Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 3
Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 3 PDF Yazdır E-posta

Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zemânında, bir kaç bin askeri gazâya gönderdi. Âdet-i şerîfleri şöyle idi ki, gazâya giImageden askerlerin evlerine adam gönderip, durumlarını sorardı. Her gece kendileri şehri gezerdi. Allahü teâlânın hikmeti, bir gece şehri dolaşıyordu. Bir kapının yanından geçerken, içeriden bir hâtun bağırmasını işitdi. Kulak verdi. Gördü ki, o hâtun ağlıyor ve devâmlı söyliyordu ki, benim kocamı halîfe gazâya gönderdi. Ben burada aç ve susuz kaldım. Yarın varayım, halîfenin kapısına çocuklarımı bırakayım. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitir işitmez, ağlaya ağlaya se’âdethânelerine gelip, bir dank un omuzuna aldı. O hâtunun evine geldi. Mubârek elleri ile odun parçalayıp ve ateş yakdı. Sonra eline bir testi alıp, su getirdi. Ondan sonra bir tencereyi ocağa koyup, derhâl o aşı pişirdi. Bir sahan içine koyup, o hâtunun çocuklarını kaldırıp, önüne götürdü ve yidirdi. Ondan sonra özrler dileyip, dedi ki, yâ hâtun! Suçumuzu afv eyle. Zîrâ habersizdik. Şimdiden sonra ahvâlini her zemân bize bildir, deyip, yoluna gitdi. Hâtun da, hazret-i Ömerin tevâdu’ ve tenezzülünü görünce hayret edip, hazret-i Ömere hayr düâlar eyledi. Şimdi ey mü’min. İnsâf eyle ki, bir se’âdet sâhibi halîfe-i rûy’i zemîn iken, bu şeklde tenezzül ve tevâdu’ göstermesini kıyâs eyle ki, ne büyük sultândır ve ona cân ve dilden muhabbet eylemeyenin hâli ne olacakdır. (Târîh-i taberî)den nakl olunmuşdur.

Otuzbirinci Menâkıb:
Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe iken, İrân memleketini feth etmek arzûsunda idi. O iklimde [o memleketde] islâmiyyet yayılsın istiyordu. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile müşâvere edip, asker topladı. Başlarına Sa’d bin Ebî Vakkâsı “radıyallahü anh” serdâr ta’yîn edip, fâris iklimine [Îrân memleketine] gazâya gönderdi. Fâris vilâyetine vardılar. Haber verdiler ki, arab askeri geldi. İrânlılar asker tedârik edip, bunlara karşı durmak istediler. Kisrânın askeri şehrden dışarı çıkıp, islâm askerinin karşısına kondular. İslâm askeri yirmibin kişi idi. Sa’d bin Ebî Vakkâsın “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna elçi gönderdiler. Ne iş için geldiler ve maksadları nedir, sordular. Hazret-i Sa’d buyurdular ki, Allahü teâlâ hazretlerinin askeri biziz. Sizi dîn-i islâma da’vet ederiz, onun için geldik. Eğer sözümüzü kabûl etmezseniz, ceng ederiz. Kisrâya bu haber geldi. Kisra askerine dedi ki, yarın cenge hâzır olunuz. Acem pâdişâhlarına kisrâ derler idi. Bu pâdişâhın adı Yezdücürd idi. Dedi ki, bu gelen asker yirmibin kişidir. Siz yüzbinden çoksunuz. Onlardan niçin korkarsınız. Sabâh oldu. İki tarafın askeri atlara binip, saflar bağlayıp, davullar çalıp, alemler [bayraklar] dikdiler. Ceng yapmak için, bahâdırlar hâzırlandılar. Sonra iki asker birbirine girdi. İkisinin arasında mücâdele ayyûka çıkdı. O gün geceye kadar bu şeklde ceng etdiler. Gece olunca asâyiş davulu çaldılar. Herbirisi çadırlarına döndüler. Bir rivâyet de şudur ki, o gece sabâha kadar muhârebe etdiler. Hiç dinlenmediler. Yezdücürdün pehlivânlarından Rüstem bin Mihribân ki ermenîdendir. Uzun zemân, muhârebe meydânında bahâdırlık yapıp, arab yiğitlerinin birinin elinde helâk oldu. Bunu helâk eden arab, şerâb içdiği için, kumandanın çadırında mahbûs idi. Bu mahbûs, Rüstemin bir kılınç vurması ile müslimânların şehîd olduğunu gördükçe, o dinsize diş bilerdi. Hazret-i Sa’dın mak’adında bir ağrı olduğundan o gün, muhârebedeki yerine tahteravân ile gitdi. Harb âletleri çadırda, câriyesinin yanında kalmışdı. O merd gâzî cârîyeye yalvarıp, mahbûs olmakdan kurtuldu. Hazret-i Sa’dın atını ve harb âletlerini de câriyeden ricâ ile alıp, hemen meydândaki Rüstemin yanına gitdi. İlk hücûmunda nârâ atarak Rüstemi titretdi ve göz açdırmayıp, ilk hamlede Rüstemi atından düşürüp, başını gövdesinden ayırdıkdan sonra, sözünde durup, doğruca hazret-i Sa’dın çadırında mahbûs olduğu yere geldi. Câriyeye, zinciri boynuna takdırdı. Sa’d bin Ebî Vakkâs, o merd gâzîyi tanıdı. Harb âletlerini ve atını da tanıdı. Çadırına gelerek vak’ayı cârîyeden tafsîlâtı ile öğrendikden sonra, bu hâdiseyi Fârûku Ekreme [hazret-i Ömere] arz etdi. O da gâzî merdin cezâsını bağışladı. Ve sonra yapacağı hatâları da göz yumula, şeklinde, Sa’d bin Ebî Vakkâsa mektûb yazdılar. O merd gâzî Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anh” bu afv mu’âmelesini öğrenince, hemen şerâb içmekden vazgeçdi. Rüstem helâk olduğu zemân, kâfirler dağılıp, islâm askeri bunların ardına düşdü. Kâfirleri kıra kıra şehrlerine götürdüler. Kal’a kapısını yıkıp, içeri girdiler. Rivâyet ederler ki, yüzbin kâfirin ellibinini kırdılar. Doğru Kisrânın serâyına geldiler. Hazînesinin temâmını ele geçirdiler. O pâdişâhın bir oğlu ve bir kızı var idi. Esîr aldılar. Çok mâl ve hazîne alıp, feth ve nusret ve şâd olarak dönüp, Emîr-ül mü’minîn Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine geldiler. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, emîr-ül mü’minîn Ömer hazretlerinin bu gazâsını kutladılar, hayr düâlar etdiler. Rivâyet eylediler ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kızı, ezvâc-ı tâhırât ümmihâtül mü’minînden [Peygamberimizin hanımlarından] “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Ümm-i Seleme hazretlerinin huzûruna gönderdiler. Zîrâ, Ümm-i Seleme hazretleri tatlı dilli ve şefkatli ve mihribân idi. O kız, islâma gelir diye, Onun yanına gönderdiler. Çeyizini de Sa’d bin Ebû Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” getirip, hazret-i Ömere teslîm etdi. Hazret-i Ömer de o çehizi aynı ile Beyt-ül-mâl emînine emânet verip, böylece hıfz eyle, buyurdu. Üç ay sonra o kız, müslimân oldu. Hazret-i Ömere müjdelediler. Sonra emr etdi. Çehizlerini geri verdiler. Hazîne kapısını açdılar. Onun dürlü çehizlerini ve altınlarını, inci ve cevâhîr ve atlas ve nice dürlü donlarının [elbiselerinin] hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslîm edin diye emr eyledi. Şöyle ki, Medîne ehâlisi bu mâlı görüp, hayret etdiler. Bu kız bu çehizini görünce sevinip, hazret-i Ömere düâ eyledi. O kızın adı şehr-i Bânû idi. Hikmet-i Rabbânî hazret-i Hüseyne “radıyallahü teâlâ anh” müyesser oldu, ya’nî ona nikâh etdiler.

Otuzikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, bir bayram günü, bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” evlâdlarına hâllerine uygun olarak, bayramlık elbiseler aldılar. O bayramda, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” çocuğunun elbisesi eski idi. Diğer çocukların elbiseleri yeni idi. Çocukluk sebebi ile olacak ki, onunla bir mikdâr istihzâ etdiler. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oğlu kendisi ile istihzâ etdiklerini anlayınca, ağlıya ağlıya babasının huzûruna geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oğlunu ağlar şeklde görünce, sebebini sordular. O da çocuklar ile arasında geçen hâdiseyi babasına anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da oğlunu böyle mahzûn ve gamlı görünce, kalbden acıyıp, şefkat ve merhametinden, beytül-mâl emînini huzûruna çağırdı. Dedi ki, iyd-i şerîf [bayram] gelmekde olup, herkes çocuklarına yeni elbise aldılar. Bizim oğlumuzun elbisesi eski olmakla, diğer çocuklar istihzâ etmişler. Ağlıya ağlıya bana geldi. Ben de hâlini görünce, zarûrî olarak şefkat ve merhametimden dolayı, sizi da’vet eyledim ki, beyt-ül-mâldan bana ta’yin olunan gelecek aya âid olmak üzere bir kaç akça veresin ki, buna bir elbise alayım. Beytül-mâl emîni dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, gelecek aya kadar yaşayacağınızı tahkîk etdiniz mi [araşdırdınız mı] ki, hak etmeden önce, benden hak etmediğiniz paranızı istersiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden gayri kim bilir. Beyt-ül-mâl emîni dedi ki, yâ halîfe, siz bilmedikden sonra, ülûfe almak size lâyık değil; bize de vermek ma’kûl değildir. Hazret-i Ömer söylediğine pişmân olup, istigfâr eyledi. O emîni beğenip, hayr düâ eyledi. Allahü teâlâ hazretleri kemâl-i lütfundan hazret-i Ömerin oğluna da bir yol ile teselli verip, her biri gönülleri hoş olarak gitdiler. Ey mü’min kardeşlerim. Şimdi gelin, insâf edin. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” adline ve hilmine ki, halîfe-i rûyi zemîn iken, oğluna elbise alamayıp, beytül-mâldan birkaç akça istedikde, beyt-ül-mâl emîni de bu yol ile mâni’ olduğuna huzûrsuz olmayıp, ayrıca düâ eylemişdir. Var kıyâs eyle ki, nasıl bir zât imiş.

Otuzüçüncü Menâkıb: Medîne ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için anlaşdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı. Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim, dedi. Onlar da buna ba’zı va’dlerde bulundular. Hazret-i Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za’îf kalmışdı. O yehûdî, kendisini hekîm tanıtıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oğlunun yanına vardı. Hâlini ve hâtırını sordu. O da, za’îfliğinden bir mikdâr hikâye yolu ile şikâyet etdi. Mel’ûn yehûdî tebessüm ederek, bunun ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ kalblerinde kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düşüp, odasına götürdü. Sonra bir sürâhî şerâb doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu senin derdine devâdır. Bunu içdiğin gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü hakîkat zan edip, şerâb ne olduğunu görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O yehûdînin güzel bir kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te’sîri ile serhoş olduğundan, kıza sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı başına geldikde, yapdığı işlere pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr edip, evlerine geldi. Hikmet-i rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk doğdu. Sonra, mel’ûn yehûdî, bir çok yehûdîyi ve o çocuğu yanına alıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yanına getirdiler. Dediler ki, yâ halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza zorlıyarak sâhib olup, bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu görünce, mubârek gönülleri perîşân olup, oğlunu çağırdı ve bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o ma’sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta’yîn eyledi. Sonra oğlunu aşağı alıp, dînin emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa sayısı kırk olduğu zemân, Eshâb-ı güzîn, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerinin yanına gelip, ricâ etdiler. Yâ halîfe, oğlunuz hastadır, bu şekldeki sopaya tehammül edemez. İhsân eyle, bunun suçunu bize bağışla. Zîrâ sesi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sesine benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i Mutahharaya götürüp, yüksek ses ile Kur’ân-ı azîmüşşânı okutup, kendileri dışarıdan dinlerler idi. Hazret-i Habîbullahın hasretinden ciğerlerini dağlarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti için suçunu afv eyle diye, ne şeklde söylediler ise, iltifât eylemedi. Allahü teâlânın hakkında hâtır olmaz. Âhıretde çekmekden, dünyâda cezâsını bulmak iyidir, buyurdular. Altmış değnek oldukda, babasına çağırdı ki, yâ baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin yüzünü göreyim, halâllik dileyeyim. İltifât eylemeyip, yetmiş sopa oldukda, çağırıp, yâ baba, işte ben ölüyorum. Mubârek yüzünü bana göster, görün ki, hasret gitmiyeyim, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mubârek yüzünü çevirip, gösterdi. Sopa sayısı seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömere öldüğünü bildirdiler. Buyurdu ki, ölüsüne yirmi değnek vurun ki, Hak emri yerini bulsun. Ondan sonra da yirmi değnek vurdular. Yüz temâm oldu. Sonra techîz ve tekfîni yapıp, götürüp defn eylediler. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, acabâ babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı. Allahü teâlânın huzûrunda hâlin nasıl oldu diye ağladı. O gece Eshâbdan birisi onu rü’yâda gördü. Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u şerîfinde oturup, zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi gördüğü gibi, kalkıp, güle-güle yanına geldi. Dedi ki, Allahü teâlâ babamdan râzı olsun ki, atalık hakkını yerine getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, devâmlı Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmet-i şerîflerinde olup, bir ân ayrılmıyorum. Dünyâ kahrından kurtulup, zevk ve safâ içine düşdüm. Ertesi günü o sahâbî gelip, rü’yâda gördüğü hâli, hazret-i Ömere anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ağlamağı bırakıp, Allahü teâlânın inâyetine şükr secdesi eyledi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hilâfeti zemânında, bir gâzâdan çok mal getirmişlerdi. Bu malın beşde birini hakkı olanlara taksîm ederken, hazret-i Hasen bin Alî bin Ebû Tâlib “radıyallahü teâlâ anhümâ” gelip, dedi ki: Yâ halîfe! Gazâ malından bana da bir mikdâr ver. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona bin dirhem gümüş verdi. Sonra hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” geldi. O da istedi. Ona da bin dirhem gümüş verdi. Sonra, hazret-i Ömerin kendi oğlu, hazret-i Abdüllah “radıyallahü teâlâ anhümâ” gazâ malından istedi. Ona beşyüz dirhem gümüş verdi. Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki: Efendim, yetişmiş yiğit olan ve nice def’a gazâya gidip ve hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde kılınç çekip, nice başlar düşürmüşken, bana beşyüz dirhem verirsin. Hazret-i Hasen ile hazret-i Hüseyn ki, henüz tâze yiğitlerdir. Onlara biner dirhem verirsin. Bu lâyık mıdır? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; yâ Abdüllah! Sen onlar ile berâber mi olmak istersin? Onların, hazret-i Alî gibi babaları vardır ve hazret-i Fâtımâ-tüz-zehrâ gibi, anaları vardır. Hazret-i Fahr-i Âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gibi dedeleri vardır. Hazret-i İbrâhîm gibi dayıları vardır ki, İbrâhîm, hazret-i Resûl-i ekremin oğludur. Hazret-i Ümm-i Gülsüm ve hazret-i Rukayya “radıyallahü teâlâ anhünne” gibi teyzeleri vardır. Hazret-i Ca’fer Tayyâr ve hazret-i Ukayl gibi amcaları vardır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” böyle söylediğini, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri işitdi. O büyük zât buyurdu ki, Resûl-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve islâmın nûrudur.) buyurmuş idi. Bunu boş yere buyurmamışdır. Böyle söyleyince, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”, hazret-i Ömerin yanına varıp, Fahr-i âlem hazretlerinin böyle buyurduğunu müjdelediler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da divit ve kalem ve kâğıd getirip, bu hadîs-i şerîfi yazdı. Vasiyyet eyledi ki, vefât eylediğim vakt, bu kâğıdı benim ile berâber defn ediniz ki, bana bu huccet kâfi’dir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdikden sonra, o kâğıdı da defn etdiler. Sabâh oldukda, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kabr-i şerîfleri üzerinde, kudret kalemi ile yazılmış bir yazı buldular. O kâğıdda şöyle yazılı idi. (Resûlullah doğru söyledi. Alî, Hasen ve Hüseyn doğru söyledi. Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve islâmın nûrudur). Bir rivâyetde, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn gelip, müjdelediklerinde, hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, sahâbe-i güzînden bir cemâ’at ile yerinden kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kapısına gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Alî dışarı çıkdı. Hazret-i Ömer, süâl buyurdular ki, yâ Alî, sen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden (Ömer, ehl-i Cennetin sirâcıdır ve islâmın nûrudur) diye işitdin mi? Hazret-i Alî de, evet dedi. Hazret-i Ömer, dedi ki, şimdi bana bunu yaz. Hazret-i Alî de mubârek eline kalem alıp, yazdı: (Bu yazı Alînin Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Onun da Cebrâîl aleyhisselâmdan, Onun da Allahü teâlâdan haber verdiği, Ömer Cennet ehlinin ışığı ve islâmın nûrudur, hadîs-i şerîfi hakkındadır.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o yazıyı alıp, evlâdından birine verdi ki, ben vefât etdiğimde, bunu kefenime sarasın. Bununla Allahü teâlânın huzûruna çıkayım; buyurdu. Bir rivâyetde de, vefâtlarından sonra, kabr-i şerîfleri üzerinde bulunan, kudret kalemi ile yazılan şöyle idi: (Alî, doğru söyledi. Resûlullah, Cebrâîl, ben doğru söyledik. En doğru söyliyen benim. Ömer Cennet ehlinin ışığı ve islâmın nûrudur.)

Otuzbeşinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zemânında, Sâriye hazretlerini, islâm askeri ile, bir gazâya gönderdiler. Gazâ yapılacak yere varıp, bir dağın eteğinde konakladılar. Müslimânların mola verdikleri dağın arkasında bulunan kâfirler, onları gâfil avlıyarak hücûm etmek istediler. O sırada, hazret-i Ömer Medîne-i münevverede Cum’a günü minber üzerinde, hutbe okurken, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, kemâli lutfünden, islâm askerine re’fetinden, hazret-i Ömerin mubârek gözünden perdeyi kaldırdı. Aralarında bir aylık mesâfe var iken, islâm askerinin düşmândan gafletini müşâhede etdi. Yüksek sesle, üç kerre nidâ etdiler; (Yâ Sâriye el-Cebel-el-Cebel). [Yâ Sâriye, dağa, dağa.] Allahü teâlânın kudreti ile hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” o sesini, o hâl içinde bulunan Sâriye hazretlerinin, mubârek kulaklarına işitdirdi. O ses sebebi ile arkalarını dağa verdiler. Düşmâna gâlip olup, kâfirleri hezîmete uğratdılar. Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” o günün ve o sâatin târîhini koydu [Bir tarafa yazdı]. Hazret-i Sâriye, islâm askeri ile muzaffer olarak ve ganîmetler ile döndü. O mâcerâdan sordular. Sâriye o durumu açıklayıp, buyurdular ki, kâfirler bize hîle yapıp, ansızın basmak istedi. Cum’a günü bir dağın eteğinde oyalanırken, bir ses işitdim ki, yâ Sâriye-el-Cebel, dedi. Biz de dağa arka verdik. Allahü teâlânın inâyeti ile, kâfirlere gâlip olup, kâfirler hezîmete uğradılar. Ba’zı rivâyetde, bu hâdise Nihâvend cenginde vâki’ olmuşdur. Böyle beyân etmişler ki, Nihâvend vilâyetinde bir karye [belde] vardır. O karyenin adı Kandsihandır. Onun batısında bir dağ vardır. O dağın başında bir künbed [ocak] yapılmışdır. O künbedin orta yerinde hârâdan bir baca koymuşlar idi. Hazret-i Sâriyenin mubârek kulaklarına gelen ses o bacadan geldi. Hâlâ o bacayı teberrüken güzel kokular ile kokularlar. Erbâbı ziyâret ederler.

Otuzaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîflerinde bir gün Medîne-i münevverede zelzele oldu. İnsanlar korkularından ızdırâba düşdüler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısı ile yere vurdu. (Allahü teâlânın izni ile sâkin ol) dedikde, o vakt arz [yer] sâkin oldu.

Otuzyedinci Menâkıb: Yine hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir yangın çıkdı. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahı teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri korku ile durumu hazret-i Ömere iletdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir saksı parçası alıp, üzerine yazdı ki, (Yâ nâr [ateş], Allahü teâlânın izni ile sâkin ol). Varıp onu ateşe bırakdılar. Allahü teâlânın izni ile soğudu.

Otuzsekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri zemânınde bir melik elçi gönderdi. Elçi gelip, hazret-i Ömerin serâyını sordu. Şöyle zân etdi ki, sâir şâhlar gibi, onun da serâyı vardır. Dediler ki, onun asla nesnesi yokdur. Şu ânda kendisi şehri muhâfaza için, gezmekdedir. Elçi onun gitdiği mahalle doğru gitdi. Hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” gördü. Toprak üzerine yatmış. Kamçısını başının altına koymuş, uyuyordu. Elçi bu hâli görüp, hayret etdi. Dedi ki, şark ve garb [doğu ve batı] ehli bu kişiden korkarlar. Bu korku, bu sıfat üzerinedir. Gönlünden dedi; ben bunu, yalnız buldum. Öldüreyim. İnsanları, bunun korkusundan halâs edeyim [kurtarayım]. Kılıncını kaldırdığı ânda, Allahü teâlâ, yerden bir arslan çıkardı. Bunun üzerine hamle eyledi. Korkusundan kılıncı elinden bırakdı. Hazret-i Ömer bu hâlde uyandı. Hiçbirşeyden haberi yokdu. Elçiye, ne olduğunu sordu. Elçi de hâdiseyi anlatdı ve müslimân olup, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hizmet-i şerîflerinde bulunup, ölünceye kadar ayrılmadı.

Otuzdokuzuncu Menâkıb
: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kıtlık zemânında, bir deve kurban edip, Medîne-i Münevverenin fakîrlerine bölüşdürün diye emr etdi. Bölüşdürme işini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir mikdâr alıkoyup, halîfe için güzel bir şeklde pişirip, iftâr zemânında huzûr-u şerîflerine getirdi. Ömer “radıyallahü anh” bu et neredendir diye süâl buyurdular. Hizmetçi dedi ki; yâ Emîr-el mü’minîn! Emr-i şerîfiniz ile fakîrlere teslîm olunan deve etinden sizin hissenizdir. Rengi değişip, buyurdu ki; Vay benim gibi vâlîye ki, fukarâya kötü yerini ayırıp, kendisi için en güzel yerinden alıkoyuyor. Şimdi, yâ hizmetçi! Bir dahâ böyle etme. Kaldır bu yemeği, benim önümden. Fakîrlerden, çoluk-çocuğu olan bir kimsenin evine götür. Ver, yisinler. Bana yine evvelki âdet üzere yemek getir ki, halîfe olan kimsenin haftada bir kerre et yimesi kâfî’dir. Sonra, hizmetçi emr-i şerîfleri üzere yemeği uygun bir fakîre verdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” eski âdeti üzere, bir mikdâr zeytin yağı ile, kuru ekmek parçası getirip, önlerine koydu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, o ekmek parçasını yağa batırıp, gönül râhatlığı ile yiyip, yerlerin ve göklerin sâhibi olan Allahü teâlâya şükr ve hamd eyledi.

Kırkıncı Menâkıb
: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Medîne-i Münevvereden “Allahü teâlâ şerefini artdırsın” hac yapmak üzere, Mekke-i mükerremeye gitdi. Varıp gelinceye kadar hesâb etdiler. Seksen dirhem harcanılmış. Çok harcadım diye çok üzüldü. Nakl edilir ki, Kâ’be-i Mu’azzamaya varıp-gelinceye kadar, yollarda bir gün çadır kurmayıp, bir köhne perde gölgelik edip, onun altında gölgelendi.

Kırkbirinci Menâkıb: Nakl olunmuşdur ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” herhangi bir şeyden halkı men’ etse, ev halkının temâmını toplayıp, buyururdu ki, Allahü teâlâ hazretlerinin buyurduğu üzere, Onun yasak etdiği bir nesneyi halkın işlemesinden men’ etdim. Ona uymağa siz herkesden dahâ çok uyanık olunuz. O fi’li işlememek gayrilerden dahâ çok size lâzımdır. Şöyle bilmiş olunuz ki, sizden biriniz o fi’li işlese, gayrilere edeceğim cezânın dahâ fazlasını ona yaparım, buyurur idi. Ondan halkı men’ ederdi. Yakınlarının kaçınması ve korkusu gayrilerden dahâ çok olurdu.

Kırkikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfeliği zemânında, Medîne-i Münevverenin etrâfında bir deve palanı düşmüş. Onu alıp, sür’atle giderken terlemişdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ile karşılaşdılar. Alî “radıyallahü anh” sordular ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu ne hâldir. Cevâb verdiler ki, yâ kardeşim Alî. Bu deve müslimânların beyt-ül-mâlındandır. Palanını düşürüp, kaçmış. Onu bulup, yine arkasına vurmak (koymak) isterim. Böylece hilâfet zemânımızda, beyt-ül-mâla ziyân vermiş olmıyalım. Hazret-i Alî dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Size ne hâcet. Bir başka kimse gönderseniz, olmazmıydı. Cevâb verdiler ki, yâ Resûlullahın amcasının oğlu! Bu iş benim ahdime lâzımdır. Kıyâmet günü olunca, bu işin kusûrunu benden sorarlar. En iyisi budur ki, kimseye ısmarlamayıp, işimi kendim görmeliyim. Böylece, dergâh-ı izzetde mahcûbluk çekmiyeyim. Hazret-i Alî bu sözü işitdi. Bir derinden âh çekip, ağlamağa başladı. Dedi ki, yâ Ömer, senden sonra gelenlere râhat koymadın. Zîrâ onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya düşerler.

Nakl edilir ki, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir cem’iyyetde ağladı. Niçin ağladığı süâl olundukda, buyurdular, niçin ağlamayayım ki, eğer Fırat kenârında oğlak zâyi’ olsa, yârın kıyâmet gününde, o Ömerden sorulur. Yine nakl olunur ki, bir gün Ömer “radıyallahü anh” eline bir saman çöpü alıp, der idi ki, ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı mahlûk olmaya idim, vâlidem beni doğurmayaydı. Ne olaydı, hâtırlanan nesne değil de, unutulan nesne olaydım. “Radıyallahü anh”.

Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” rûm kayserinden elçi geldi. Bu elçi geri dönerken, hazret-i Ömerin hâtunları, bir dinâr ödünc alıp, onunla hoş kokulu nesneler satın aldı. Bir şişenin içine koyup, kayserin hâtununa gönderdiler. Elçi vâsıl oldukda, kokuları alanlar çok hâz alıp ve memnûn oldular. Gelen kapların içine cevâhir [mücevher] doldurup karşılığında onlara gönderdiler. Gelen hediyye şişeleri boşaltıp, bir tabak içine koyup, hâtunları seyr ediyorlardı. O sırada hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü anh” içeri girip, onlarda bu cevherleri gördü. Nereden geldi, diyerek süâl buyurdular. Hâtunları da hâdisenin aslını anlatınca, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, eğer siz halîfe hâtunu olmasa idiniz, size bu cevherlerin birisini göndermezler idi. Size gelen de, halîfeye gelen de müslimânların beyt-ül-mâlınındır. Sizin hakkınız, karz [borç] aldığınız mikdârdır. O cevâhirleri satdırıp, içinden, (borç aldığı kadarını) [cevâhirlerin karşılığında gönderdiği mâlın karşılığı kadarını] hâtunlarına teslîm edip, geri kalanını beyt-ül-mâla verdi. O hâtunları da, hazret-i Ömere karşılık vermeyip, Emîr-ül mü’minînin emrine tâbi’ olmaları takdîr edilir “radıyallahü teâlâ anhünne”.

Kırkdördüncü Menâkıb:
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Irâk vilâyetine Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” asker gönderdi. Az zemânda Allahü teâlânın izni ile vilâyetleri feth edip, kiliseleri câmi’, puthâneleri mescid yapıp, sâlimen ve ganîmetler ile geri Medîne-i Münevvereye geldiler. Halîfe ile buluşdular. Lâkin, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunlara aslâ iltifât etmeyip, ne yapdınız diye de sormadı. Onun bu mu’âmelesi, Eshâb-ı güzîne “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gâyet güc gelip, Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü anhüm” oğlu Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” ile mescidde buluşup, şikâyet etdiler. O da dedi ki, Emîr-ül mü’minîn hazretleri ile bu elbiseler ile mi buluşdunuz. Meğer bunlar acem vilâyetinin güzel ipekli elbiselerinden giymişler idi. Abdüllah ibni Ömerin işâreti ile, arkalarına evvelki elbiselerini giyip, geri hazret-i Emîr-ül mü’minînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına geldiler. Ömer “radıyallahü anh”, bunlara izzet ve ikrâm edip, herbirinin hâtır-ı şerîflerinden ayrı ayrı sorup, merhabâ yâ Eshâb-ı Resûlullah, merhabâ yâ Muhâcirînin ve Ensârın meşhûrları diye, bunları haddin üstünde taltîf etdikde, Eshâbdan biri cür’et edip, sordu: Yâ Emîr-el mü’minîn! Hikmeti ne idi ki, evvelki görüşmemizde iltifât buyurmayıp, nefret eder şeklde karşılandık. Şimdi ise güzel sûretle karşıladınız. Cevâb buyurdular ki, evvelki gelişinizde, değişik elbiseler giydiğinizi gördüm. Herbirisi gözüme belâ dikeni gibi görünüp, dedim ki, Sübhânallah! Hilâfet zemânımızda, Eshâb-ı güzîn elbiselerini değişdirdiler. Birkaç günden sonra, kalbleri de değişip, dünyâ zînetlerine meyl ve muhabbetleri çok olur. Yârın kıyâmet gününde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine kavuşunca; yâ Ömer, senin hilâfetin zemânında, benim Eshâbım elbiselerini değişdirip, sonra kalbleri değişdi. Sen niçin nehy etmedin, mâni’ olmadın diye hitâb ederek azarlamalarından korkdum. Onun için sizlere iltifâta mecâlim olmadı. Allahü teâlânın izni ile, evvelki elbiseleri görüp, o hâlden kurtulup, şimdiki hâle geldim, buyurdu. Rivâyet edilmişdir ki, iş bu hâdise esnâsında, getirdikleri ganîmet mallarını arz etdiklerinde, Eshâb arasında eşit olarak taksîm etdikden sonra, kablar ile acem tatlılarından ba’zı tatlılar getirmişler idi. Huzûr-u şerîflerine koydular. Mubârek parmakları ile bir mikdâr tadıp, lezzet ve kokusuna bakıp, bu, şu yiyeceklerdendir ki, bundan dolayı mü’minlerden oğlu babasını, kardeş kardeşini katl etseler gerekdir, deyip, kaldırın bu yiyeceği, şu gazâda şehîd olan mü’minlerin çoluk-çocuğuna verin ki, ayrılık acısı ile acılanmış ağızları tatlansın, buyurdular.

Kırkbeşinci Menâkıb: Ülemâ-i ızâmın [büyük âlimlerin] ve meşâyıh-ı kirâmın [evliyâların] îmânın kâmil olması için mü’minlere nasîhatlarındandır. Her kişinin zühd ve takvâsı ve Allahü teâlâ hazretlerinden havf ve recâsı [korku ve ümmîdi], şu şeklde ve i’tidâlde olmalı ki, ne bir ân ümmîdsizlik hâli olsun. Ne de bir ân korkusuzluk hâli olsun. Nitekim hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyururlar ki, eğer Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyursa ki, ben cümle kullarımın hepsini Cennete koyup, içlerinden bir kuluma azâb ederim. Ben, kendi günâhlarıma bakıp, korkarım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin o azâb edeceği kul, ben olurum. Eğer Hak Sübhânehü ve teâlâ buyursa ki, bütün kullarımı Cehenneme koyarım. Birisini Cennete koyarım. Ben o erhamerrâhimîn ve ekrem-ül ekremîn Allahü teâlâ hazretlerinden ümmîd ederim ki, o Cennete giren kul ben olurum. Nitekim büyükler buyurmuşlardır: Beyt:

Ey Allahım, mâdem ki buyurdun,
benden ümmîd kesmeyin.

Günâhım çok olsa da,
Ümmîdimi keser miyim.


Şimdi mü’mine lâyık olan ve şânına muvâfık olan budur ki, ne Allahü teâlâ hazretlerinin mekrinden [azâbından] emîn ola ve ne rahmetinden ümmîdini kese. Yine o büyükler nasîhat ederler ki, muvahhid mü’mine lâzım olan emrlerden biri de, her hâlde ölümü zikr etmesidir. Hiçbir vakt, gâfil olmamasıdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuşlardır ki, (Lezzetleri yıkanı [eğlencelere son vereni] çok hâtırlayınız!) ma’nâ-i şerîfi, Allahü teâlâ bilir, budur ki, lezzetleri yıkanın zikrini çok edin ki, o ölümdür. Nitekim, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kimseye hergün birkaç kerre gelip, ölümü hâtırlatsın diye bir kaç akçe ta’yîn etmişdir. Her vakt o kimse gelip, ölümü ona hâtırlatdı. Her gün o kimse gelip, hizmet edâ etdikçe, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ta’yîn buyurdukları akçeyi verirlerdi. O şahsın vazîfesine son verilince, vazîfe taleb etdi. Buyurdular ki, sen bundan sonra gelip, ölümü hâtırıma getirme ki, ihtiyâcımız kalmadı. Zîrâ sakalımıza ak düşdü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Dâimâ göz önünde olup, mevti (ölümü) hâtırlatır. Nitekim büyükler buyurmuşlardır. Beyt:

Sakal akı ölüme habercidir,
Yiğitlik tâzeliği içinde feryâddır.


 

 
< Önceki   Sonraki >