Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 2
Emîr-ül Mü'minîn Ömer-ül-Fârûkun "radıyallahü teâlâ anh" Menâkıbı 2 PDF Yazdır E-posta

Onbeşinci Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de, Tahrîm sûresinde, meâl-i şerîfleri (Eğer ikiniz de Allaha tevbe ederseniz [Âişe ve Hafsa], Imagene güzel...) (Olur ki, onun Rabbi, yerinize sizden dahâ hayrlı zevceler verir....) olan 4 ve 5.ci âyet-i kerîmelerinin inme sebebi beyânında haber verilmişdir. İsmâîl bin Abdülkâhir râvîler vâsıtası ile Abdüllah bin Abbâsdan “radıyallahü teâlâ anh”, o da Ömer bin Hattâb hazretlerinden rivâyet etdiler. Bir vakt, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ezvâc-ı tâhirâtdan ayrılmak istediler. Bu hadîs-i şerîf te’vîlli zikr olundu. Sonunda hazret-i Ömer buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Dedim, yâ Resûlallah! Eğer hanımlarınızı boşar iseniz, sizin için sıkıntı olmaz. Eğer sen onlara talâk vermiş isen, muhakkak Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seninledir. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd ederim ki, onlarla öyle bir kelâm ile konuşurum ki, Allahü teâlâ benim söylediğim kavli tasdîk eder. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Tahrîm sûresi 4 ve 5. âyet-i kerîmeler.]

Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” biryerde oturup, mubârek hırka-i şerîfini yamarken, arkası açık kaldı. Arkasına, Allahü teâlânın emri ile bir mikdâr güneş te’sîr etdi. Bir mikdâr kalb-i şerîfleri incindi. Güneşe dikkat ile bakdı. Allahü teâlânın emri ile güneş kapkara oldu. Âlem karanlık oldu. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gelip, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ömere emr edesin ki, güneşe şefkat nazarı ile baksın. Yoksa güneş, kıyâmete dek, bu hâl üzere kalır, dedi. Hazret-i Muhammed-il Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömeri huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Buyurdu ki, yâ Ömer! Allahü teâlâ emr buyurdu ki, Ömer, güneşe şefkat nazarı ile nazar etsin. Yoksa, kıyâmete kadar güneş böyle kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” şerefli emrlerine uyarak, güneşe şefkat nazarı ile bakdı. Allahü teâlânın izni ile güneş evvelki gibi münevver oldu. Var bundan kıyâs et ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ne büyük sultân imiş.

Onyedinci Menâkıb: Ebûl Mu’în Nesefî “rahmetullahi aleyh” (Temhîd) adındaki risâlesinde beyân etmişdir. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vefâtı yaklaşdı. Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu ki; Söylediklerimi yaz. Osmân “radıyallahü anh” ne yazayım, dedi. Buyurdular ki; (Yazın, Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi Ebû Bekrin, dünyâdaki son günü, âhıretdeki ilk gününün vasıyyetidir. Ben Ömer bin Hattâbı halîfe seçdim. Ona itâ’at edin. Öyle zan ediyorum ki, adâlet eder. Yanılmışsam gaybı ancak Allahü teâlâ bilir.) Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin hepsi hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine râzı oldular. Husûsî olarak hazret-i Alî “radıyallahü anh” râzı oldu. Seve seve önce bi’ât etdi. Zîrâ Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmiş idi. Buyurdular ki: Benden sonra iktida’ edin [tâbi’ olun] o kimselere ki, onlar Ebû Bekr ile Ömerdir “radıyallahü anhüm”.

Onsekizinci Menâkıb: Âlimler ittifâk etmişlerdir. Hazret-i Ömerden “radıyallahü anh” evvel ve sonra, dünyâda kimseye hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dirliği gibi [idâresi gibi] dirlik verilmedi. Kimse onun yoluna varamadı. Hilâfetde hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şöyle idi. Dicle nehri kenârında koyun güden çobanın, bir koyunu zâyi’ olsa, korkarım ki, onu Allahü teâlâ hazretleri niçin çobanın koyunlarını gözetmedin diye benden sorar, der idi. Rivâyet olunur ki, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” öğle sıcağında kendi soyunup, sadaka develerini bağlıyordu. Dediler, yâ Emîr-el-mü’minîn! Niçin sen kendin zahmet çekersin. Bir kişiye buyurun, o bağlasa, olmaz mı. Buyurdu ki, bunlar fakîrlerin hakkıdır. Çünki, Allahü teâlâ beni bunlara çoban etdi. Fakîrlerin işlerini kendim görmem lâzımdır. Zîrâ âhıretde benden sorarlar. Bir kişi dedi, yâ Emîr-el-mü’minîn! Sana yakın olanların işlerini sen kendin görürsün. Uzak olanların işini nasıl görürsün. Buyurdu ki, inşâallahü teâlâ bir sene gezeceğim. Nice gücü yetmez, fakîr ve hastalar vardır. Kendim onların kapılarına varıp, ihtiyâclarını göreceğim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” her yere bir emîr veyâ âmir gönderirdi. Ona bir vasiyyetnâme verirdi. Ne yapmaları îcâb etdiğini bildirirdi. Der idi ki, eğer dediğimden dışarı çıkarsanız, ben senden bîzârım. Bir kâğıd da o tarafın reâyâsına [ehâlisine] gönderirdi. Eğer bu kişi benim dediğim yerde emrlerime uyar ise, emrine mutî’ olunuz. Eğer uymaz ise mutî’ olmayınız.

Abdurrahmân bin Avf der ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geceleri şehri gezer, kontrol ederdi. Bir gece benim evime geldi. Yâ Abdurrahmân, bu gece şehrin kenârına bir kervân geldi. Korkarım ki, eşyâları kaybolur. Gel, gidip, bu gece onları bekleyelim, dedi. Vardık, sabâh oluncaya kadar onları bekledik. Ramezân-ı şerîfde terâvîh nemâzını cemâ’at ile kılmak, hazret-i Ömerden kaldı. Eslemîyi beytül-mâla emîn ta’yîn etmişdi. Birgün Eslemîden sordular ki, hiç hazret-i Ömerin beytül-mâldan herhangi birşey aldığı oldu mu. Dedi ki, eğer, ehl ve ıyâlinin nafakaya ihtiyâcı olursa, beytül-mâldan ödünc alırdı. Eline mal geçince, yine yerine koyardı. Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh”, kuru arpa ekmeği yimek âdeti idi. Kalın kumaşdan gömlek giyerdi. Birçok gazâlar yapdı. O kadar vilâyetler feth eyledi ki, o kadar mâl ve menâl onun katına geldi ki, kimseye o kadar gelmedi. Arab ve acem ve rûm beğleri ikrâmlar edip, hükmüne baş eğdiler. O kadar şehr imâret eyledi ki, had ve hesâbı yokdu. Meşrık ve magrib arası, tâ Ceyhûna ve Âzerbaycân, Horasan derbendine ve Amman, Kirmân, Mısr, Şâm ve Rûma varıncaya kadar; bütün beldeler onun hükmüne baş eğdi. Hattâ, rivâyet olundu ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” zemân-ı şerîflerinde, sekizbin câmi’i şerîfde cum’a kılmak müyesser olmuşdur. Büyük gazâlar yapmışdır. Bu kadar memleketleri feth eylemek, ezelde ona takdîr olmuşdur. Her nereye asker gönderse, mensûr ve muzaffer olup, sâlimen, ganîmetler ile geriye dönmüşlerdir. Ordusu hiç mağlûb olmamışdır. Tedbîrli ve tedârikli ve adâletli idi. Hilâfeti zemânında yimesi ve içmesi hiç değişmedi, fazlalaşmadı. Hiçbir zemân hâtırlarına kibr gelmedi, büyüklenmedi. Sonu pişmânlık, üzüntü olacak iş yapmadı. Bunlar (Taberî târîhi)nden alınmışdır.

Ondokuzuncu Menâkıb:
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” hilâfet makâmına geçdikden sonra, kızı hazret-i Hafsa “radıyallahü anhâ” ki Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ezvâc-ı mutahheralarındandır, muhterem babalarını görmeğe vardılar. Mubârek yüzlerini gördükde, üzerinde olan hırkanın oniki yerde yaması var. Hattâ yamanın ikisi deriden idi. Hafsa, babasını bu hırka ile görüp, hâtır-ı şerîfleri mahzûn olup, dedi ki, ey devletlim ve gözüm nûru babam. Bu hırkayı bir fakîre verseniz. Kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, câiz olmaz mı? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, kızım, sen Fahr-i âlem hazretlerinin halâli idin. Sen ona bizden yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyâyı denîden [alçak dünyâdan] neler çekmişdir. Ne mertebe sakınmışdır. Dünyâyı hor ve zelîl edip, emri altına almışdır. Âhırete teşrîf etdikde, bana vasıyyet edip, (Yâ Ömer, kıyâmet gününde, benim ile ve Ebû Bekr ile buluşmak istersen, yolumuzdan ayrılma) diye buyurmadı mı?

Yirminci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, hazret-i Nu’mânı “radıyallahü teâlâ anh” serdâr yapıp, acem diyârına gönderdi. Nihâvend ile Hemedânı feth etdiler. Bir mecûsî acem, Mugîrenin elinde esîr iken, koynundan bir kutu çıkarıp, dedi ki, babam bana bu kutuyu verdiği zemânda, vasıyyet etmişdir ki, pâdişâh olduğun vakt bunu açasın. Ben şimdiden sonra pâdişâh olacak değilim, deyip, kutuyu Mugîre hazretlerine teslîm eyledi. Mugîre “radıyallahü teâlâ anh”da, kutuyu eline alıp, bütün islâm askeri içinde açıp, gördüler ki, içi çok kıymetli mücevher ile doludur. Hepsi dediler ki, bu kutu ceng ile alınmamışdır. Yine bunu aynı şeklde, Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderelim. O kutuyu bir kutu içine koyup ve mühürleyip, hazret-i Ömere gönderdiler. Hazret-i Ömer de kutuyu Eshâb-ı güzîn arasında açıp, gördükden sonra, götüren kimseye, bu da gâzîlerin hakkıdır. Satsınlar, akçesini, gâzîlere taksîm etsinler diye emr etdi. Sonra o kutuyu yine islâm askeri içine gönderip, etrâfdan gelen zenginler toplanıp, satın aldılar. Otuzbin kişinin her birine onarbin akçe düşdü. Husûsan, önce mağlûb etdikleri askerin malından beytülmâl için beşde bir ayrıldıkdan sonra, adam başına altmış bin akçe hisse düşmüş idi. Altından ve gümüşden gayri çok mal ve ganîmet elegeçmiş idi. Bu gazâlarda tahsîl olunan mal ve ganîmetlerden, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir habbesini kabûl etmezdi. Cümlesini fakîrlere ve gâzîlere sarf ederdi. (Taberî târîhi)nden alınmışdır.

Yirmibirinci Menâkıb:
Yine Taberî târihînden alınmışdır. Hicretin yirmiüçüncü senesi idi. Birgün Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bir aşîretin zulmünden şikâyet etdiler. İrân tarafında bir aşîret vardır. San’atları harâmîlikdir. Müslimânların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. Îmâna gelmezler. Müslimânlara karışmazlar. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesleme asker ile varıp, onları dîne da’vet etdi. Kabûl etmediler. Cizye verin dedi, kabûl etmediler. Ceng eylediler. Mesleme onların erkeklerini kırdı. Kadınlarını esîr aldı. Mesleme ganîmet malının beşde birini beyt-ül-mâl için ayırdı. Bir kutu ile kıymetli taşlar eline geçmişdi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine, beşde bir mal ile o kutuyu, müslimânların rızâsı ile armağan gönderdi. O gönderdiği kişi rivâyet eder ki, Medîne-i münevvereye geldim. Gördüm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yemekler pişirip, mescidde fukarâya yidirirdi. Zîrâ âdet-i şerîfesi bu idi ki, beyt-ül-mâldan fakîrler için günde bir deve kesip, pişirip, yidirirdi. Yemek yinirken, kendisi mubârek eline bir asâ alıp, ayağı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve aş lâzım oldukça, götürüp verirdi. O kişi der ki, hazret-i Ömeri bu hizmeti yaparken gördüm. Sabr edip, bekledim. Hazret-i Ömer işini bitirip, evlerine geldiler. Ben de arkasından vardım. Bana, içeri girin dedi. İçeri girdim. Hazret-i Ömerin hâtunu ki, Ümmü Gülsümdür. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kızıdır. Hazret-i Fâtımadan olmuşdur. Gördüm ki, üzerinde bir eskimiş fistan giymiş, oturur. Evinin içinde, bakdım, bir eskimiş kilim, iki yasdıkdan gayri nesne görmedim. O yasdıklar da hurma lifinden idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kilim üzerine oturup, yasdığı benim altıma verdi. Oturdum. Sonra, Ümmü Gülsüme, hiç bizim için yemek pişirdin mi, dedi. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn, yalnızlık sebebi ile bugün yemek pişiremedim. Kalkıp, bir çanağa bir mikdâr zeytinyağı koyup, içine biraz tuz koydu. Bir parça arpa ekmeğini hazret-i Ömerin önüne getirdi. Ben de hazret-i Ömerin hâtırı için berâber yidim. Ondan sonra, o hediyye kutusunu çıkarıp, hazret-i Ömerin önüne koydum. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu nedir, dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Müslimânlar da hisselerinden geçdiler. Hepsinin rızâsı ile bunu sana armağan gönderdiler, dedim.. Hazret-i Ömer onu gördükde, mubârek iki ellerini dizi üzerine koyup, ağladı ve dedi ki: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri Ömere bu kadar nesneler verdi. Ömerin gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yürü bu kutuyu Meslemeye götür ve de ki, bir dahâ bunun gibi iş yapmasın. Müslimânların nasîbini kimseye göndermesin. Bu cevâhirleri satsın, müslimânlara dağıtsın. Çabuk git. Eğer dağılmış iseler, Meslemeye bir iş ederim ki, müslimânlara ibret olur. O kimse dedi, yâ Ömer te’cîl eyle. Emîr buyurursan, benim bineceğim yok. Ben gidinceye kadar geç olur. Buyurdu, sadaka develerden iki deve getirdiler. Bana verdi. Buyurdu, bu develere nöbetle binip, oraya varınca, senden dahâ müstehak ve dahâ fakîr bir kişi bulup, bu develeri ona ver. O kişi dedi: Gecikmiş olarak Medîneden çıkıp, o makâma erişdim. Kutuyu Meslemeye verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri otuz bin altına satıp, orada bulunan gâzîlere bölüşdürdü.

Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” zemân-ı şerîflerinde, Şâm şehri civârında, bir kal’ayı muhâsara etdiler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaşdı. Feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, islâm askerinin hepsini huzûruna çağırıp, bu âna kadar kal’anın feth olunamamasının sebebi nedir. Kâfirler kimlerdir ki, islâm askerine karşı koyarlar. Aranızda zâhiren bir hatâ sâdır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdı, diye şiddetli azarladı. Eshâb-ı tâhire varıp, herbirisi tevbe ve istigfâr ile meşgûl oldular. O esnâda Eshâb-ı güzînden birisi ağlıyarak, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına gelip, dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, bu gece teheccüde kalkdığım vakt, karanlık olduğundan, misvâkımı arayıp, bulamadım. Misvâksız nemâz kıldım. Var ise benim hatâmdandır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, tevbe ve istigfâra devâm eyle. Bir sâat geçmeden kal’a feth oldu.

Şimdi, ey mü’min kardeşlerim. İslâm askerine lâzım olan budur ki, doğru yoldan dışarı bir adım atmazlar. Böylece, vardıkları yerlerde yüz aklıklar edip, fethler müyesser olur. Yoksa cevr ve zulm ne dünyâya ve ne âhırete yarar. Zâlimler dünyâda ve âhıretde perîşânlıkdan kurtulamazlar. Hattâ nice mu’teber kitâblarda meşâyıh-ı ızâm rivâyet buyurmuşlardır: Bir asker zulm üzerine olsa, Allahü tebâreke ve teâlâ, muhârebe safında, düşmanla karşılaşınca, o zâlim askerin kalbine vehm ve korku verip, düşmân üzerine galebe etmeden firâr eder. Ceng etmeğe aslâ iktidârı olmaz. Ba’zı meşâyıh rivâyet etmişdir ki, zulm muhârebe mahallinde, bir kerîh şekle girip, hemen muhârebeye başlanınca, zâlimlerin gözlerine korkulu görünüp, savaşmağa mecâlleri kalmayıp, firâra başlarlar. Allahü teâlâ âlimdir. Böyle hâller çok olmuş, tecrîbe olunmuşdur. Allahü teâlâ nefslerimizin şerrinden, çirkin işleri yapmakdan hepimizi muhâfaza buyursun.

Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, hilâfeti zemânında, rûm pâdişâhına adam gönderip, dîne da’vet eyledi. Rûm pâdişâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gönderdi. Elçi Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile buluşulduğu mahalde, hazret-i Ömer, bir kadıncağızın dıvârını yapıyor idi. O hâlde iken, haber verdiler ki, rûm pâdişâhının elçisi geldi. Emriniz nedir. Buyurdular ki, söyleyin, gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir yerde otursanız, olmaz mı, dediler. Râzı olmadı. Ne yapsınlar. Elçiyi çağırıp, hazret-i Ömer ile buluşdurdular. Elçi, hazret-i Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki, arab pâdişâhı bu mudur. Eğer böyle olduğunu bilseydim, gelmezdim. Rûm pâdişâhı da beni buraya göndermezdi. Hazret-i Ömer iki mubârek parmaklarıyla işâret edip, buyurdular ki, eğer göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım. Târîh yazdılar ki, meğer hazret-i Ömer böyle işâret etdiği gibi, rûm pâdişâhı oturduğu yerde iki balçıklı parmak gelip, iki gözünü çıkardı. Hattâ parmaklarının balçığı iki gözünün üzerinde yapışıp kaldı. Her ne kadar uğraşdılar ise de, gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra elçi, izin alıp, rûm pâdişâhına geldiğinde, gördü ki, iki gözü de a’mâ olmuş. Sebebini süâl eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta’accüb edip, o da hazret-i Ömer ile geçen ahvâli bunlara bildirdi. Ba’zı rivâyetlerde, rûm pâdişâhının elçisi geldiği vakt, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” yanında otururlar idi. Hazret-i Ömer, hurma lifinden bir gömlek giymiş, dokuz yerinden yamanmış idi. Acabâ, sultânım, mubârek arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı, dediklerinde, hemen hazret-i Ömer “radıyallahü anh” gadaba gelip, dedi ki: Dahâ bu i’tibâr görmek arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i islâmda kudreti böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın şerefi yetmez mi. Dîn-i islâmdan efdal ve eşref bir nesne varmıdır ki, ona i’tibâr edersiniz. Bu se’âdet ve bu devlet ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Kime müyesser olmuşdur ki, dîn-i islâm tâcını başımıza koydu. Şer’ı şerîfi Muhammedî elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i şehâdet ile münevver eyledi. Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bilmemişsiniz. Ancak kendinizi halka libâs ile mi göstermek istersiniz. O şeklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelmemişdir. Söyliyenler pişmân olup, artık, cevâba kâdir olmayıp, başlarını aşağıya eğip, sükût eylediler. Şimdi, bizim sultânlarımız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla i’tibâr etmeyince, bize de lâyık olan budur ki, onların yolunu gözetip, kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûruna ve Habîbullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna vardıkda mahcûb olmayalım.

Yirmidördüncü Menâkıb:
Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, bir gün mescidde oturuyordu. Rûm kayserinin elçisi geldi. Ba’zı hediyye ve bir doğan, bir tazı, bir şişe zehr de getirdi. Dedi ki, yâ halîfe. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu doğan da bir doğandır ki, hangi kuşa salarsanız, hiç aman vermeyip, alır. Aslâ bir kuş pençesinden halâs olmaz (kurtulamaz). Bu şişe içinde olan zehr, öyle bir zehrdir ki, bir katresini insana içirseler, o ânda ölür, bunun ilâcı olmaz. [Ya’nî o kişi kurtulamaz]. Tuhâf nesne olup, pâdişâhlar hazînesinde bulunması lâzımdır ve lâyıkdır diye, rûm sultânı kayser göndermişdir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, kuş nedir ki, insan onunla meşgûl olup, ondan ne fâide hâsıl eder. Ehl-i hâl olan onu eline alıp, amellerini boşa çıkarmaz, deyip, bağlarını çıkarıp, sahrâya salıverdi. Kelb [köpek] nedir ki, insan ona tâlib ve râgıb olup, o mekrûhu evine koysun ve ardınca gezip, yürüsün. Onun da zincirlerini alıp, azâd eyleyip, serbest bırakdı. Ondan sonra o içinde zehr olan şişeyi mubârek eline alıp, dedi ki, benim dünyâda nefsimden büyük düşmânım yokdur. O zehri (Bismillahirrahmânirrahîm) deyip, temâmını içdi. Elçi bu hâli görünce, şaşırıp, mescid kapısında durdu. Bir zemândan sonra gelip, hazret-i Ömere bakdı. Gördü ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” evvelki gibi devlet ve se’âdetle, sıhhat ve selâmetde oturur. Hemen yerinden kalkıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ayaklarına yüzünü ve gözünü sürüp dedi ki, yâ halîfe, bana îmânı anlat. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” elçiye kelime-i şehâdet telkîn etdi ve elçi, müslimân oldu. Ondan sonra elçi, rûm kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü Ömerin “radıyallahü anh” hizmetinde geçirdi.

Yirmibeşinci Menâkıb: Hazret-i Mevlânâ Abdürrahmân Câmînin ”kuddîse sirruh” (Şevâhid-ün Nübüvve) adlı kitâbından acemîlere kolaylık olmak için terceme olunmuşdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, Eshâb-ı Güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden birisini serdâr (komutan) ta’yîn edip, islâm askeri ile gazâya göndermişdi. Askerler gitdikden sonra, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oturduğu yerde, üç kerre sesli olarak lebbeyk dedi. Hiçbir kimse bunun sırrına vâkıf olmayıp, sormağa da kimse cesâret edemedi. Zîrâ Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok fazla şanlı idi. Kimse teklîfsiz huzûrlarında söz söyleyemezdi. Bu hâlin olduğu günün târîhini yazdılar. Görelim bunun aslı nedir, dediler. Bir zemân sonra o serdâr ve askerleri, nice fethler yapıp, sâlimen ve ganîmetler ile geri geldiler. Serdâr, hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” sefer ahvâlini bir bir anlatdı. Hazret-i Ömer buyurdu ki; yâ o yiğidin hâli ne oldu, dedi. O da, dedi ki, Allahü teâlâ hazretlerine ma’lûmdur, yâ Ömer! Kasd ile olmadı. Soyunup, suya girdi. Meğer o su gâyet soğuk olup, tâkat getiremeyip, üç kerre; yâ Ömer diye bağırdı ve rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, benden sonra âdet olmayacağını bilsem, seni katl ederdim. Ammâ var, o yiğidin evlâdına akça borcunu ver, ya’nî diyetini öde, diye tenbîh eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu mertebe âdil idi. Askerin ahvâline çok fazla alâka gösterirdi. Hattâ o yiğidin vefât etdiği yer bir aylık yol idi. Bu uzaklıkdaki yoldan çağırdığı gibi, Medîne-i münevverede, izzet ve se’âdet ile oturduğu yerde, o yiğidin bağırmasını işitip, üç kerre “lebbeyk” demesinin sebebi bu idi.

Yirmialtıncı Menâkıb:
Vettîn sûresinin tefsîrinde yazılmışdır ki, Meşrık tarafında bir yer var idi. Adına Bahreyn derlerdi. Orada yılda bir kerre ejderhâ çıkardı. Câbilkâ şehrine gelip, ona her sene bir oğlan verirlerdi. Onu yiyip, ondan sonra geri döner giderdi. Bir sene bir fakîr kimseye nöbet geldi. O biçârenin de bir oğlu var idi. Ejderhânın gelme vakti de yaklaşmışdı. O fakîrin oğlunu verecekler, ejderhâ yiyecekdi. O fakîr müthîş ızdırâbda iken, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hânelerine vardı. Ciğerini dağlayıp, gözyaşları dökerek dedi ki, yâ emîr-el-mü’minîn, yâ halîfe-i rû-i zemîn! Revâ mıdır [uygun mudur], senin se’âdetli zemânında, benim gibi bir miskin ızdırâbda olsun. Senin yanında iken, ben zahmet çekeyim, uygun mudur? Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” buyurdular ki, sebebi nedir, bize haber ver. O derdli adam dedi: Yâ Emîr-el-mü’minîn. Ben Câbilkâ şehrinden gelirim. Senede bir kerre Câbilkâ şehrimize bir ejderhâ gelir. Bir evden bir oğlan verirler. Ejderhâ o oğlanı yutar. Ondan sonra geri dönüp, gider. Ertesi sene bir dahâ gelir. Bu sene nöbet ben fakîre geldi. Benim bir tek oğlum var. Başka yokdur. Benim derdim budur deyip, feryâd, figân etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mubârek eline kalem alıp, bir kâğıda yazdı. Dedi ki, ey ejderhâ! Şimdiden sonra sen o şehre artık gelip, oğlan almıyacaksın. Eğer gelecek olur isen, Allahü teâlânın Habîbi ve Resûlü Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hakkı için, oraya gelip, seni ateşe atıp ve vücûdunu dünyâdan yok ederim. O yazdığını, o fakîrin eline verdi. Fakîr, Câbilkâ şehrine gidip, şehrin ehâlisine haber verdi. Hepsi sevindiler. O kâğıdı alıp, ejderhânın yolu üzerine koyup, gözetdiler. O ejderhâ da gelip, o yol üzerinde o kâğıdı gördüğü gibi, yüzüne ve gözüne sürüp, öpüp, başı üzerine koyup, o ân geri döndü. Artık o şehre gelip, oğlan istemedi. Hak Sübhânehü ve teâlânın kudreti ile ve Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn hazretlerinin mu’cizesi ve hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kerâmeti ile, bu şehr halkı, bunun gibi ejderhânın şerrinden halâs oldular [kurtuldular].

Yirmiyedinci Menâkıb:
(Şevâhid-ün nübüvve)de beyân olunmuşdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîflerinde, Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, Mısr üzerine gönderdi. Mısrı feth etdi. Amr ibni Âsı Mısra hâkim (vâlî) ta’yîn eyledi. Bir kaç aydan sonra, Mısr ehâlisi Amr ibni Âs hazretlerinin huzûruna vardılar. Dediler, bu Nil ırmağının bir âdeti vardır ki, onsuz taşmaz ve suyu kesilir. Amr ibni Âs dedi ki, o âdet nedir. Dediler ki, âdeti odur ki, üzerimizde olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocuğu buluruz. Anasını ve babasını mâl ile râzı ederiz. O kızı nefîs elbiseler ile süsleyip, Nil ırmağına bırakırız. Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitip, bu bir yaramaz işdir. İslâmda böyle bir iş olmaması lâzımdır. Muhakkak islâm, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmışdır. O târîhden üç ay geçdi. Nil nehrinin suyu artmadı. Ehâlîsi başka yerlere göç etmeğe başladılar. Hazret-i Amr, bu hâli gördü. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine mektûb yazıp, bildirdi. Hazret-i Ömer mektûbu okudu. Cevâbında yazdı ki, iyi etmişsin. Savâb olmuşdur. Mektûbumun içine bir parça kâğıd koydum. Onu Nil ırmağına bırak. Mektûb Amr’a geldi. O kâğıdda şu satırlar yazılı idi. (Ömer-ibnül Hattâbdan Mısrın Nil nehrine. Önceden akıyor idin. Şimdi akmıyorsun. Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâ seni akıtır. Senin akman için Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâya düâ ediyorum.) Amr bin Âs o kâğıd parçasını, Nil nehrine bırakdı. Ertesi gün, Nil nehri onaltı arşın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi. O vaktden sonra, o yaramaz âdetden Mısr ehâlisi kurtuldular. İmâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü teâlâ” haber verdi ki, hazret-i Mûsâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh” Âl-i Fir’avnın üzerine beddüâ eyledi. Hak Sübhânehü ve teâlâ Nil ırmağının suyunu kesdi. Halk etrâfa dağılmağa başladılar. Sonra toplanıp, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma gelip, tedarrû’ kıldılar. Bizim için düâ eyle, ki Nil geri revân olsun [geri aksın]. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm belki îmâna gelirler diye düâ eyledi. Sabâh oldu. Gördüler ki Nil onaltı zrâ’ yukarı kalkıp, akar. Hak Sübhânehü ve teâlâ o ihsânı, ümmet-i Muhammedden Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kerâmet olarak verdi. Var kıyâs eyle ki, ne mertebe sultân imiş.

Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kuvvet-i kudsiyeleri ve rûhâniyyetleri bu mertebe idi ki, her kim karşısına gelse, yalan söylemek kasd eylese, dili varmaz idi. Doğru söylerdi. Bir mü’min ile bir münâfık karşısına vardıkda da, söylemeden onları fark ederdi. Zîrâ sûretlerine bakmayıp, sîretlerine nazar ederdi. Onun için yüksek şânlarına uygun olarak Ömer-ül Fârûk denilmişdir. Dostluğu ve adâveti Allahü teâlâ için ederdi. Gayretli idi. İleriyi görücü, tedbîr sâhibi idi. Nice kerre, görüşlerine uygun âyet-i kerîme nâzil olmuşdur.

Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zemânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmişdi. Se’âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bir cemâ’ati de yanlarına alıp, Medîne-i Münevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir deveden başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i Ömer “radıyallahü anh” o deveye binerdi. Mugîre piyâde olunca [yaya kalınca], deveyi yederdi. Bir sâat Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın hikmeti, Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi. Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki, efendim, ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se’âdetle sizin binmenizi ricâ ederiz. Hazret-i Ömer buyurdu ki, önce nöbet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim. Eshâb-ı güzîn dediler ki, bugün Şâm şehrine girilecekdir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, cenâbınıza karşı çıkarlar [sizi karşılamağa gelirler]. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek münâsib değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red etmeyiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” huzûrsuz olup, dedi ki, siz bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız. Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne var mıdır. Bu se’âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime müyesser olmuşdur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti dilimize çırağ eyledi. Kur’ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmeti olmak şerefi size yetmez mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp, bir şey diyemediler.

Mugîre, bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki, yâ halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Bu ahvâl gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey’i ile değildir [ya’nî ben düşündüm]. Kalbimden halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye se’âdetle sizin binmenizi ricâ ederim, dedi. Emîr-ül mü’minîn önünde eğilip, yâ halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o gün se’âdetle deveye bindiler. Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi ki, işte bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selâmetle çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin. Bütün islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler. Dediler ki, yâ Allahü teâlânın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz değildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle çağırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükrân üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın. Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu hakkım sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep birden tekbîr getirdiler. Arablarda âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr getirirler. Dediler ki, yâ halîfe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ’tikâdımız budur ki, şimdiden sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlığa cür’et etmesi uygun mudur. Husûsen [özellikle] kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez. Nerede kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip, niçin edebsizlik eyledin diye azarladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin ki, âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak evlâdır. Sonra, yâ Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım, âhırete kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr çekdi. Hazret-i Ömer, buyurdu, yâ Mugîre, niçin ziyâde çekmedin. Mugîre dedi ki, âhıretde kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu kabûlden çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib değilmidir ki, efendisi hakkında bu şeklde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu muhakkak bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şerîflerine zerre kadar bir şübhe gelmediğine i’tikâdı temâm olduğundan, bu fi’ile cesâret etmişdir. Belki hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti şerîfleri ona, evvelki durumundan dahâ çok artmışdır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi ki, rey’lerine uygun olarak onyedi yerde, Cebrâîl aleyhissalâm Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da vardır.

 

 
< Önceki   Sonraki >