Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 6
Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 6 PDF Yazdır E-posta

Elliyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkında çeşidli kitâblarda bildirilen haberleri açıklamakdadır. A’meş, ImageSüfyândan ve Abdüllahdan “radıyallahü teâlâ anhüm” rivâyet etmişdir. Dediler ki, vallahi Ömerin amelini terâzînin bir kefesine koysalar, diğer insanların amellerini de terâzînin diğer kefesine koysalar, Ömerin amelinin ağır geleceğini zan ederiz. Hakîm ârif Zeynüddîn Alî bin Tâhir kendi tasnîf etdiği kitâbda demişdir ki: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, münâfık o kimsedir ki, dünyâ onun ümîdi olur. Hatâ ve günâh onun ameli olur. Çok yemîn onun san’atı olur. Âhıret işlerinde câhil, dünyâ işlerinde zekî olur.

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şefkatı ve rahmeti, mahlûkât üzerine o mertebede idi ki, Ebûlleys-i Semerkandî (Tenbîh-ül gâfilîn)de yazmışdır: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” bir yaşlı zimmî gördü ki, kapılarda gezip, kapılarda dilenir. Ömer hazretleri buyurdu ki, ey pîr! Benim sana insâf etmemi istiyorlar. Gençlik vaktinde senden cizye aldım. Lâyık olan odur ki, bugün seni afv etmeliyim. Afv edip, her gün kendinin ve ıyâlinin [çoluk-çocuğunun] yiyeceğini beyt-ül-mâldan versinler, buyurdu.

Ellisekizinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alîyül-mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh”, oturmuş, sohbet ediyordu. Söz arasında bir kimse, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini medh etmeğe başladı. Hazret-i Alî buyurdu ki, hangi Ömer? Allahü tebâreke ve teâlâ Enbiyâ aleyhissalâtü vesselâmdan sonra, Ömere benzer kul halk etmemiş ve hiçbir babanın ve ananın Ömer gibi oğlu olmamışdır. O Ömerdir ki, âlimdir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dîninin sınırlarını bilir. Allahü teâlâ islâmı azîz etdi, onunla adâlet etdi. Böylece kendisi emîn oldu. İslâmiyyeti bilen fakîhdir. Kendisinden sonra gelen halîfeleri zor duruma düşürdü. Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, islâm dîninde güzel âdetler bırakdı. İslâmda ilk kâdî ta’yîn etdi. Şüreyhi kâdî ta’yîn etdi. Postayı ilk kuran odur. Beyt-ül-mâl binâsı yapdırdı. Zekât ve başka malları buraya koyardı. Zindanı ilk binâ eden odur. Hudûdullahı icrâ etmek için, cellâdı o ta’yîn etdi. Mescid ve câmi’leri şehrlerde o tertîb etdi. Serhadları [sınırları] o vaz’ etdi. Müezzin ve gayrîleri gibi tatavvu’ [hayrlı] iş işliyenlere ücret verirdi. Îrân toprağı üzerine harâcı o ta’yîn etdi. Cemâ’at ile, Ramezân ayında terâvîh nemâzını âşikâre kıldı. Resûlullah terâvîh nemâzı kılardı, fekat âşikâr etmezdi. Allahü teâlânın terâvîh nemâzını ümmeti üzerine farz edeceğinden ve onların meşakkat çekeceğinden çekinirdi. Hazret-i Ömerde “radıyallahü teâlâ anh” bu mertebe yükseklik var idi ki, adâletin, heybetin, siyâsetin, gayretinin sesi ufuklara yayılmış iken, bir zerre kibr ve ucb kendi nefsinde yokdu. Kendini cümleden aşağı görürdü. Kendi eli ile yapdığı işleri kimse gücü yetip, yapamadı. Kesb ederdi [çalışır idi]. Der idi ki, ey müslimânlar, kesb edin [çalışın], başkaları üzerine yük olmayın. Pazarda, çoluk-çocuğumun nafakasını te’mîn etmek için çalışırken öldüğüm yer, bana en sevimli yerdir. Elinizi kesbden kaldırıp da [çalışmayı bırakıp da] Allahü teâlâ rızkımı verir demeyiniz. Allahü teâlâ gökden altın ve gümüş göndermez. Âdet-i kerîmesini değişdirmez. Cümle mubâhları gözler önüne sermişdir. Vera’ ve takvâsı o mertebede idi ki, sadaka südünden bir içim hazret-i Ömere süt verdiler. İçdi. Sonra anladı ki, buna lâyık değil idi. Parmağını boğazına sokdu. O südü kay etdi. O kadar zorluk ve mihnet çekdi ki, mubârek rûhu bedeninden ayrılıyor, diye korkdular. Sonra, yâ Rabbî damarlarımda kalıp da çıkaramadıklarımdan sana sığınırım, buyurdu.

(Kimyâ-i se’âdet)de, hüccet-ül islâm imâm-ı Muhammed Gazâlî “rahimehullahü teâlâ” nakl buyurmuşlar: Bir vakt, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin harem-i şerîflerine, ganîmetden misk getirmişlerdi. Kendi ehline [hanımına] buyurdu ki, bu miski satıp, dervişlere sarf edelim. Bir gün se’âdethânesine girdi. Hâtununun sandığından misk kokusu duydu. Buyurdu ki, bu ne kokusudur. Hâtunu dedi ki, miski satarken elime kokusu sindi. Sandığa dokundum. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o sandığı alıp toprağa o kadar sürdü ki, aslâ kokusu kalmadı. Sonra hanımına verdi. Bu kadara müsâmaha gösterilebilirdi. Lâkin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bundan murâdı şu idi ki, küçük zararlara göz yumarak, büyük zarara yakalanmayalar. Veyâ harâm korkusundan bir halâli terk etmiş olup, müttekîler sevâbını bulmak için yapılmış olur. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının 607.ci sahîfesine bakınız!]

Ellidokuzuncu Menâkıb: Tefsîrde gelmişdir. Hazret-i Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” minber üzerinde buyurdu ki, hanımların mehrinde ifrât etmeyiniz [ya’nî fazla mehr ta’yîn etmeyiniz]! Eğer bu dünyâda ikrâm olsa idi veyâ Allahü tebâreke ve teâlâ katında harâmdan sakınmak olsa idi, ona uyacak kimse, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri olurdu. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hiçbir hâtununa ve kerîmelerinden birine oniki buçuk vakıyye gümüşden ziyâde mehr kesmedi ki, her vakıyyesi kırk dirhemdir. Temâmı beşyüz dirhem olur. Bu sözü söyledikleri vakt, söz sâhibi olan bir hâtun, ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Allahü teâlâ bize kırba dolusu mehr verir. [Kırba: Saka tulumu demekdir.] Meâl-i şerîfi, (Sizden biriniz, hanımını fuhşdan başka bir sebeble boşayıp, başka bir hanım aldığında, önceki hanıma mehr olarak verdiği çok fazla mikdârdaki malı geri almasın) olan Nisâ sûresi 19.cu âyet-i kerîmesinde, kadınlara çok ihsân, çok mal verileceği beyân buyurulmakdadır. Hâlbuki Hattâb oğlu geri almak ister; dedi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dinde ve emânında büyüklüğünden ve insâfından, bu sözü işitdi. Anladı ki, o kadının söylediği söz, doğrudur. Hak sözü kabûl edip ve insâf edip, buyurdu ki, (Bütün insanlar Ömerden iyi bilir. Bu kadın doğru söyledi. Ömer hatâ etdi.)

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gün buyurdu ki, ey kadınlar, başınızı kaldırın. Kendi hâllerinize bakın. Hakîkatde yol âşikâre oldu. [gidilecek yol bellidir.] Zinhâr halk üzerine yük olmayınız. Ya’nî kesb ediniz. Kimseye muhtâc olmayınız. [Dînimize uygun şeklde kesb ediniz.] Yine Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, her kim ki, dinde fakîh değildir, bizim pazârımızda alış-veriş etmesin. Çünki, fâize düşüp, sıkıntı çeker. [Ya’nî, alış-veriş ilmini bilmiyen, alış-veriş yapmasın!]

Altmışıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe oldukları vakt, Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh” serasker, ya’nî başkomutan idi. Onu azl edip, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini onun yerine serasker ta’yîn etdi. Bir zemân sonra, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfede bir serây binâ etmek arzû etdi. Serây yapacağı yerin bir tarafı bir mecûsînin evine bitişik idi. Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, mecûsîyi çağırıp, dedi ki, o evi bana sat. Sa’d çok para verdiği hâlde, mecûsî satmadı. Hâzır olanlar, dediler ki, bu mecûsiye bu kadar ricâ etmeğe ne lüzûm vardır. Sen o evi al ve behâsını da ver. Mecûsî de bunu işitip, korkdu ki, Sa’d böyle yapacak. Evine varıp, hanımına dedi ki, ne tedbîr alalım. Hanımı dedi ki, onların bir emîrleri var ki, ona emîr-ül mü’minîn Ömer derler. Kalk onun yanına varıp, Sa’dı şikâyet et. O emr buyurur, Sa’d elini senden çeker. Mecûsî de kalkıp, Medîne-i Münevvereye vardı. Sordu ki, Emîr-ül mü’minîn serâyı nerededir. Dediler serâyı yokdur. Kendisi dışarıya, sahrâya çıkmışdır. O mecûsî sâir emîrler gibi şehr hâricine avlanmaya gitmişdir zan etdi. Şehr hâricine çıkıp, etrâfı gözetip, hangi tarafından haşmetle ve hizmetkârları ile gelecek diye bakdı. Hiçbir tarafdan bir toz eseri dahî kalkıp görülmedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını başının altına koyup, toprak üzerinde uyumuş idi. O mecûsî onu gördü. Lâkin onun Emîr-ül mü’minîn olduğunu bilmiyordu. Uyandırdı ve dedi ki, Emîr-ül mü’minîn hangi tarafa gitmişdir. Hazret-i Ömer buyurdu: Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne istersin. Mecûsî dedi ki, Sa’ddan ona şikâyete geldim. O evimi kasden ve cebren elimden almak ister. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oradan kalkıp, se’âdethânelerine geldiler. Hizmetciye buyurdular ki, bir parça kâğıd getir, Sa’da bir nâme yazacağım. Hizmetçi aradı, kâğıd bulamadı. Buyurdular ki, bir parça deri de olursa, getir. Hizmetçi bulamadı. Buyurdular, bir parça kemik, getir. Bir koyun küreği bulup, getirdi. Üzerine (Bismillâhirrahmânirrahîm. Yâ Sa’d! Bu nâme sana erişdiği zemân hasmını hoşnûd et. Veyâ kalkıp huzûruma gel!) diye yazdı. O kürek kemiğini mecûsîye verdi. Mecûsî onu alıp, evine geldi. Hanımı dedi ki, ne yapdın. Dedi ki, hayret ki, bu uzun yolu gitdim. Bu kadar meşakkat ile; elime yazılmış bir parça kemik verdiler. Hanımı dedi ki, mâdem ki getirdin, Sa’da onu götür arz et. Bakalım ne söyler. Mecûsî de kalkıp, Sa’dın serâyı kapısına gitdi. Sa’d hazretleri nemâzını kılıp, serây kapısında oturmuşdu. Halk, karşısına saf bağlayıp oturmuşlar idi. Mecûsî kürek kemiğini Sa’dın karşısında tutup, durdu. Sa’dın gözü onu gördükde, Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yazısı olduğunu anlayıp, çehresi değişdi. Dedi ki, her ne ister isen bana söyle. Beni Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûruna çıkarma ki, ben Ömerin siyâsetine tâkat getiremem. Hemen o mecûsî, aklı başından gidip, düşdü. Bir zemân sonra ayıldı. Dedi ki, yâ Sa’d! Bana islâmı arz eyle, deyip, müslimân oldu. Evini ona, hüsn-i rızâsı ile bağışladı. O mecûsîye dediler ki, ne sebeble müslimân oldun. Dedi, bunların emîrlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüş. Ve ayağında iç donu yok. Kamçısını başı altına koyup, toprak üzerinde uyumuş, derviş sûretinde. O şeklde ki, onu gördüm. O kadar siyâset ve heybet ki, halkın gönüllerinde yerleşmiş olduğunu gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu dinde böyle bir emîr olsun, bu din mutlaka hak dindir. Anlamalıdır ki, adâlet ne mubârek nesnedir.

Altmışbirinci Menâkıb: Bir gün Ömer “radıyallahü anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin arkasında nemâz kılıyordu. Resûl aleyhisselâm sûre-i Vennaziat okuyordu. Meâl-i şerîfi (Fir’avn kavmine, ben sizin ulu tanrınızım dedi) olan âyet-i kerîmeyi okuduğunda, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gayret damarı harekete gelip, mubârek bedeninde tüyleri elbisesinden dışarı çıkıp, (Eğer ben orada hâzır olaydım, boynunu vururdum) dedi. Nemâz edâ edildikden sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Yâ Ömer, nemâzda konuşdun. Nemâzını kazâ et). Hemen Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın emrini erişdirip, buyurdu ki, (Yâ Muhammed! Ömere nemâzı kazâ et diye söyleme! Biz o nemâzı kabûl etdik. O nemâzı cümle ümmetin nemâzına berâber etdik ki, biz çok gayretli, sevdiğini kayırıcı kimseleri severiz.)

Altmışikinci Menâkıb:
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir bayram günü, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine geldi. Mescide vardılar. Sonra yola çıkdılar. Medîne-i Münevverenin çocukları Server-i kâinâta yapışıp, bayramlık istediler. Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Ömer! Beni bunlardan satın al [kurtar]. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri de gidip, bir parça et ve bir mikdâr hurma ve meyve getirip, çocuklara verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Ömer! Sen beni Mâlik bin Za’rin, Yûsüf aleyhisselâmı aldığından dahâ ucuza aldın. Mâlik, Yûsüfu birkaç dirheme aldı. Sen beni meyveye ve ete aldın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Yâ Resûlallah! Her ne kadar Yûsüf aleyhisselâmdan ucuz aldım ise de, ondan güzel ve şirinsin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir merd idi ki, onun gölgesinden iblîs kaçardı. Mısrdaki Nil nehri kurumuş iken, onun mektûbu ile akdı. Onun kamçısı ile zelzele durdu. Heybetinden ve onun sesini Medîne-i Münevverede hutbe okurken, Irâkdan işitdiler. Allahü tebâreke ve teâlâ onun rey’ine uygun âyet-i kerîme gönderdi. Rıdvân [Cennet meleği] onun evine odun iletdi. Mikâîl aleyhisselâm onun kokusunu alırdı. İslâm onunla kuvvetlendi. Müslimân olduğu gün, Allahü teâlâ indinde makbûl olduğu için, Cebrâîl aleyhisselâm onunla oturmuş idi. Aslan onun yasdığının bekçiliğini yapardı. Onun yükünü çekmekden yer ve gök âciz kalırdı.

Altmışüçüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle otururlardı. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri meclis-i şerîfinde hâzır oldu. Hazret-i Server-i âlem buyurdu ki, (Yâ Ömer, bana ilâhî emr gelmişdir ki, adâlet nûrunu, Ömer bin Hattâba ver. Şimdi sana verdim. Cihânda adâlet etmek senin nasîbindir.) Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bu dünyâdan göç etmek vakti yaklaşdı. Bir vasıyyetnâme yazdı. Halîfe olacak şahsın nâmını yazdı. Yerini açık koydu ki, kimse incinmesin. Abbâs bin Abdülmuttalib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri işitdi ki, halîfenin adının yeri açık kalmışdır. Ebû Bekrden sonra ihtilâf vâki’ olur diye, varıp, vasıyyetnâmeyi istedi. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ismini o açık yere yazdı. Sonra Sıddîk-ı ekberin aklı başına geldi. Abbâs hazretlerine dedi ki: Vasıyyetnâmeyi getir. O da getirdi. Aldı, bakdı. Buyurdu ki, o açık yeri göreyim. Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu ki: Ben küstâhlık etdim; yâ halîfe-i Resûlallah! Ömer adını açık yere yazdım. Sıddîk hazretleri şâd olup, buyurdu ki, Elhamdülillah, benim de murâdım, bu idi. Eshâbdan ba’zıları gelip, dediler ki, niçin böyle etdin. Ömer bin Hattâb sert tabî’atlı kimsedir. Allahü tebâreke ve teâlâ huzûrunda, Ömeri müslimânlar üzerine getirdiğinden dolayı, ne huccet getirirsin. Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Beni kaldırın, oturtun. Oturup, buyurdu ki, eğer Hak Sübhânehü ve teâlâ, benden niçin Ömeri halîfe etdin diye süâl buyurursa, ben cevâb veririm ki, yâ ilâhelâlemîn. O gün yeryüzünde, Ömerden âdil kimse bulamadım. O sebebden Ömeri halîfe ta’yîn etdim. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfet makâmına oturdu. Etrâfdan insanlar gelip, sorarlardı emîr kimdir diye. Kurt koyun ile berâber su içip, dolaşır, hiç ziyân etmez. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kadar âdil davrandı, adâlet gösterdi ki, müslimânlar maksadlarına kavuşdular. Dul kadınlara suyu kendi çekerdi. Ve unu kendi satın alırdı ve kendi götürürdü. Hammallara yardım ederdi. Der idi ki, bir mikdâr yol ben götüreyim ve bir mikdâr sen götür. Köle ve câriye su çekmekden veyâ un öğütmekden âciz kalmış ise, yardım ederdi. Geceleri Abdürrahmân bin Avf ile berâber şehri dolaşıp, bekçilik ederdi. “Radıyallahü teâlâ anhümâ”.

Altmışdördüncü Menâkıb:
Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” der ki, ben hazret-i Ömerden acâiblikler gördüm. Dediler, ne gördün. Buyurdu ki, hayâtda olsa, ben söylemeğe kâdir olmazdım. Birisi odur ki, her gece ikimiz şehri dolanırdık. Bir mahalle varırdık. Ömer bana der idi ki, sen burada dur. Ben de muhâlefete kâdir olamayıp, dururdum. Varıp, bir zemândan sonra, gelirdi. Süâl etmeğe de cür’et edemezdim. Vefâtlarından sonra bir gece o mahalleye varıp, bir ev içine girdim. Bir ihtiyâr kadın gördüm. Kendi kendine acabâ ne oldu ki, Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ben dedim, ey hâtun! Ömer dünyâdan göçdü. Kadın bunu işitince, bir âh çekip, bayıldı. Sonra aklı geri geldi. Dedi ki; ey Allahım! Bana yardımda bulunan Ömeri afv et. Ona dedim ki, ne yardım ederdi. Gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dışarı atardı. Kirlenmiş elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecekden ne nesne gerek ise, getirirdi. Dedim, ey hâtun! Ben de Ömerin yâriyim. Eğer o gitdi ise ben sağım. Ben Ömerin yapdığı işleri yapayım. Beni çağırıp, dedi ki, Ömerin yerini kim tutabilir. Eğer Ömerin yâri isen, bana düâ eyle, yardım et. Hemen başını yukarı tutup, dedi ki, yâ ilâhel âlemîn! Ben o hastalığı Ömerin yardımı ile çekerdim. Ömer gitdi. Benim rûhumu kabz eyle ki, ben Ömersiz ömr istemem. Bunu dedi, o sâat düâsı makbûl olup, dünyâdan göç etdi. Ben ağladım. Techîz ve tekfînini yapıp, defn eyledim.

Altmışbeşinci Menâkıb: Yine Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu. Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş. Ben dedim ki, ey emîr-el mü’minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim. Buyurdu ki, eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür. Dedim, senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yolu üzerine yürüyorsun. Buyurdu ki, ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım. [Ya’nî zararsız olarak kurtulur isem, Resûlullahın dostu olurum.] Dünyâdan göç etmezden evvel böyle buyururlar idi.

Oğulları Abdüllah “radıyallahü teâlâ anhümâ” babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rü’yâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki, ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar. Orada Abdüllah hazretleri buyurdu. Dün gece babamı rü’yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine babamı rü’yâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş. Dedim, ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi. Dedi, ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim. Dedim. Ey baba nasıl muhâsebe [hesâb] olundun. Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi’ etdin. Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun. Dedi ki, ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy. O mektûb şu idi. Bir gün Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi. Buraya gelin. Onlar dediler, biz selâm verdik. Babam dedi, işitmedim. Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki, iki kaftan getir. Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki, bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”, babalarının huzûrlarına vardılar. Dediler ki, Emîr-ül mü’minîn Ömer bize hil’at verdi [elbise verdi]. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” çok memnûn oldu.

Nükte: Her kim babalarının gönlünü almak isterse, evlâdına iyilik eyleye ki, babalarının gönlünün meyvesi, evlâddır. Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, geri Emîr-ül mü’minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.) Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” geldiler, haber verdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi? Dediler, evet. Hazret-i Ömer oğluna dedi ki, yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin “radıyallahü teâlâ anhümâ” babaları Alîden “radıyallahü anh” işitdikleri ve onun Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz. Üçünün de şehâdetlerini yazdılar. Sonra, oğluna: Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zarûret mahallinde [zor durumda kalınca] imdâdıma yetişsin, buyurdu.

Altmışaltıncı Menâkıb: Bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Medîne-i münevverede gidiyordu. Bir ihtiyâr kadın yol kenârında durmuş idi. Bir başka kadın ona dedi ki, içeri gir, emîr-ül mü’minîn Ömer gidiyor. Acûze (ihtiyâr) kadın, başını dışarı çıkarıp dedi ki, kimdir, emîr-ül mü’minîn. Bir merd idi ki, ona dün Ömer derler idi. Bu gün emîr-ül mü’minîn mi oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o sözü işitdi. Geri döndü, dedi ki, Ömeri Ömere gösteren o kadın kimdir. Ömerin kendini tanımasına, anlamasına sebeb oldu. Ondan sonra hergün o acûzenin [ihtiyâr kadının] kapısına gelirdi ve derdi ki, atılacak çöpün var ise atayım, hizmetin var ise göreyim. Destin boş ise ver, su getireyim. Zîrâ Ömeri senden gayri kimse tanımadı.

Altmışyedinci Menâkıb
: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece Medîne-i münevverede geziyordu. Bir kadın evi içinde kızına dedi ki, kızım bir mikdâr su getir, südün içine kat. Kızı dedi ki, Emîr-ül mü’minîn nidâ etdirmedi mi bugünden sonra, süde su katmayınız. Kadın dedi ki, O şimdi burada değildir. Kız dedi, Ömer burada değil ise, Rabbi buradadır, O görüyor. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onun sözünü işitdi. Evi nişân etdi. Geldi, oğluna dedi ki, senin için bir kız buldum. Onu sana alayım. Ertesi gün o kadının kapısına geldi. Dedi ki, kızını benim oğluma ver. Kadın dedi ki, bende o cür’et yokdur ki, bunu kalbimden geçireyim. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben o kızdan işitdim söylediği o sözü ki, hoşuma gitdi. O kızı kendi oğlu Âsım hazretlerine aldı. Abdül’azîz o kızın evlâdından oldu. Abdül’azîzden emîr-ül mü’minîn Ömer bin Abdül’azîz hazretleri vücûda geldi. Onun hilâfeti zemânında kurt koyun ile gezerdi.

Altmışsekizinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece şehri gezerken bir evden çeşidli sesler işitdi. Ömer hazretleri dama çıkdı. Damdan o eve girdi. Gördü ki, bir kişi bir kadın ile oturmuş. Orta yerde de şerâb var. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dedi: Niçin Allahü teâlâ hazretlerinin emrini tutmazsın. Bu kadar günâhın cezâsını çekmiyeceğini mi zan ediyorsunuz! O kişi çok korkup, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Hiç acele etme ki, ben bir günâh işledim ise, sen dört günâh işledin. Birincisi, Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, (Evlere kapılarından giriniz.) Sen damdan girdin. İkincisi, Allahü teâlâ buyurdu ki, (Evlerinizden gayrî evlere izn alıp, ehli üzerine selâm vermeyince girmeyiniz.) Sen fermân dinlemeden girdin. Üçüncü; Allahü teâlâ buyurur: (Tecessüs etmeyiniz.) Sen tecessüs etdin. Dördüncü; Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur, (Sû-i zân etmekden sakınınız.) Sen sû-i zan etdin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitdi. Mubârek gönlüne çok te’sîr etdi. Pişmân oldu. Onun keffâretine bir köle âzâd etdi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adâleti ve siyâseti bereketi ile, o kişi de tevbe edip, iyiler zümresinden oldu.

Altmışdokuzuncu Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bir gün, mescidde mubârek başını koyup, tam yatacakdı. Tam o sırada bir kara köle, seslenip, dedi: Kalk, yâ Emîr-el mü’minîn. Önce bana insâf eyle. Rabbil âlemîn kıyâmet günü benim hakkımı senden alır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” acele kalkıp, onun sözü gönlüne fazla te’sîr etdi. Buyurdu ki: Ne iş yaparsın. Yardım edeyim. O köle dedi ki, ben düşkün bir kişiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin. Mübtelâlara (düşkünlere), dervişlere, hastalara yardım etmek senin üzerine vâcibdir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Evet, Hak senin elindedir. Ne buyurur isen öylece yapacağım. O kendi esvâblarını çıkardı ve dedi; yâ Emîr-el mü’minîn! Sen esvâbını bana ver; giyineyim ki, çıplaklığa sabr edemem. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri esvâbını çıkarıp, ona verdi. Kendi beline bir peştemâl bağladı. Kölenin elbisesini yıkadı. Ondan özrler diledi. Ona taltîf gösterdi. Yumuşak sözler ile halâllik diledi. Köle dedi, yâ Emîr-el mü’minîn, eğer sana acımasam, halâl etmezdim. Sen bilirsin ki, kıyâmet gününde, şarkdan-garba müslimânların çıplakları ve açları ve za’îfleri ve fakîrleri ve mübtelâları haklarından seni süâl ederler. Allahü teâlâ hazretleri bunlar haklarından sana süâl eder, sen ne cevâb verirsin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok ağladı. Yine köleden özrler diledi. Gönlünü hoş etdi. Kendi elbisesini ona bağışladı. Ağlıyarak geri döndü. “Radıyallahü teâlâ anh”.

Yetmişinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin zemânında bir kervân, bir gece vaktinde Medîne-i münevvereye geldi. Kervândakilerin hepsi kâfir idiler. Konakladıkları gibi hepsi uyudular. Zîrâ yorulmuşlardı. Develerini ve yüklerini himâyesiz koydular. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu hâlde onları uyumuş gördü. Düşündü ki, sakın olmıya ki, bunların mallarını çalarlar, ben mes’ûl olurum. Bu endîşe ile Abdürrahmân bin Avfın “radıyallahü teâlâ anh” yanına vardı. Abdürrahmân bin Avf sordu, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu vaktde ne işe geldiniz. Buyurdu ki, yâ Abdürrahmân! Bir kervâna uğradım. Konmuşlar ve hepsi uyumuşlar. Korkdum ki, onların malları çalınır. Bana muvâfakat et, varalım, onları bekleyelim. İkisi, varıp, hıfz edip, beklediler. Sabâh vakti oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” (Es-salât, es-salât), deyip, seslendi. Uyandılar. Emîr-ül mü’minîn dönüp, se’âdethânelerine geldi. Kervân halkından bir kimse, Emîr-ül mü’minînin, arkasından gitdi. Bu kimdir ki, bunları sabâha kadar bekledi. Onu başkalarından süâl etdi. Dediler, o emîr-ül mü’minîn Ömer hazretleridir. Yeryüzündeki insanların en iyisidir. O kişi de varıp, kervân halkına haber verdi ki, emîr-ül mü’minîn Ömer kendisi gelip, biz uyurken bizi beklemiş. Dediler, onun kâfirlere bu derece (mertebe) şefkat ve merhameti olduğuna göre, müslimânlara ne derecede merhametlidir. Biz anladık ki, onun dîni hak dindir. Hepsi kalkıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine varıp, temâmı müslimân oldular.

 
< Önceki   Sonraki >