Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 4
Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 4 PDF Yazdır E-posta

Kırkaltıncı Menâkıb: Medîne-i Münevverenin taşrasına akşâm nemâzı vakti bir kâfile gelip, konmuşdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn ÖImagemer “radıyallahü teâlâ anh” giderken, Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine rast geldi. Dedi ki, gel seninle bu gece, bu kâfileyi bekliyelim. Böylece, bir hırsız gelip, bir zarar görmesinler. Râhat olsunlar ki, yorgundurlar. Hilâfet zemânımızda eğer bunlara bir zarar olacak olur ise, kıyâmet gününde bizden sorarlar. O gece kâfileyi beklerken, bir oğlancık, bir mahalde, bir evin içinde devâmlı ağlıyordu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o evin kapısına varıp, anasına seslenip, şu ağlıyanı ağlatma deyip, tenbîh eyleyip, gelip, yine kendi ibâdetine meşgûl oldu. Çocuk gitdikçe ağlamasını artdırdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” def’alarca, şu ma’sûmu ağlatma diye gitdi geldi. Tâ ki, seher vakti oldu. Kâfile de uykudan uyandılar. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” o hâtunun kapısına varıp, dedi ki, ne yaramaz, merhameti olmıyan anasın ki, bu gece bu tıfıl [çocuk] râhat olmadı. Sabâha kadar bağırması dinmedi, dedi. O hâtun cevâb verdi ki, yâ Ebâ Abdüllah! Niçin beni kötülersin ve beni azârlarsın. Benim hâlimden haberdâr değilsin ki, onun için bana böyle huzûrsuz olursun. Ben bu çocuğu sütden kesdim. Evde yiyecek cinsinden bir nesne yokdur ki, onun ile eğleyeyim [oyalıyayım, susdurayım], râhat olsun, dedi. Emîr-ül mü’minin hazretleri dedi ki, bu çocuk kaç yaşındadır. Hâtun da dedi ki, henüz bir yaşını bitirmemiştir. Emir-ül mü’minin buyurdu ki; niçin vakti gelmeden sütden kesdin. Hâtun cevâb verdi ki, halîfemiz olan hazret-i Ömere Allahü teâlâ insâf versin. Oğlancıklar sütden kesilmeyince nafaka takdîr eylemez. Ona binâen vaktsiz kesdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geri dönüp, ağlıyarak mescide geldi. Sabâh nemâzını şiddetli ağlamakdan güçlük ile kılıp, selâm verdikden sonra, ağlıya ağlıya (Sizin Ömerinize yazıklar olsun, yazıklar olsun!) dedi. Hemen o sâat tellâllar bağırdı ki, her müslimânın, gerek oğlu ve gerek kızı doğar ise, gelsin halîfeyi uyandırsın [bildirsin] ki, beyt-ül-mâldan ona nafaka takdîr etsin. Şimdiden sonra kimse nafaka tama’ıyla evlâdını vaktinden evvel sütden kesmesin ve bu dürlü kimselerin evlâdı var ise, getirsinler, bugünden nafaka yazdırsınlar. Herkes işitdi ki, sürûr ve safâ içinde, sevinerek, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” adâletine ve insâfına hayrânlık duydular. “Radıyallahü teâlâ anh”.

Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, bir Cum’a günü, temiz [güzel] elbiseler giyip, Cum’a nemâzına gidiyordu. Hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ anh” se’âdethâneleri [evi] bu yol üzerinde idi. Hazret-i Abbâs, bir güvencin yavrusunu boğazlıyıp, dam üzerinde yıkayıp, kanlı suyunu, olukdan yola dökmüş idi. O sırada hazret-i Ömer, oluğun altından geçerken, o kanlı su üzerine dökülüp, elbiseleri kirlendi. Bu oluk, burada müslimânlara zarar veriyor diye emr etdi, oluğu yerinden kopardılar. Geriye evine dönüp, diğer elbisesini giyip, Cum’a nemâzına gitdi. Cum’a nemâzını kıldıkdan sonra, hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına gelip, oluğu kopardığına özr diledi. Hazret-i Abbâs dedi ki, yâ halîfe, o oluğu, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek elleri ile, oraya koymuş idi. Hazret-i Ömerin, yüzünde bir değişiklik olup, dedi ki, yâ Resûlullahın amcası. Ömer üzerine nezr [adak] olsun ki, sen omuzuma basıp, o oluğu geri eski hâli üzere yerine koyasın. O sâat yerinden kalkıp, o mahalle varıp, dediği gibi yapdılar.

Kırksekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)in, yehûdîlerin Arab yarımadasından çıkarılması bâbında, sahîh olan hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Hazret-i Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyetle bana buyurdular ki, Resûl-i ekremden işitdim. Eğer ömrüm kifâyet eder ise, elbette yehûdîleri Arab yarımadasından çıkarırım. Hattâ müslimânlardan başka kimseyi koymam. Bir rivâyetde de, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, eğer Allahü teâlânın izni ile fazla yaşar isem, elbette yehûdî milletini Arabistan yarımadasından çıkarırım. İbni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet olunmuşdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hutbede, buyurdu ki, muhakkak, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber yehûdîsi ile malları üzerine ahd etmişler idi ve de buyurmuşlardı ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin terk etdiği şey üzerine sizi terk ederiz. Mâdem ki sizin ihrâcınız ile bize emr etmemişdir. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular ki, ben Hayber yehûdîlerinin çıkarılmasını istiyordum. Hazret-i Ömerin niyyeti de böyle idi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna Ebül Hakîk kabîlesinden birisi geldi. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn. Sen bizi ihrâc eder misin [ya’nî çıkarır mısın]. Hâlbuki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bizi terk etmişdir [çıkarmamışdır]. Bizi Hayber mahallindeki mallarımız üzerine âmil kılmışdır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurduklarını benim unutduğumu mu zan ediyorsunuz. Size, Hayberden çıkarılınca hâliniz ne olur. Deveniz sizin ile menzil menzil yarış eder, buyurmuş idi. Yehûdî dedi ki, Ebûl Kâsım böyle latîfe yapmışdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ey Allahü teâlânın düşmanı, şimdi yalan söyledin. Onları [yehûdîleri] Hayberden ihrâc etdi [çıkardı]. Onlara karşılık ta’yîn olunan mal, deve, paralarının bedelini verdi.

Kırkdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” şehâdeti beyânındadır: Bir fârisî menâkıbdan nakl olunmuşdur. Kab’ül ahbâr “radıyallahü anh” bir gün hazret-i Ömere “radıyallahü anh” gelip, dedi ki, yâ Ömer! İnceleyin ki, ben Tevrâtda okumuşdum. Senin ömründen üç gün kalmışdır. Hazret-i Ömer, kendi vücûd-i şerîflerinde bir ağrı, bir hastalık görmediler. Tasvîr etdikleri fecî bir hâdise olması lâzım. Buyurdular ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kazâsına ve kaderine râzı olduk. Bir yehûdî olan Ebû Lü’lü, Mugîre tebnî Şûbenin kölesi idi. Bir kavlde, Hâlid bin Velîdin kölesi idi. Efendisini hazret-i Ömere gelip şikâyet eyledi. Efendim benden haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ne mikdâr ister. Dedi ki; her gün iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne san’at bilirsin. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer buyurdu ki, bu san’atlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işitdim ki, sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan. Dedi ki, senin için bir yel değirmeni yapayım ki, şarkda [doğuda] ve garbda [batıda] onu söyliyeler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” meclisde olanlara buyurdular ki, bu kâfir beni katl etmek istediğini söylüyor. Eğer böyle demek istiyor ise, onu ortadan kalkması için emr edin, dediler. Buyurdu ki, katlden evvel kısâs olmaz.

Ebû Lü’lü yehûdî, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerini katl için fırsatı gözetdi. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabâh nemâzını edâ ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Hazret-i Ömerden başka on kimseyi yaraladı. Dokuzu bu yaralanmadan vefât etdiler. Benî Esed kabîlesinden bir er Ebû Lü’lü mel’ûnunun başına bir ok atıp, yıkdı. Birisi de bıçak ile boğazlayıp, öldürdü. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ahvâli gördü. Kab’ül ahbâr hazretlerinin sözlerini hâtırladı. Allahü teâlânın takdîri yerini buldu, buyurdular. Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine emr etdi. O imâmlık yapdı. Sonra Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini toplayıp, buyurdu ki, siz mi Ebû Lü’lüye benim katlimi emr etdiniz. Hepsi, hâşâ bizim haberimiz yokdur, diye yemîn etdiler. Hazret-i Ömer dedi ki, Elhamdülillah ki, ben bu ümmetin, katl etdiği kimse olmadım. Bir yehûdînin elinde şehîd olurum. Hilâfet emrini şûrâya havâle etdi. Diri iken ve ölü iken hilâfetin benim üzerimde olmasını istemem. Âşere-i mübeşşereden altı serveri, müşâvereye ta’yîn buyurdular ki, hilâfete lâyık bunlardır. Lâkin, herbirinde bir husûs müşâhede ederim. O sebebden onların birini diğerine tercîh edemem. O altı serverin biri Osmân bin Affân ve biri Alîyül mürtedâ ve biri Talha ve biri Zübeyr ve biri Sa’d bin Ebî Vakkâs ve biri Abdürrahmân bin Avf idi. Sa’îd bin Zeyd hazretleri hayâtda idiler. Lâkin hazret-i Ömer onu müşâvereye dâhil kılmadılar. Zîrâ amcası oğlu idi. Ammâ Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri âhıret âlemine göçmüşler idi. Onların hakkında buyurdular ki, eğer Ebû Ubeyde hayâtda olaydı, onu halîfe ta’yîn ederdim. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona “Ümmetin emîni” buyurmuşdu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. O sebebler bunlardır: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” akrabâsını sevicidir. Onları iş başına getirir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” gençdir. Tecrübesi ve halka mu’âmelesi azdır. Hilâfet emri ise çok tecrübe ve havâdis görmeğe muhtâcdır. Talha “radıyallahü teâlâ anh” mültefitdir, hilâfete muhâfaza gerekdir. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” sert huyludur. Hilâfete rıfk lâzımdır. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin Avf kendilerini tutuculardır. Kimseyi incitmek istemezler. Hilâfetde darb ve şetm (azarlamak) zarûrî vâki’ olur. Altı server aralarından birini hilâfete ta’yîn etsinler. Bütün Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” de o kimseyi halîfe bilip, ona mutî’ olurlar.

Bir rivâyetde hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seher vaktinde mescid-i şerîfde nemâz kılmağa giderken, Ebû Lü’lü mel’ûn, karanlıkda bıçakla, mubârek karnını yardı. Emîr-ül mü’minîn çağırdı. Adamları haber aldı, geldiler. Emîr-ül mü’minîni bu hâl içinde görüp, ağlaşdılar. O kâfiri katl etdiler. Hazret-i Ömeri o mahalden alıp, devlethânelerine getirdiler. Cerrâh görüp, yarayı dikdi. İyileşinceye kadar hareket etmesin, üç-dört gün yatsın, iyi olur, dedi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” gelip çevresinde oturdular. Hilâfet emrini ve sâir dîni emrleri onlara vasıyyet ederken, nemâz vakti gelip, müezzin ezân okudu. Sonra yüzünü cerrâha dönüp dedi ki, şimdi abdest alıp, nemâz kılsam ne olur. Cerrâh dedi ki, eğer yerinden hareket edersen, bu dikdiğim yerden sökülür, vefât edersin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Nemâzı terk etmekden ise, karnım yarılsın ve öleyim dahâ iyi, elbette nemâz kılsam gerekdir. Sahâbeden birini hazret-i Âişenin “radıyallahü anhâ” huzûruna gönderdi ki, destûr verir mi ki, [ya’nî izn verir ise], biz de Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ravda-i mutahheralarına girelim ve O Servere ilticâ edelim. Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” bu haberi işitince ağladı. Âh, kıymetli Ömer, atamın yâdigârı da gidiyor. İşte o yeri ben kendim için saklardım. Ammâ onlara hibe etdim. Hazret-i Ömere söyleyin ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve babamın katına [yanına] varınca, benim selâmımı onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılığım ne zemâna kadar olacak. Hazret-i Ömer bu haberi işitince, oğlu Abdüllah hazretlerine dedi ki, benim cenâze nemâzını kıldıkdan sonra, Âişe-i Sıddîkanın huzûruna geri varıp, destûr dileyesin [izn isteyesin]. Evvelce benden utanıp, izn vermiş olabilir ve pişmân olmuş olabilir. Onun rızâsı ile defn olayım. Nemâz vakti sonuna gelmişdi. Müezzin ikâmet okudu. Emîr-ül mü’minîn, ayağa kalkıp, abdest almak ve nemâz kılmak istedi. O ânda dikilen yerler sökülüp, Emîr-ül mü’minîn yere düşdü. Dostlarına, elvedâ elvedâ, esen kalın, hakkınızı halâl ediniz, tekrâr görüşmemiz kıyâmete kaldı, dedi. Sahâbeler arasında ağlama-inleme başladı. Hemen o sâat hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şehâdet kelimesini getirip, cânını Allahü teâlâ hazretlerine teslîm etdi. Ondan sonra yıkadılar. Nemâzını kıldılar. Oğlu Abdüllah hazretleri, Âişe-i Sıddîka hazretlerine gitdi. Destûr diledi [izn istedi]. Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri ağladı. Dedi ki, ey Ömer, adâleti hayâtında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sana fedâ eyledim. Ondan sonra mubârek cenâzesini, Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Ömeri getirdik. Eğer destûr var ise, ravda içine defn ederiz, dedi. Cümle Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, yârimi benim katıma getirin, diye sesini işitdiler. Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” sol yanında hâzırlanmış bir yere koydular. Hattâ ravdadan yana bir el gördük ki, hazret-i Ömerin boynuna dolandı, diye bir rivâyet edilmişdir.

Ellinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe oldukdan sonra, o kadar adâlet üzere hareket etdi ki, ne kimse yapmışdır ve ne yapabilecekdir. Şu şeklde adl eyledi ki, himmet-i kudsiyesi kuvvetiyle, kurdun koyuna zararı olmazdı. Rivâyet ederler ki, ne zemân ki hazret-i Ömer şehâdet şerbetini içdi. Bir çoban koyununun yanında dururken, bir kurt geldi. Koyuna saldırdı. Çoban hemen feryâd edip, ağladı. Ve âh Ömer, “İnnâ lillah ve ...” dedi. Çobanlar ona sordular ki, hazret-i Ömerin vefât etdiğini nereden bildin. Dedi ki, şundan bildim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken, kurdun koyun sürüsüne bakdığı hâlde zararı yok idi. Şimdi gördüm ki, kurt koyuna saldırdı. Bildim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu dünyâdan göç eylemişlerdir. Bu menkıbe Târîh kitâbından alınmışdır.

Rivâyet olunmuşdur ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdiği ânda yeryüzü kapkara oldu. Hattâ çocuklar korkularından bağırarak analarına varıp, dediler ki, yâ ana, yeryüzü siyâh oldu. Dünyâyı zulmet kapladı, acâyibdir kıyâmet mi kopacak. Anaları, hâyır çocuklar, kıyâmet kopma zemânı gelmemişdir. Fekat, hazret-i Ömeri bir bedbaht şehîd etdiğinden dünyâyı zulmet kaplamışdır, dediler. (Şevâhid-ün Nübüvve)den terceme olunmuşdur.

Ellibirinci Menâkıb: Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki, yâ Resûlallah! Biz kabre girdikden sonra, bu akl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz, yoksa verilmeden mi süâl olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, şimdi ne aklda isen, kabrde de böyle olursun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki, böyle oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur. Sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdi. Kabre defn etdikden sonra, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” falan zemânda, hazret-i Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim da’vâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i şerîflerini hazret-i Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvâli [durumu] müşâhede etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip, hazret-i Ömere dediler ki, (Rabbin kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlardan süâl buyurdular ki, yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz. Dediler ki, yedibin yıllık yoldur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, yâ siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki, yâ Ömer biz de senin böyle cevâb vereceğini bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmeğe me’mûruz. Sonra, hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” mubârek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri imiş, dedi.

Ba’zı rivâyetde mübâlaga etmişler ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” meleklere cevâb verdikden sonra, herbirisini bir eli ile sağlam tutdu ki, söz veriniz ki, bundan sonra böyle, ümmet-i Muhammedden bir ferde bu heybetle gelmeyesiniz. Yemîn teklîf etdi. O iki melek hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” iltimâsına müsâde edip, ümmet-i Muhammede bu sûretle gelmiyeceklerini iltizâm eylediler. İnşâallahü teâlâ, bu heybet ile gelmezler. Allahü teâlâ herşeye kâdirdir.

Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” hilâfet müddetleri on sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü şerîfleri altmışüç sene on gündür. Ömrleri müddetinde, on hac yapdılar. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Ma’lûm olsun ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zikr olunan bu güzel menkıbeleri, kemâl güneşinden zerre değildir. Lâkin îmânı olanlara bu kadar yeter. Eğer kalbinde ta’assub hastalığı yok ise, dahâ çok anlatılmasını ister ise, sâbıkda zikr olunan (Bostânürriyâd) ve (Safvetüssafve) adlı kitâblara baksın ve (Tefsîr-i kebîr)de, Kehf sûresinin onuncu âyetinin tefsîrine baksınlar. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının (Müslimânların iki göz bebeği) kısmını da lütfen okuyunuz!]

Elliikinci Menâkıb:
İmâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Meâlim-üt-tenzîl)de, Sûre-i Bekarada, meâl-i şerîfi (Ey mü’minler, siz makâm-ı İbrâhîmi nemâzgâh [nemâz kılınacak yer] ahz edin!) olan (126.cı) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, rivâyet etmişler ki; bize Abdülvâhid el Melîhî haber verdi. Ona Ahmed bin Abdüllah Nâimî, ona Muhammed bin Yûsüf ve ona Muhammed bin İsmâ’îl ve ona Müseddid ve o da Yücâdan ve o da Hamîdden ve o da Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bildirmişdir. Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, vallahi ben Allahü teâlâ hazretlerine üç şeyde muvâfakât etdim ve Rabbim celle şânühü hazretleri de bana üç şeyde muvâfakât etdi. 1– Yâ Resûlallah, ne olaydı makâm-ı İbrâhîmi musallâ ittihâz edeydiniz [nemâz kılınacak yer yapsaydınız], dedim. Hemen Allahü tebâreke ve teâlâ meâl-i şerîfi, (Ey mü’minler, siz makâm-ı İbrâhîmi nemâzgâh edinin!) olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. 2– Dedim ki, yâ Resûlallah! Sizin yanınıza biz de geliyoruz. Fâsıklar da geliyor. Ne olaydı ümmehât-ı mü’minîne hicâb ile emr buyursaydınız.Hemen Allahü teâlâ azze şânühü hazretleri hicâb âyetini inzâl etdi. 3– Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı hanımları birbirleri arasında nizâ’ etmişler idi. Bu hâdiseyi işitip, Onlara vardım. Böyle yapıp, Resûlullahı üzerseniz, Allahü teâlâ, kendi Resûlüne sizden hayrlı hâtunlar verir, dedim. Hemen Allahü teâlâ; meâl-i şerîfi (Resûlüm, eğer sizi boşarsa, Onun Rabbi, sizi pek yakında, sizden hayrlı hanımlar ile değişdirir...) olan Tahrîm sûresi beşinci âyetini gönderdi.

Elliüçüncü Menâkıb: Yine İmâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Meâlim-üttenzîl)de sûre-i Bekarada; meâl-i şerîfi (Senden içki ve kumarı sorarlar ise, onlara de ki, ikisi de büyük günâhdır ve insanlara menfe’atleri vardır. Günâhı, zararı, fâidesinden büyükdür, çokdur.) olan ikiyüzondokuzuncu âyet-i kerîmenin tefsîrinde, beyân buyurmuşlardır ki, bu âyet-i azîme nâzil oldu. Ömer bin Hattâb ve Mu’âz bin Cebel ve ensârdan bir ferd “radıyallahü teâlâ anhüm” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine geldiler. Dediler ki, yâ Resûlallah! Bize içki ve kumar hakkında fetvâ ver. Zîrâ içki, aklı gidericidir. Kumardan murâd kârdır. Malın yok olmasına sebeb oluyor. Hemen Allahü teâlâ azze şânühü bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Cümlenin kavli ki içkinin kötülüğü hakkında müfessirlerin beyân buyurdukları üzere budur ki, muhakkak ki, Allahü tebâreke ve teâlâ içki hakkında, Mekke-i Mükerremede dört âyet-i kerîme gönderdi. Meâl-i şerîfi (Size hurma ve üzümden elde edilenleri içiririz. İşte bunda da aklını kullanacak bir kavm için bir alâmet vardır.) olan Nahl sûresi 67.ci âyet-i kerîmesi, bunlardan biridir. Müslimânlar o sıralarda içki içerler idi. Müslimânlara halâl idi. Sonra, Ömer ve Mu’âz “radıyallahü anhüm” içki ve kumarın hükmünü sordu. Bekara sûresi 219.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, muhakkak Allahü teâlâ önce büyük günâhdır buyurmakla, içkinin harâmlığına işâret etdi. Sonra, insanlara fâideleri vardır buyurmakla, içkinin halâllığına işâret etdi. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra, Eshâb-ı kirâmın ba’zısı büyük günâh buyurulduğu için, içkiyi terk etdi. Ba’zısı insanlara fâidesi vardır buyurulduğu için, terk etmedi. O sırada Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, birkaç sahâbeyi ziyâfete da’vet etdi. Onlara içki getirdi. İçip, serhoş oldular. Akşam nemâzı oldu. Cemâ’at ile nemâz kıldılar. İmâm olan, (Kâfirûn) sûresini okudu. İkinci âyet-i kerîmedeki (Lâ) lafzını okumadı, terk etdi. Allahü teâlâ bundan sonra meâl-i şerîfi (Ey îmân edenler! Ne söylediğinizi bilmeniz için serhoş olduğunuz zemân nemâza yaklaşmayınız) olan Nisâ sûresinin kırkikinci âyet-i kerîmesini gönderdi. Serhoşluğu, nemâz vaktinde harâm kıldı. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, bir kısmı temâmen içkiyi yasak etdiler. Dediler ki, nemâza mâni’ olan şeyde hayr yokdur. Bir kısmı da, nemâz vaktinin hâricinde içerler idi. Hattâ bir kişi yatsı nemâzını edâ etdikden sonra içki içer, sabâha kadar serhoşluğu giderdi. Sabâh nemâzını kıldıkdan sonra içenin öğle nemâzında serhoşluğu gider idi. Abbâd bin Sâmit bir ziyâfet hâzırladı. Müslimânlardan birkaç kişiyi da’vet etdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs onların içinde idi. Abbâd ise, bir deve başı kızartmışdı. Yidiler ve içki içdiler. Hattâ serhoş oldular. Sonra başladılar nesebleri ile iftihâr etmeğe ve şi’rler söylemeye. Sa’d bir kasîde okudu ki, o kasîde Ensârı kötülüyor. Kendi kavmi Kureyşi medh ediyordu. Ensârdan bir kişi devenin çene kemiğini alıp, başına vurup, başından muvaddıha mikdârı yardı. [Başın kemiğinin beyâzlığına kadar yarılması.] Sa’d kalkıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u şerîflerine varıp, ensârdan o kişiden şikâyet etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” orada hâzır idi. Dedi ki, (Yâ Rabbî, bize içki hakkında kesin emrini bildir.) Hemen Allahü teâlâ hazretleri meâl-i şerîfi, (Ey îmân edenler! İçki, kumar, putlar, kumar okları, pisdir, şeytân işidir. Bunlardan sakınınız ki, felâh bulasınız. Şeytân içki ve kumar ile aranızda düşmanlık, buğz meydâna getirmek ister. Böylece Allaha ibâdetden ve bilhâssa nemâzdan alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!) olan Mâide sûresinin 90-91.ci âyet-i kerîmelerini gönderdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki (Biz ona son verdik, yâ Rabbî.)

Ellidördüncü Menâkıb
: Yine İmâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Meâlimüttenzîl)de sûre-i Bekaranın, meâl-i şerîfi (Kadınlarınız çocuk yetişdiren tarlanızdır. O hâlde tarlanıza dilediğiniz gibi varın...) olan 223.cü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân etmişdir. Bize Ebû Sa’îd Ahmed bin İbrâhîm Şüveyhi haber verdi. Ona Ebû İshak Sa’lebi, ona Abdüllah bin Hâmid İsfehânî, ona Muhammed bin Ya’kûb, ona ibnil Münâdî, ona Yûnüs, ona Ya’kûb Kumî haber verdi. O Ca’fer ibni Mugayreden rivâyet eder. O Sa’îd bin Cübeyrden, o İbni Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” rivâyet eder. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u şerîflerine geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah! Ben helâk oldum. Habîbullah hazretleri buyurdular ki, nedir o şey ki, seni helâk eyledi. Dedi ki, dün gece hanımım ile sünnete uygun olmıyan bir şeklde berâber oldum. [Rahl lügâtde devenin semerine derler. Bu makâmda rahlin tahvîlinden murâd, avreti ile sünnete uygun olmıyan şeklde muvâka’a etmekdir. Ya’nî, ehlimle sünnete uygun olmıyarak yakın oldum, demekdir.] Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri aslâ cevâb vermedi. Allahü teâlâ hazretleri o vakt bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Bekara sûresi 223.cü âyet-i kerîmesi.) (Kadınlarınız ile istediğiniz şeklde ve istediğiniz zemân cimâ edebilirsiniz. Yalnız livâta şeklinde ve hayz zemânında yaklaşmak harâmdır.)

Ellibeşinci Menâkıb: Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anh” şânı ile alâkalı inzâl olan âyet-i kerîmeler: Önce diyelim ki, Onun şânını bildiren âyet-i kerîmeler Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gönderilmişdir.

1– Bunlardan birisi; meâl-i şerîfi (Ey Resûlüm! Cebrâîle düşman olanlara de ki, ona düşmanlığa sebeb yokdur. O, Allahü teâlânın emri ile Kur’ân-ı kerîmi senin kalbine, dahâ önce inen kitâblara muvâfık olarak, mü’minleri hak dîne hidâyet ve Cennete gireceklerini müjdelediği hâlde indirdi. Bir kimse Allahü teâlâya, Meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâîle ve Mikâîle düşman olursa, Allahü teâlâ kâfirlere düşmandır) olan doksanyedi ve doksansekizinci âyet-i kerîmeleridir. Bu âyet-i kerîmelerin nüzûl sebebi şu idi. Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” der ki, İbni Suryâ adlı bir yehûdî, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine geldi. Çok delîller söyledi. Hüccetleri [delîlleri] bitdi. Dedi ki, yâ Resûlallah! Gökden sana hangi melek gelir. Buyurdular ki, Cebrâîl gelir. Dedi, eğer Mikâîl gelse idi, sana îmân getirirdim. Zîrâ Cebrâîl düşmanımızdır. Bizim ile çok düşmanlıklar etmişdir. Bize kat’i düşmanlığı o oldu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bizim Peygamberimize Buhtunnasar adlı kişi tarafından Beyt-ül-mukaddes harâb olsa gerekdir diye vahy etdi. Peygamberimiz de bize haber verdi. Biz de, Buhtunnasârı katl edecek kuvvetli bir kişiyi bulduk. O vakt Cebrâîl aleyhisselâm gelip, onu katl olunmakdan kurtarmış. O merde demiş ki, eğer Hüdâ-i Rabbil âlemîn irâde etmiş ise, sizi onun üzerine musallat etmez. Eğer irâde etmemiş ise ne sebeb ile onu katl edersiniz. O merd [yiğit] de bu sözü ondan kabûl edip, geri dönmüş. O vaktden beri Cebrâîli düşman tutarız. Bir kerre de dediler ki, onların Cebrâîl ile düşmanlıklarına sebeb odur ki, inançlarınca, Cebrâîl aleyhisselâma demişlerdi ki, Peygamberliği bize getir. O gayriye götürmüş.

İmâm-ı Süddî der ki, Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir âdeti var idi. Gidip-geldiği yolu yehûdîlerin toplandığı yere uğrardı. Varıp, onların yanına girerdi. Onların sözünü dinlerdi. Onlar ile konuşurdu. Onlar, yâ Ömer! Biz seni Muhammedin eshâbının hepsinden çok severiz. Zîrâ onlar gelip-geçerken, bizim üzerimizden geçerler. Bizi rencîde ederler. Sen bizi incitmezsin. Hattâ dersimizi dahî dinlersin. Seni onun için severiz, derler idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Allahü teâlâ hakkı için ki, ben sizin yanınıza dost olmak için gelmem. Size birşeyler sormamdan maksad, hâşâ ki dînimden şübhem olduğundan değildir. Süâlime sebeb odur ki, şirkinizin aslını iyice öğreneyim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin şânındaki eserlerini ve burhânlarını ve ni’metlerini [üstünlüklerini] sizin kitâblarınızda çok görürüm. Siz bedbahtlığınızdan ve kötü düşünceli olduğunuzdan îmân getirmezsiniz. Dediler ki: Yâ Ömer! Hazret-i Muhammede devâmlı hangi melek gelir. Hazret-i Ömer buyurdu: Cebrâîl aleyhisselâm gelir. Dediler; biz Cebrâîli sevmeyiz. Muhammedi bizim sırlamıza muttâli’ eder. Bir yere gelen azâbı veyâ kıtlığı veyâ yıldırımı Cebrâîl getirir. Mikâîl iyidir ki, sulhu, emniyyeti ve bol ni’meti getirir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ey bîçâreler! Siz Cebrâîl aleyhisselâmı bilirsiniz ve Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini inkâr mı edersiniz. Ben şehâdet ederim o kimseye ki, hazret-i Cebrâîli düşman tutar, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin düşmanı olur. Oradan Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine geldi. Cebrâîl aleyhisselâm ondan önce gelip, yukarıda bahs edilen âyet-i kerîmeyi getirmişdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Ömere okuyup, buyurdu ki, (Yâ Ömer! Senin Rabbin sana muvâfakat etdi). Hazret-i Ömer şâd olup, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine şükr etdi. Buyurdu ki; bundan sonra, kendimi dîn-i islâm üzerine taşdan katı buluyorum.

İşâret: Sübhânallah. Yehûdîler, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı, bizim dînimiz vilâyetinin izzeti onun sebebi ile harâb olmuşdur, diye düşman tutarlar. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur: Cebrâîl her ne yaparsa, bizim emrimiz ile yapar. Râfizîler ve mübtedı’ler [bid’at sâhibleri], Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini niçin düşman tutarsınız. Onlar, hilâfet hazret-i Alînin hakkı idi, ondan aldılar; diye düşman tutarlar. Bu sözleri yalandır ve bühtândır. Zîrâ eğer onun hakkı olsa idi, kendileri alırdı. Ey yehûdî! Sen Cebrâîli düşman tutarsın. Biz onu dost tutarız. Eğer sizin helâk ve azâbınız, Cebrâîlin elinde oldu ise, kâfirlerin helâk olması lâyıkdır. Bizim Resûlümüzün zaferi, nusreti Cebrâîl ile oldu. (Rabbiniz size nişânlı, beş bin melek ile imdâd edecekdir) [Âl-i imrân sûresi 125.ci âyet-i kerîme meâli.] Yâ Râfizî! Siz Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini düşman tutarsınız. Biz dost tutarız. Sizin helâkınız onların sebebi ile olursa, lâyıkdır. İslâmiyyetin nusreti onlar sebebi iledir. (Onlar gayba îmân ederler!) (Ey Habîbim! Sana, Allah ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetişir!) [Enfâl sûresi 64.cü âyet-i kerîme meâli.]

2– Bir âyet-i kerîme de şudur: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, dinde gayret sâhibi, merd bir zât-ı şerîf idi. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin harem-i şerîflerinde, bir gün dedi ki, ne olaydı, emr geleydi de, Resûlullahın se’âdethânelerine destûrsuz girmeselerdi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazret-i Ömerin sözüne muvâfık bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (Ey îmân edenler! Resûlümün evine yemeğe da’vet olunmaksızın ve vaktine bakmaksızın girmeyin.) [Ahzâb sûresi 53.cü âyet-i kerîme meâli.] İbni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdular ki, bu âyet-i kerîme bir grub hakkında nâzîl olmuşdur. Onlar Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ta’âmı vaktini gözleyip, o vaktde varıp, Resûlullahın yanında otururlar idi. Ta’âm gelir yirler idi. Sohbet ederlerdi. Dışarı gitmezlerdi.

3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hizmetçisini, hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” çağırması için gönderdi. Kaylûle vakti idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri uyumuşdu. O hizmetçi bağırdı. Uyanmadı. Kapıyı açıp, içeri girdi. Hazret-i Ömerin teninden bir mikdâr açılmışdı. O hizmetçi hemen dışarı çıkdı. Dedi ki, ey Allahım, Ömeri sen uyandır. Bir kerre dahâ bağırdı. Hazret-i Ömer uyandı. Hizmetçinin içeri girip, açılan yerini gördüğünü anladı. Üzüldü. Ne olaydı, sabâh vakti ve kaylûle vakti ve akşam vakti, bu üç vaktde, halk evlerinde uyurlar. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden buyruk nâzil olsaydı da, birbirinin evine izn ile girselerdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” sözüne muvâfık Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Ey îmân edenler! Sizin mülk-i yemîninizde olan kız, erkek, köle ve hür çocuklarınızdan, bülûg çağına ermiyenler, üç vaktde yanınıza girerken, izn istesinler. Zîrâ sabâh nemâzından önce, öğle vaktinde ve yatsı nemâzından sonra örtünmeniz zor olur. [Elbiseler değişdirilir.] Bu üç vaktin dışında, birbirinizin yanına girmenizde size, hizmetçi ve çocuklarınıza günâh yokdur. Allah size hükm âyetlerini böylece bildiriyor. Allah sizin hâlinizi bilir. Ve islâmiyyetin hikmetini icrâ eder. Çocuklarınız bülûg çağına erişince, onlardan önce bâlig olanların izn istediği gibi her vaktde izn istesinler.) [Nûr sûresi 58.ci âyet-i kerîme meâli.]

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” uyumuş idi. Hizmetçinin bağırması ile uyanmadı. Avret yerini gördü. Uyanmadı. Uyanınca üzüldü. Biz gâfiller, bu kadar âsî ve bîçâre [çâresiz] kullarız. Allahü teâlâ çağırıyor, uyanmıyoruz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çağırıyor, uyanmıyoruz. Melekler dâimâ günâhlarımızı görüyor. Uyanmıyoruz. Allahü teâlâ hazretleri hergün, gafletden uyansınlar diye, binlerce günâhımızı görür, örter. Nicelerini afv eder, yine korkmuyor, uyanmıyoruz.

Nükte: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gönlünün gamlanmasından dolayı bu üç vaktde, bütün çocukları, Allahü teâlâ anadan ve babadan geri tutmuşdur. Kıyâmet gününde âsîlerin gönlünün gamından dolayı, ayrılık ateşini gönüllerden uzak tutması acâib değildir.

4– Mekke-i mükerreme ileri gelenlerinden bir cemâ’at, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine uğradılar. Bakdılar ki, meclis-i şerîflerinde Suheyb-i Rûmî ve Habbâb bin Erat ve Bilâl-i Habeşî ve Ammâr bin Yâser ve Selmân-ı Fârisî oturmuşlar “radıyallahü teâlâ anhüm.” Bunlar, üzerinde yün elbise bulunan fakîr sahâbîler idi. O cemâ’at dediler ki, ey Muhammed! Râzı oldun mu, bir gruba ki, senin etrâfında oturmuşlardır. Biz gelelim, onlar ile oturalım mı? Hâlbuki bunlar bizim kullarımızdır [kölelerimizdir], hizmetçilerimizdir, câriyelerimizdir. Bunları kendinden uzak tut. Tâ ki, biz sana tâbi’ olalım. Bir rivâyetde gelmişdir ki, dediler, yâ Muhammed! Sen sedirde otur. Biz senin etrâfında oturalım. Onları uzak oturtup, bizler onların yününden ve hırkalarından râhatsız olmıyalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Mü’minleri kendi yanımdan uzaklaşdıramam). Onlar da dediler ki, bize ayrı meclis ile toplantı yap. Bizim senin yanındaki fazîletimizi bilsinler. Onlar ile berâber olmamız, bize ar olur. Kavmimiz bizi bunlar ile oturmuş görmesin. Biz gelince onlar meclisden kalksınlar. Onlar gelince biz kalkarız. Sen yine onlar ile oturmaya devâm edersin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Peki!) Onlar dediler ki, bu cümle üzerine bize bir nâme yaz. [Ya’nî bir kâğıda yaz.] Server-i kâinât kâğıd istedi. Nâme yazmak için Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çağırdı. Allahü teâlâ hazretleri, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm hazretleri ile bu âyet-i kerîmeyi gönderdi: (Sabâh-akşam Rabbine ihlâs ile düâ eden kimseleri yanından uzaklaşdırma. Müşriklerin îmâna gelme hesâbı senden, senin hesâbın da onlardan sorulmaz! Kâfirler îmâna gelsinler diye mü’minleri yanından kovarsan zâlimlerden olursun!) [En’âm sûresi 52.ci âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yazıyı yazmadı.

Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah, mescidin bir köşesinde oturmuşdu. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize okudu: (Âyetlerimize inananlara selâm ver ve de ki, Rabbiniz size rahmet etmeği üzerine almışdır. Sizden biriniz, zararını düşünmeden bir günâh işlese, sonra bir dahâ yapmıyacağına azm ederek tevbe etse, hâlini düzeltse, Allahü teâlâ onun günâhını bağışlar. Ve tevbesini kabûl etmekle rahmet eder.) [En’âm sûresi 54.cü âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah o şeklde oturur idi ki, bizim dizlerimiz mubârek dizlerine değerdi. Kalkmak isterler idi. Evvelâ biz kalkardık. Resûlullahı oturur şeklde bırakırdık. Sonra o kalkardı. Buyurdu ki, Allahü teâlâya şükrler olsun ki, beni öldürmezden evvel, bana emr etdi ki, (müslimânlardan bir grub ile berâber bulunmağa sabr et.)

İkrime “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Kureyşden bir tâife geldiler. Ebû Tâlibin yanına varıp dediler: Halk bizi Muhammed ile oturur görürler ise, onlar da ona mutî’ olurlar. Ondan sonra bizi o kullar [köleler] ile oturur görürler ve bizi kötülerler. Var Muhammede söyle ki, onları yanından uzak etsin. Biz de Ona îmân getirelim. Sonra Ebû Tâlib bu haberi Ona götürdü. Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” dedi ki, böyle eyle yâ Resûlallah, görelim dediklerini yaparlar mı ve sözleri üzere dururlar mı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. [En’âm sûresi 52, 53, 54.cü âyet-i kerîmeleri.] Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeleri işitdiği gibi, geldi, özr diledi. Söylediği sözlerden pişmân oldu. Allahü teâlâdan hitâb-ı izzet geldi ki, yâ Muhammed! Benden Ömere selâm eyle ki, senin menzilin ve merteben bizim katımızda yüksekdir. Bu kadar zelle ile kendi dergâhımdan seni red etmem. Senin özr dilemeğe geleceğini bildiğim için, selâmımı önce gönderdim. O yerdeki senin günâhını yazdım. Özrden evvel rahmetimi mukâbilinde yazdım. Onun ile olan bağlılığımız çok kuvvetlidir. Zelle ile kesilmez, buyurdu.

(İşâret): Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyet-i kerîmede, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini beş def’a andı [zikr etdi]. (Sana geldiği vaktde), (Îmân getirmek), (günâh işlemek), (Tevbe etmek), (Hâlini islâh etdi). Allahü tebâreke ve teâlâ, hazret-i Ömeri beş nesne ile yâd etdi [zikr etdi]. (Selâmün aleyküm) diyerek selâm etdi. (Sizin Rabbiniz vâcib kıldı), buyurarak haber verdi. (Kendi nefsi üzerine rahmet etmeği), buyurarak rahmet etdi. (Cehâlet ile bilmiyerek günâh işledi), diyerek günâhdan ma’zûr tutdu. (Allah afv edici ve tevbeyi kabûl etmekle rahmet edicidir), buyurarak afv etdi.

(Nükte): Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir günâh işledi. Özr diledi. Allahü teâlâ, onunla böyle mu’âmele eyledi. Hazret-i Ömerin dostları işitsinler ki, şâd olsunlar. Allahü teâlâ dostlarını Ömere ortak eyleyip, bizim üzerimize selâm söyledi. Ve rahmetine ortak etdi. (Rahmetim herşeyi içine almışdır) buyurdu. Meleklerini gönderdi. (Melekleri gönderdik) buyurmuşdur. Özrünü kabûl etdi. (Allah kullarının tevbesini kabûl eder) buyurmuşdur. Magfiret etdi. (Ey Resûlüm! Nefslerini isrâf eden kullarıma, Allahın rahmetinden ümmîd kesmemelerini söyle!) buyurmuşdur.

5– Diğer bir âyet-i kerîme şudur: Uhud cenginde Ebû Süfyân henüz müslimân olmamış iken bize dedi ki, (bizim uzzamız var, sizin uzzanız yokdur.) Ömer ibnül Hattâb cevâb verip, buyurdu ki, (bizim mevlâmız var, sizin mevlânız yokdur). Allahü teâlâ hazretleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kavline muvâfık bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (... Mü’minlerin yardım görmesi ve kâfirlerin kahr olması, Allahü teâlânın mü’minlere velî olması ve yardım etmesidir. Kâfirlerin mevlâsı, onların azâbını men’ eden bir yardımcıları yokdur.) [Muhammed sûresi 11.ci âyet-i kerîme meâli.] Bu âyet-i kerîme, ehl-i Mekkenin îmân getirmiyenlerini korkutucu ve tehdîd edici mâhiyyetdedir.

6– Diğer bir âyet-i kerîme şudur. Münâfıklardan Abdüllah bin Ebî Selül hasta oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” iyâdetine [hasta ziyâretine] vardı. İbni Ebî Selül, Habîbullah hazretlerine dedi ki, ben öldüğüm zemân nemâzımı kıl. Kabrim üzerinde dur. Bana düâ et. Kendi kaftanını kefen et. Sonra İbni Ebî Selül öldü. Resûlullah hazretleri diledi ki, nemâzını kılsın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Onun üzerine nemâz mı kılacaksın. Hâlbuki o sana böyle böyle işler etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: Elini benden kaldır. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de; gitme, dedi. Habîb-i ekrem yine o cevâbı verdi. Üçüncü kerre, Server-i âlem buyurdu ki, eğer bilse idim ki, Allahü tebâreke ve teâlâ rahmet eder. Yetmiş kerre Allahü teâlâ hazretlerinden ona istigfâr ederdim. Zîrâ ben istigfârda muhayyer kılındım. Sonra, mubârek gömleğini kefen yapıp, kabre koydu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki, bu hâlde ben hayretde kaldım. Allahü teâlâ ben kulunun kavline muvâfık şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu: (Münâfıklardan ölen kimselerin nemâzını kılma. Kabri üzerinde durma. Çünki onlar, Allaha ve Resûlüne îmân etmeyip, münâfık olarak öldüler.) [Tevbe sûresi 84.cü âyet-i kerîmesi meâli.] Resûl-i ekrem hazretleri bu âyet-i kerîmeden sonra, hiçbir münâfık üzerine nemâz kılmadı. Kabri üzerine durmadı. Ya’nî, ey benim Resûlüm! Düâ etme ki, eğer düâ etsen, icâbet etmesem, senin şânına noksanlık olur. Eğer icâbet etsem benim hikmetime lâyık olmaz. Kıyâmet gününde ben derim ki, ey benim Resûlüm! Sen şefâ’at eyle, tâ ki, ben bağışlayayım. Eğer şefâ’at etmez isen, senin haşmetine uygun olmaz. Eğer rahmet etmesem benim keremime naks olur. Sen şefâ’at et. Tâ ben bağışlayayım.

7– Diğer bir âyet-i kerîme şudur: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hakkında, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile meşveret etdi. Buyurdu ki, yâ Ömer! Sen hazret-i Âişe hakkında söylenenlere ne dersin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Bir dahâ bu sözü dinlemeyiniz. (Bu büyük bir iftirâdır.) Bu sözü söylemek ve kalbine getirmek kimsenin haddi değildir. Hazret-i Âişe pâk ve pâkizedir. Onlar ehl-i îmândır. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kavline uygun bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu: (Onu işitdiğinizde, niçin bize o sözü söylemek yakışmaz! Yâ Rabbî! Seni tenzîh ederiz. Bu Server-i âlemin hanımına atılan büyük bir iftirâdır, demediniz!) [Nûr sûresi 16.cı âyet-i kerîme meâli.]

8– Diğer bir âyet-i kerîme şudur: Allahü tebâreke ve teâlâ Âdem safîyullahın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” zürriyyeti şânında bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu: (Biz insanı (Âdemi) muhakkak ki çamurun hulâsasından yaratdık. Sonra, Âdemin neslini sağlam bir yerde (rahîmde) bir nutfe (az bir su) yapdık. Sonra, o nutfeyi kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan sonra, kan pıhtısını bir parça et yapdık. O et parçasını da kemikler hâline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra, ona başka bir yaratılış (rûh) verdik. Bak ki, şekl verenlerin en güzeli olan Allahın şânı ne kadar yücedir.) [Mü’minûn sûresi oniki, onüç, ondördüncü âyet-i kerîme meâlleri.] Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudu. Hayretde kaldı. (Kudreti ve hikmeti sebebi ile Allahü teâlânın şânı büyükdür. Kudretlilerin en güzelidir) dedi. Hazret-i Ömerin buyurduğu gibi, âyet-i kerîme indi.

Bu zikr etdiğim âyet-i kerîmeleri Kur’ân-ı azîmüşşân tefsîrlerinden, kudretim yetdiği kadar aldım. Bundan sonra o haberleri zikr edelim ki, hocalarımızdan ve üstâdlarımızdan işitdik. İnşâallahü teâlâ.

 

 
< Önceki   Sonraki >