîs yemekler ile meşgûl olur ve yumuşak eşyâ üzerinde uyur. Müslimânların işleri ile meşgûl olmaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o mektûbu okudu. Bir kimse gönderip, Selmânı azl etdi. Geri yanına çağırdı. Selmân Medîne-i münevvereye geldi. Ehâli karşılamaya çıkdı. Hazret-i Ömer de karşılamaya çıkdı. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” görüp, deveden indi. Yanına varıp, müsafehâ etdi. Sonra, Selmân dedi ki: Yâ Emîr-el mü’minîn! Benim hakkımda ne işitdin ki, beni azl etdin. Hazret-i Ömer iki arpa ekmeğini ve Şâmî kilim üzerinde uyuduğunu söyledi. Selmân, kendi hastalığını söyledi ve tevbe etdi. Bir dahâ etmem, dedi. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Yâ Selmân! Allahü tebâreke ve teâlânın izzü ve celâli hakkı için, eğer benim ahvâlimden sende bir nesne işitdin ise ki, sana mekrûh gelen [uygun gelmiyen] birşey, bana haber ver, tâ ben de tevbe edeyim. Selmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Yâ Emîr-el mü’minîn, işitdim ki, senin iki kaftanın vardı. Biri eski, biri Cum’a nemâzından dolayı yeni idi. Sen bilirsin ki, bizim Peygamberimizin hiçbir vakt gömleği iki olmadı. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: Yâ Selmân, bir zemân iki gömlek edinmişdim. Lâkin, birisini fukarâya verdim. Tevbe etmişdim ve iki elbise kullanmıyacağıma da söz verdim.

Yetmişikinci Menâkıb: Bize bildirilmişdir ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Pers [Îrân] vilâyetini feth etdi. Deveden, atdan ve dirhemden ve koyundan ve sığırdan ve köle ve câriyeden çok mal ve ganîmet getirdiler. Emîr-ül mü’minîn bütün o ganîmeti taksîm etdi. Kendisine aslâ birşey alıkoymadı. Se’âdethânelerine gece vakti geldiler. Ev ehli dediler ki, niçin bizim için iki dirhem getirmedin. Yimek için, bu gece evde hiç ta’âm yokdur. Hazret-i Ömer buyurdu, ey hâtun! Korkdum o tâifeden olmakdan ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri kelâmı mecîdinde buyurur: (... Dünyâ hayâtında güzel ni’metleri yiyerek, iyi işlerinizin sevâbını giderdiniz. Onlar ile istimtâ’ edip, fâidelendiniz, yeryüzünde kibrlenip, günâh işlediniz. Bugün şiddetli azâb ile cezâlanacaksınız.) [Ahkâf sûresi 20.ci âyet-i kerîme meâli.] Yine korkdum o kimselerden de olurum diye. (Dünyâya mağrûr olup, aldandılar...) ve Hak sübhânehü ve teâlâ buyurmuşdur: (Sizi dünyâ hayâtı aldatmasın...) ve de kıyâmet günü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden uzak kalmakdan korkdum, buyurmuşlardır. Resûlullah, (Ey Allahım! Beni miskîn yaşat. Miskîn olarak öldür. Kıyâmet günü miskîn olduğum hâlde, miskînler zümresi ile haşr eyle) buyururdu. Ondan sonra Ömer “radıyallahü anh” bakdı ki, evde yiyecek yok. Dışarı çıkdı. Mescide varıp, minbere çıkdı. Yüksek sesle (Essalât) deyip, hutbeye başladı. Hutbede dedi ki, ey insanlar, kıyâmet korkusu olmasa idi, bu korkduğunuz işlerden başka işler olurdu. Velâkin, kıyâmet korkusu bizi geri çekdi. Hevâmıza tâbi’ olmadık. Sonra buyurdu: Bana iki dirhem kim borç verir. Tâ ki bu gecenin ihtiyâcını göreyim ki, benim evimde bu gece yiyecek bir nesne yokdur. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunu işitdiler. Çok ağladılar. Sonra Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, iki dirhem verdi.

Yetmişüçüncü Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, Fârîs [Îrân] şehrinin fethini emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîfinde müyesser eyledi. O gece hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” huzûruna vardı. Gördü ki, acele ile mektûb yazarlar. Hazret-i Osmân selâm verdiler. Emîr-ül mü’minîn cevâb vermedi. Mektûbu bitirdi. Çırâğı söndürüp, selâma cevâb verdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sordu: Neden selâmın cevâbını çırâğı söndürdükden sonra verdiniz. Buyurdular ki, yâ Osmân! Çırâğı müslimânların maslahatları için ışıklandırdım. Korkdum ki, o zemân selâmını alsam o çırâğ ışığında, kıyâmet gününde, müslimânlar bana hasm olurlar [haklarını isterler]. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri beni ondan süâl edip, ben cevâb vermeğe tâkat getiremem.

Yetmişdördüncü Menâkıb:
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, anâsır-ı erbe’a ki, su, ateş, toprak, havâdır, emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müsahhar kıldı [Emrine verdi]. Hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir zelzele vâki’ oldu. Halk korkdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hutbede buyurdu ki, ey müslimânlar! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmişim, buyurdular ki: (Yerin zelzelesi iki şeyden olur. Birisi, zinâ etmekden. Biri zulm etmekden. Zinâ ve zulm âşikâre olur ise, yer ona tâkat getiremez. Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhına yalvarır, inler ve sallanmağa başlar. Tâ ki, Allahü tebâreke ve teâlâ onları helâk eder.) Şimdi eğer günâhkâr ben isem, tevbe etdim. Siz de tevbe ediniz. Onlar da tevbe etdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısını yere vurdu. Buyurdu ki, yâ yer! Sen tevbe edenlerin altında sallanıyorsun. Eğer sâkin olup, karâr kılmazsan, ben sana bir vururum ki, kıyâmete kadar onu söylerler. Sonra yer sâkin oldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken, bir dahâ yer sallanmadı; sâkin oldu, hazret-i Ömere boyun eğdi. Nitekim, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma boyun eğip, Kârûnu yutdu. Rüzgârın müsahhar olması [itâ’at etmesi] ise o hutbede, yâ Sâriye-el cebel [yâ Sâriye dağa] buyurdukları zemândadır. Bu sesi Nehâvendde Sâriye “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin işitmesine vâsıl oldu. Kıssa-i sâbıkada beyân olunmuşdur. Yel [rüzgâr], Süleymân Peygamber “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh” hazretlerine de itâ’at etmiş idi. Ateşin müsahhar olması [itâ’at etmesi] şu şeklde oldu. Yemen yolu üzerinde bir kuyu var idi. Ona Câh-ı Aden derlerdi. Ateş ile dolu idi. Her kim o kuyu üzerinden geçse yanardı. Bu haberi emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ aleyh” götürdüler. Devlet ve se’âdetle kalkıp, o kuyunun başına vardı. Kamçısı ile kuyunun üzerine vurdu. Buyurdu ki, Ömerin kamçısından korkmaz mısın ki, ümmet-i Muhammedi yakarsın. O ateş, o kuyuya girip, gayb oldu. Kıyâmete kadar o ateş bir dahâ ortaya çıkmaz. Ulemâdan ba’zıları demişler ki, o ateş (Eshâb-ı Eyke)ye indirilen ateşden kalmışdır. [Eshâb-ül Eyke; Şuayb aleyhisselâmın kâfir kavmidir.]

Yetmişbeşinci Menâkıb: Bir gün Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi. Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu; Sübhânallah! Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu oğlan sana benzer. O kişi dedi ki: Yâ emîr-el mü’minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi. Bana dedi, beni bu hâlde koyup, gider misin. Ben dedim ki, karnında olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim. Sonra seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki, bu ateş nedir? Dediler bu ateş senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz. Dedim, Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında oynar. Bir ses işitdim ki, bana, bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu. Ben dedim, ne olaydı, anası da diri olaydı. Hâtıfdaki ses dedi ki, eğer anasını da bize ısmarlamış olaydın, bu şeklde onu da geri verirdik.

Yetmişaltıncı Menâkıb: Bundan evvel anlatılmışdı. Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bekçi yerine, şehri kendi dolanırdı. Nerede bir noksanlık görür ise, onu tedârik ederdi. Bu kadar ihtiyât ile dâimâ ağlar idi. Derler idi, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu kadar korku ve ağlamak neden dolayıdır. Buyurdu ki, eğer bir koyun veyâ bir keçi Fırat kenârında gezer. Onun hastalığına ilâc yapmazlar ise, korkarım ki, kıyâmetde onu benden süâl ederler. O bu kadar takvâ ve vera’ sâhibi idi. Abdüllah bin Amr bin Âs “radıyallahü teâlâ anh” der ki, hazret-i Ömerin vefâtından sonra, ben dâimâ düâ ederdim ki, yâ Rabbel âlemîn! Ömer hazretlerini rü’yâda bana göster. Oniki aydan sonra düâm kabûl olup, rü’yâmda gördüm. Gusl edip, peştemâlini tutunmuş şeklde gördüm. Dedim, yâ emîr-el mü’minîn! Allahü teâlânın huzûrunda yerini nasıl buldun. Buyurdu ki, yâ Abdüllah! Sizden ayrılalı ne kadar zemân oldu. Dedim: Oniki ay. Buyurdu: Şimdiye kadar muhâsebede idim. İşlerimden helâk olmak korkusu var idi. Eğer, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmeti gazabını aşmasa idi, çâresiz kalır, mahv olurdum. Şimdi ben ve sen bilelim ki, defterleri günâh ile siyâh etmişiz. Ben ve sen tâ’at ve hasenâtı rüzgâra vermişiz. Ben ve sen yüz suyunu Allahü teâlâ ve Resûlü önünde yere dökmüşüz. [Huzûrunda edebsizlik etmişiz.] Ben ve sen dünyâ malına mağrûr ve meşgûl olup, âhıret hâzırlığı yapmamışız. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hâli böyle olan yerde ki, dünyâda geçinecek mikdârdan fazla eşyâ tutmazdı, yâ biz âsî ve şer kulların ve âhıreti dünyâya veren hasîslerin, belki âhıreti bir başkasının dünyâsına veren düşük kimselerin hâli ne olur.

Yetmişyedinci Menâkıb:
Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ebû Mûsâ-el eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini Pars vilâyetine vâlî ta’yîn edip, göndermişdi. Bir müddet sonra bir mektûb yazıp, gönderdi. Mektûbda: Bilmelisin ki, idârecilerin en iyisi o kimsedir ki, halkı onun sebebi ile iyidir. Kötü bahtlılar onun ile kötü bahtlıdır. Ve zinhâr yâ Ebû Mûsâ, elini açık tutup, isrâf edici olma ki, o vakt âmillerin de öyle ederler. Senin misâlin o hayvan gibidir ki, otu çok yir. Onun semîz olması, boğazlanmasına sebeb olur. Bir vakt hazret-i Ömer ve Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anhümâ” oturmuşlar idi. Hazret-i Ömer buyurdu ki: Yâ Huzeyfe! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri münâfıkların sırrını sana söylemişdir. Bende nifâk eserinden ne görürsün. Huzeyfe dedi ki: Allahü teâlâ muhâfaza etsin. Sen bunu nasıl söylüyorsun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, sende nifâk ile alâkalı birşey işitmedim. [Ya’nî sende münâfıklık alâmeti yokdur.] Bir vaktde de oturmuşdu. Vera’ sözünü söylerdi. Sonra buyurdu; harâma ve şübheliye düşerim korkusu ile yetmiş halâlden el çekdim. (Kimyâ-i se’âdet)de de nakl edilmişdir ki, emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yedi veyâ dokuz lokmadan fazla yimezdi.

Yetmişsekizinci Menâkıb:
Ebû İshak Gülâbâdî (Te’arrüf) kitâbında demişdir ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Üveys-i Karnînin “rahmetullahi aleyh” sıfatını Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmişdi. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” söylemişdi, Üveysi görmemişdi. Fekat, Üveysi çok senâ ederdi. Ömere “radıyallahü teâlâ anh” Üveys hakkında vasıyyet eyledi. Hilâfet sırası hazret-i Ömere geldi. Arefe gününde halkı Arafatda toplanmış buldu. Minber üzerine çıkdı. Seslendi: Her kim Irâklı ise ayağa kalksın. Bir mikdâr halk ayağa kalkdılar. Her kim Yemenli ise, ayrı tarafda otursun. Bir kişi kalkdı. Emîr-ül mü’minîn o kişiden süâl buyurdu ki; Neredensin. O dedi, Karndanım. Buyurdu, Üveys-i Karnîyi bilir misin. Bilirim, onu niçin soruyorsunuz. Hâlbuki, içimizde ondan dîvâne ve fakîr yokdur. Emîr-ül mü’minîn bunu işitdi ve buyurdu ki, onu o sebebden isterim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim, buyurdu ki: Kıyâmet günü Râbi’a ve Mudar kabîlelerinin koyunlarının yünü adedince, Onun şefâ’atiyle benim ümmetimden Cennete girseler gerekdir. Bu iki kabîle Arabistânda büyük kabîlelerdir. Koyunları çokdur.

Herem bin Hayyândan “rahmetullahi aleyh” bunu işitdim: Kûfeye varıp, onu taleb etdim [aradım]. Tâ Fırat kenârında buldum, abdest alıp, kaftanını yıkardı. Selâm verdim. Selâmımı alıp, bana bakdı. İstedim ki, elini tutayım. Dedim: Allahü teâlâ sana rahmet etsin, seni afv etsin, nasılsın. Bana onun muhabbetinden ve onun hâlinin zaîfliğine acımamdan, bir ağlamak geldi. O da ağladı. Dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Sen nasılsın, yâ benim kardeşim. Sana benim tarafıma kim yol gösterdi. Ben sordum: Benim adımı ve babamın adını nasıl bildin, görmemiş iken, nasıl tanıdın. (O alîm ve habîr ki, hiçbir şey onun ilminden dışarı değildir), bana haber verdi. Benim rûhum senin rûhunu tanıdı. Mü’minlerin rûhu birbirlerini görmemiş olsalar bile, birbirleri ile âşinâ olurlar. Dedim, bana Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden bir haber ver, yâdigâr olsun. Dedi: Benim cânım ve bedenim Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” fedâ olsun. Ben Onu görmemişim ve Onun hadîsini gayriden işitmişim. Hadîs rivâyetinin yolunu kendimin üzerine kurulmasını istemem. Muhaddis ve müftî olmağı ve meşhûr olmağı istemem [sevmem]. Benim bir meşgûliyyetim vardır ki, ondan gayri ile meşgûl olmam. Dedim; bana bir âyet oku. Tâ senden işiteyim. Bana düâ ve vasıyyet et. Tâ onunla amel edeyim ki, seni Allah için çok severim. Benim elimi tutdu. Fırat kenârına götürdü. Dedi; (E’ûzü billâhi mineşşeytânirracîm) ve ağlayıp, sözlerin en doğrusu Allahü teâlânın sözüdür. Sonra Dühân sûresi 38.ci âyetinden 42.ci âyetine kadar okudu. (Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri abes olarak, bâtıl olarak yaratmadık. Bu ikisini hak olarak yaratdık. Fekat çokları bunu bilmezler. Doğrusu hükm günü hepsinin bir arada bulunacağı gündür. O gün dostun dosta hiçbir fâidesi olmaz. Yardım da görmezler. Yalnız Allahü teâlânın merhamet etdiği kimseler bunların dışındadır. O şübhesiz güçlüdür, merhametlidir.) Sonra bir bağırdı ki, aklı başından gitdi ve dedi, yâ Hayyân oğlu! Baban Hayyân öldü. Sen dahî yakındır ki ölürsün! Yâ Cennete gidersin veyâ Cehenneme! Baban hazret-i Âdem aleyhisselâm öldü ve Nûh aleyhisselâm öldü. İbrâhîm Halîlullah öldü. Mûsâ kelîmullah öldü. Dâvüd halîfe-i hüdâ öldü. [Hazret-i Îsâ ölmedi.] Hazret-i Muhammed Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm” öldü. Resûlullahın halîfesi Ebû Bekr öldü. Birâderim hazret-i Ömer de öldü. Ben Ömer henüz ölmedi, dedim. Hak Sübhânehü ve teâlâ bana Ömerin öldüğünü haber verdi. Ben ve sen de öleceğiz, dedi. Salevât getirip, kısa bir düâ yapdı. Dedi ki, benim sana vasıyyetim odur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kelâm-ı azîmüşşânını ve ehl-i sâlih tarîkını [sâlih kişilerin yolunu] önünde tutasın, ölümü anmakdan bir sâat gâfil olmıyasın. Kendi kavmine varıp, onlara nasîhat edesin. Onları nasîhatsız bırakmayasın. Cemâ’atden bir adım ayrılmayasın ki, bilmeden dinden çıkar ve Cehenneme düşersin. Sonra bir çok düâlar etdi ve dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Bundan böyle ne ben seni görürüm. Ve ne sen beni görürsün. Beni düâ ile yâd et. Tâ ki, ben de seni düâ ile yâd edeyim. Sen bir tarafa git. Ben de bir başka tarafa gideyim. İstedim ki, bir sâat onunla gideyim. İstemedi ve ağladı, beni de ağlatdı. Ardınca bakdım. Sonra bir mahalleye girdi. Bir dahâ ondan haber alamadım. Ömrümün sonuna kadar hazret-i Ömerin rûhuna hayr düâ ederdim ki, bana onun tarafına yol gösterdi. Eğer onun irşâdı olmasaydı, ben Üveysi bulup, feyz alamazdım.

Yetmişdokuzuncu Menâkıb:
Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir câriyesi var idi. Adı Zâide idi. Bir gün koşarak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına geldi ve dedi ki: Yâ Nebiyyallah! Ben Ömerin evinde idim. Hamur yapıp, ekmek pişirmek istedim. Odun yok idi. Vardım hurmalığa odun getirmeğe. Odunu topladım. Bağladım. Getirmeğe kâdir olamadım. Bir at ayağı sesi işitdim. O hurmalıkda hiç atlı görmemişdim. Bakdım, güzel yüzlü bir atlı gördüm. Yeşil kaftanlar giymiş. Bana dedi, yâ Zâide! Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” nasıldır. Ben dedim, pek iyidir. Cennet ile müjde verir. Cehennem ile korku verir. Dedi, yâ Zâide! Git, hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna, ona benden selâm söyle. Söyle ki, Cennet Rıdvânı sana selâm eder. Ve der ki, hiç kimse senin Peygamberliğine ve Resûllüğüne benim kadar sevinen ve hurrem olan kimse olmadı. Zîrâ ki hiçbir Peygamber ümmeti, onun ümmeti kadar Cennete girmek istemez. Senin ümmetin kıyâmet günü üç bölük olsa gerekdir. Zâlimler, muktesıdlar ve sâbıklar. Allahü teâlâ sâbıkları hesâba çekmez. Hesâbsız Cennete gönderir. Muktesıdların hesâbı kolay olur. Yine Cennete gönderir. Zâlimleri Senin şefâ’atin ile sana bağışlar. Ümîd ederim ki, senin ümmetinden kimse kıyâmetde, zâyi’ olmaz. Bu üç gürûh, senin bereketin ile Cennete girerler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek başını secdeye koydu ve buyurdu ki, Elhamdülillah ki, beni dünyâdan âhırete iletmeden, Rıdvânın dili üzerinden, benim ümmetimin afv olacağını bana müjde verdi. Zâide dedi ki; yâ Resûlallah! Bundan acâibini söyliyeyim! Ben odunu bağlamışdım. Ağır idi. Götürmeğe kâdir olamadım. Bana dedi, odunu götüremiyor musun. Dedim, evet, götüremiyorum. Elindeki kamçısı ile bir büyük taşa işâret etdi ve yâ taş kalk. Bu odunu Ömer bin Hattâbın evine götür ve sen geri gel, dedi. O sâat o taşı gördüm. Yerinden kalkarak, koşarak geldi. O odunu yerinden kaldırıp gitdi. Ömerin kapısına koymuş, geri geldiğini gördüm. Geldi, yerinde karâr eyledi. Sonra o atlıyı görmedim. Ey kardeşim! Eğer, Ömerin “radıyallahü anh” fazîletlerini bilmek istersen, onun hizmetçisinin hâline bak! Hizmetçisinin fazîleti böyle olur ise, kendinin fazîletini kıyâs eyle “radıyallahü teâlâ anh”.

Sekseninci Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilîn)de nakl edilmişdir. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Şâmdan kablar içinde zeytin getirmişler idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onu taksim ederdi. Oğlu önünde otururdu. Boş olan kaplara elini sürerdi. Eli yağlı olurdu. O yağlı elini saçına sürerdi. Ömer hazretleri bakdı. Dedi ki, ey oğul! Saçını yağlı görürüm. Oğlu dedi: Evet, elim zeytinlerin kabından, saçlarım da elimden yağlandı. Çabuk oğlunun elinden tutup, hamâma götürdü. Saçlarını yıkatdı. Buyurdu ki: Oğlum! Bu iş babanın azâb görmesinden kolaydır.

Yine (Tenbîh-ül gâfilîn)de bildirilmişdir. Bir gün bir kişi Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûruna hanımından şikâyet etmeğe gitdi. Se’âdethânelerinin [evinin] kapısına vardı. İçeriden bir münâkaşa sesi geliyordu. O kişi der ki, kulağımla işitdim ki, harem-i muhteremleri [muhterem hanımları] Ümm-i Gülsüm ona çok sözler söyler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona aslâ karşılık vermez. Susar ve dinler. O kişi kendi kendine dedi ki, ben isterim ki kendi hanımımdan hazret-i Ömere şikâyet edeyim. Şimdi o benden de çok elemde ve cefâdadır. Evine gitmek üzere geri dönmüş idi. Hazret-i Ömer dışarı çıkdı, o kişiyi gördü ki, gidiyor. Ona dedi ki, ne iş için gelmişdin. O kişi, Yâ Emîr-el mü’minîn! Hanımımdan sana şikâyet etmeğe gelmişdim. Sizin harem-i şerîfinizde olan nesneyi işitince geri döndüm, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, (Ben onu, üzerimde olan şu haklardan dolayı afv ederim. Birincisi, benim ile Cehennem arasında perdedir. Nefsim onun ile harâmdan sâkin olur. İkincisi, evden dışarı giderim, evimin bekçisi olur. Üçüncüsü, kassârımdır, esvâbımı yıkar. Dördüncüsü, çocuklarımın bakıcısıdır. Beşincisi, ekmeğimi yapar, yemeğimi pişirir. Onun bu hakları onu azarlamama mâni’dir.) O merd de dedi ki, doğru söyliyen kişiyi ve doğru giden kişiyi Allahü teâlâ sever. Benim hanımımın da bu hakları var. Onu rızâm ile afv etdim.

Seksenbirinci Menâkıb: (Mesâbîh)den havz ve şefâ’at bâbının hasen hadîs-i şerîflerinde Enes “radıyallahü teâlâ anh” nakl etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlâ bana ümmetimden dörtyüzbin kimseyi Cennete koyacağını va’d etdi.) Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bize ziyâde et yâ Resûlallah, dedi. Buyurdu: İki elini avuç yapıp, bunun kadar, buyurdu. Yine Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bize ziyâde et, yâ Resûlallah! Yine öyle buyurdu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bizim hepimizi Allahü teâlâ Cennete koymağı irâde etse idi, bir avuçda koyardı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer doğru söyledi) buyurdular.

 

 
< Önceki   Sonraki >