Ana Sayfa arrow Şevâhid-ün Nübüvve arrow Doğmadan Önce Meydâna Gelen ve Peygamberliğine Müjde Olan Alâmetler 3
Doğmadan Önce Meydâna Gelen ve Peygamberliğine Müjde Olan Alâmetler 3 PDF Yazdır E-posta
Image• Ka’b-ül Ahbâr “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Babam bana Tevrâtın bir sifri (cüz’ü) hâriç her tarafını okutmuşdu. Okutmadığı sifri sandığa koyup kilitlemişdi. Babam vefât edince sandığı açıp, o sifri sandıkdan çıkardım. Onda şöyle yazılı idi. Âhir zemânda bir Peygamber gelecekdir. Saçlarını bırakır, elini ayağını yıkar. Beline izâr bağlar. Doğacağı yer Mekkedir. Hicret edeceği yer Medîne-i Tayyîbedir. Ümmeti dâimâ Allahü teâlâya hamd edicidir. Yüksek yerlerde tekbîr getirirler. Abdest almaları sebebiyle kıyâmet gününde elleri, ayakları ve alınları parlak ve nûrlu olacak.

• Vehb bin Münebbih şöyle nakl etmişdir. Allahü teâlâ, Benî İsrâîl nebîlerinden Şu’yâ aleyhisselâma şöyle vahy etdi. “Kavmin için hoş hatîb ol ki, senin dilinle vahyimi bildireyim”. Şu’yâ aleyhisselâm Allahü teâlâya hamd etdi. Tesbîh ve takdîs ve tehlîl söyleyip “Ey gökler sâkin olun! Ey yer sessiz ol! Ey dağlar benimle birlikde söyleyin ki, Allahü teâlâ Benî İsrâîli cihânda en üstün kavm yapmak ister. Onlara husûsî kerâmetler (ikrâmlar) vermişdir” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Şu’yâ aleyhisselâmın lisânı ile sitemli hitâblarda bulundu. O bu azarlayıcı hitâbın sonunda şöyle buyurdu: (Gökleri ve yeri yaratdığım zemân, Peygamberliği, mülkü ve pâdişâhlığı Benî İsrâîlden başkasına takdîr etdim. Mülkü koyun güden bir taîfeye verdim. İzzeti, mutevâzî bir kavme verdim. Kuvveti za’îf bir cemâ’ate ihsân etdim. Hurmete lâyık olmağı, efendiliği fakîr bir kavme verdim. Bunların arasından öyle birini Peygamber seçdim ki, sağırları işitir hâle getirir. A’mâların gözlerini açar, kararmış gönülleri aydınlatır. Onun doğacağı yer Mekke, hicret edeceği yer Medîne, mülkü Şâm ve da’veti umûmîdir. Tevekkül sâhibidir. Kötülük yapanları afv eder. Yükü ağır olan hayvanlara, yetîmleri olan dul kadınlara acır. Yanan bir mumun yanından geçse eteğinin rüzgârı mumu söndürmez. Kuru kamışlar üzerinde yürüse ayağının sesi duyulmaz. Kendisinden sonra ümmeti emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaparak doğru yolu gösterirler. Ümmeti nemâz kılar, zekât verir, sözlerinde dururlar. Bu benim ihsânımdır, dilediğime veririm. Ben çok büyük ihsân sâhibiyim) buyurdu.

• Mu’âviye “radıyallahü anh” Abdüllah ibni Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” Kureyş isminin nereden geldiğini sordu. Şöyle cevâb verdi: Kureyş; denizlerde yaşayan büyük bir canavardır. Her nereye uğrasa za’îf ve semîz hayvanları yir. Kendisi yinmez. Bütün hayvanlara gâlibdir. Mu’âviye “radıyallahü anh”, arab şâirlerinden bundan bahs eden biri var mı diye sordu. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anh” evet var dedi ve Cemhînin bir şi’rini okudu. Şi’r Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bahs ederek bitiyordu. Şi’r şöyledir:

Kureyş, denizlerde yaşayan çok büyük bir hayvândır,
Bunun için Kureyş kabîlesine Kureyş adı verilir.

Saldırır her balığa za’îf semîz demez yir,
Kureyş, bu balık gibi hattâ dahâ güçlüdür.

Sür’atle saldırınca yener her kabîleyi,
Onlardan bir Nebî, âhır zemânda öldürür çok düşmânı.


• Mutrâf bin Mâlik şöyle anlatmışdır: Emîr-ül mü’minîn Ömerin “radıyallahü anh” halîfeliği sırasında Tüster feth edildi. Alınan ganîmet malları arasında bir sandık bulduk. İçinden bir kitâb çıkdı. Bizimle birlikde bulunan Na’îm adında bir nasrânî bu kitâbı bana satın dedi. Bu kitâbın ilâhî kitâblardan olabileceğini düşünerek sandığı satıp, kitâbı hediyye etdik. Mu’âviye “radıyallahü anh” zemânında Beyt-i Mukaddesde idim. Bir atlı gördüm ve Na’îme benzetdim. Sen Na’îm misin? diye sordum. Evet dedi. Hâlâ hıristiyanmısın dedim. Hâyır müslimân oldum, dedi. Berâber Şâma gitdik. Orada Ka’bül Ahbârla karşılaşdık. Sonra onu da alarak yine Beyt-i Mukaddese geldik. Yehûdî âlimleri Ka’b ve Na’îmin haberini alıp yanımıza geldiler. Ka’b “radıyallahü anh” o kitâbı onlardan birine verip, oku dedi. Yehûdî okudu. Kitâbın sonuna doğru gelince kızıp kitâbı yere atdı. Na’îm kızarak kitâbı yerden aldı. Bu kitâb çok eskidir. Sonuna kadar okumazsanız sizi bırakmam, dedi. Birisine okutdu. Kitâbın sonunda, “Bir kimse islâm dîninden başka bir din seçerse kabûl edilmez ve âhıretde hüsrâna düşenlerden olur.” cümlesi yazılı idi. O gün yehûdî âlimlerinden kırkiki kişi müslimân oldu. Mu’âviye “radıyallahü anh” onlara hediyyeler verdi.

• Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” şöyle rivâyet etmişdir: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü anh” Kadsiyede bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâsa “radıyallahü anh” bir mektûb yazarak, Mu’âviye-i Ensârînin oğlu Nadlayı “radıyallahü anhüm” Irakda Halvana göndermesini istedi. Bunun üzerine Sa’d bin Ebî Vakkâs, Nadlayı Irakda Halvana gönderdi. Nadla Halvanı alıp, çok esîr ve ganîmet elde etdi. İkindi vakti bir dağın eteğine indi. Ezân okumaya başladı. “Allahü Ekber” deyince dağdan “Tekbîrin büyük olsun yâ Nadla!” diye bir ses geldi. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” deyince “İhlâsı söyledin yâ Nadla!” diye bir ses geldi. “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” deyince; “O dîni ve O peygamberi bana Îsâ aleyhisselâm müjdeledi. O din, O peygamberin ümmetinde kıyâmete kadar bâkî kalır.” diyen bir ses işitdi. “Hayye ales salâh” deyince: “Devâmlı nemâza giden ve devâmlı nemâz kılan kimselere müjdeler olsun” diye bir ses geldi. “Hayye alel felâh” deyince: “Bu da’vete icâbet eden felâh bulur” diye bir ses geldi. “Allahü ekber” deyince, “İhlâsın hepsini temâmladın yâ Nadla!” diye bir ses geldi. Ezân bitince; Allah sana rahmet etsin! Sesini duyuyoruz, kendini de göster. Zîrâ biz Allahü teâlânın kulları ve Resûlünün ümmetiyiz ve Ömer bin Hattâbın cemâ’atiyiz, dedik. Bunun üzerine âniden dağ yarıldı ve içinden büyük bir insan başı göründü. Saçlı, ak sakallı, yünden iki eski hırka giymiş birisiydi. Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû, dedi. Biz de ve aleykesselâm ve berekâtühû diye cevâb verip, sen kimsin dedik. Ben Zerîb bin Yuşelîyim. Îsâ bin Meryemin vasîsiyim ve Allahü teâlânın sâlih bir kuluyum. Îsâ bin Meryem “salevatullahi ve selâmühü aleyh” beni bu dağda gizledi. Îsâ aleyhisselâm gökden inip domuzları öldürünceye ve haçları kırıncaya kadar ve Nasârânın iftirâsından kurtulmasına kadar benim uzun ömrlü olmam için düâ etdi, dedi. Sonra sözlerine şöyle devâm etdi: Ben Muhammed aleyhisselâm ile görüşemedim. Hazret-i Ömere selâmımı iletiniz ve Ona “Yâ Ömer! Doğrulukdan ayrılma ve güler yüzlü ol. Kıyâmet yaklaşmakdadır.” dediğimi söyleyiniz, dedi. Sonra gözden kayboldu. Nadla bu hâdiseyi yazıp, Sa’d bin Ebî Vakkâsa “radıyallahü anh” gönderdi. O da Emîr-ül mü’minîn Ömere “radıyallahü anh” gönderdi. Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâsa şöyle yazdı: “Yanında bulunan ensâr ve muhâcirîn ile o dağa git. Benden o kimseye selâm söyle! Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana Îsâ aleyhisselâmın vasîlerinden ba’zılarının o dağda yaşadığını söylemişdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs, ensâr ve muhâcirînden dört bin kişilik bir cemâ’atle o dağa gitdi. Kırk gün orada kalıp, ezân okudular. Dağdan hiçbir ses işitilmedi.

• Ka’bûl Ahbâr ”radıyallahü anh” şöyle rivâyet etmişdir: Buhtunnasâr Benî İsrâîli katl ve esîr etdikden sonra korkulu bir rü’yâ gördü ve gördüğü rü’yâyı unutdu. Kâhinlerini ve sihrbazlarını toplayıp, rü’yâsının ta’bîrini sordu. Onlar da rü’yânı söyle ki ta’bîrini yapalım, dediler. Buhtunnasâr onlara kızıp, ben sizi böyle günler için tutarım. Size üç gün müddet veriyorum. Eğer rü’yâmı bilip ta’bîr edemezseniz, hepinizi öldürürüm, dedi. Bu haber halk arasında yayıldı. O sırada Peygamberlerden Danyâl aleyhisselâm Buhtunnasârın hapsinde idi. Zindancıya dedi ki: “Buhtunnasâra söyle, ben hem rü’yâsını hem de ta’bîrini biliyorum.” Zindancı haber verdi. Bunun üzerine zindandan çıkarılıp, Buhtunnasârın yanına götürüldü. İçeri girince secde yapmadı, Buhtunnasârın huzûruna girince, secde yapmak o kavmin âdetlerinden idi. Buhtunnasâr, içerde bulunanlar dışarı çıksın, dedi. Sonra Danyâl aleyhisselâma, niçin secde etmedin diye sordu. O da şöyle cevâb verdi: Rabbim bana, başkasına secde etmemem şartıyla rü’yâ ta’bîri ilmini öğretdi. Eğer sana secde edersem o ilmi benden alır. Senin rü’yânı ta’bîr edemem ve beni öldürürsün. Sana secde etmemekden dolayı gelecek sıkıntı, secde etmekden dolayı gelecek sıkıntıdan dahâ kolaydır, hafîfdir. Sana secde etmemem hem benim için, hem de senin için iyi olacağı için secde etmedim, dedi. Bunun üzerine Buhtunnasâr, Sen Rabbinin ahdine vefâ etdiğin için sana i’timâd edilir. Rabbinin ahdine vefâ eden kimse iyi kimsedir. Benim rü’yâmın ta’bîrini biliyormusun dedi. Bunun üzerine Danyâl aleyhisselâm ona şöyle dedi: Sen rü’yânda bir put gördün. Üst tarafı altından, ortası gümüşden, uçları bakırdan, topukları demirden, ayakları saksıdan idi. Sen bu puta hayretle bakıp, seyrederken, âniden gökden bir taş düşdü. O putun başına isâbet edip, onu toz hâline getirdi. O altın, gümüş ve saksı birbirine öyle karışdı ki, insanlar ve cinler bir araya gelseler, onları birbirinden ayıramazlardı. Bir rüzgâr esse darmadağın olacak hâldeydi. Sonra gördün ki, o taş büyüdü, büyüdü ve bütün yer ve gökyüzünü kapladı. O taşdan başka birşey görmedin. Buhtunnasâr bunları dinleyince doğru söyledin. Gördüğüm rü’yâ budur. Şimdi bu rü’yâyı ta’bîr eyle dedi. O da şöyle ta’bîr etdi: O gördüğün put çeşidli ümmetlerdir. Altın kısmı senin içinde bulunduğun ümmet, gümüş kısmı senden sonra oğlunun hâkim olacağı ümmetdir. Bakır rûmlar ve demir Fâris ehlidir. Saksı kısmı ise, rûmlara ve acemlere pâdişâh olacak iki kadındır. Gökden inen ve o putu toz hâline getiren taş ise âhır zemânda gelecek olan bir dindir. Allahü teâlâ arablar arasından bir Peygamber gönderecekdir. Onun dîni bütün dinleri yürürlükden kaldıracak ve bütün yeryüzüne yayılacakdır.

• Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” şöyle rivâyet etmişdir: İsrâîl oğulları, memleketleri Buhtunnasâr tarafından istilâ edilip ve zulme uğradıkları için, memleketlerini terk etdiler. Bunlar arasında Hazret-i Hârûnun “aleyhisselâm” evlâdlarından bir gurub, Tevrâtda Muhammed aleyhisselâmın medh edildiğini ve Onun Arabistanda hurma ağaçlarının çok olduğu bir yerde bulunacağını okudular. Bu sebeble Şâmdan çıkıp, Yemene kadar bütün beldeleri dolaşdılar. Tevrâtda okuduklarına uygun yer olarak Medîneyi buldular ve orada yerleşdiler. Muhammed aleyhisselâmın zuhûr etmesini ve Onu görmekle şereflenmeyi ümmîdle beklediler. Fekat ömrleri yetmedi. Evlâdlarına Ona “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kavuşur ve görürseniz îmân ediniz diye vasıyyet etdiler.

• Ka’b bin Lüey bin Gâlib, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” beşyüz altmış sene önce yaşamışdır. Tevrât ve İncîl ehlinden Peygamber efendimizin medhini ve vasflarını işitmişdi. Hutbelerinde dâimâ işitdiği bu vasfları ve medhleri söylerdi. Şu beyt onun şi’rlerindendir:

Arabî beyt tercemesi:

İnsanlar gafletde iken gelir yüce Peygamber,
Muhammeddir, doğrudur, ondadır doğru haber “aleyhisselâm”!


• İbni Adî bin Rebî’anın adı Muhammed idi. Baban, câhiliyye devrinde senin adını neden Muhammed koymuş diye sordular. Dedi ki: Ben de aynı şeklde babama sordum. Şöyle cevâb verdi: Bir gün dört arkadaş Şâma giderken bir kilisenin yanında konakladık. Aramızda konuşuyorduk. Kilisenin râhibi başını dışarı uzatıp, sizin diliniz bu şehr halkının diline benzemiyor, dedi. Biz de evet, biz arab diyârındanız, dedik. Bunun üzerine dedi ki: Size müjdeler olsun. Hak Sübhânehü ve teâlâ sizin aranızdan bir Peygamber gönderecekdir. Ona îmân etmekle ve hizmetle şereflenesiniz. O Hâtemünnebiyyîndir. Biz Onun ismi nedir, dedik. Onun ismi Muhammeddir, dedi. Şâmdan dönünce Allahü teâlâ dördümüze de birer erkek evlâd verdi. İsmlerini Muhammed koyduk.

• Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” şöyle nakl etmişdir: Satîh Gassânî adında bir kâhin vardı. İnsanlardan onun gibisi görülmemişdi. Şöyle ki, bedeninde kemik ve sinir yokdu. Sâdece başında ve elinin içinde kemik vardı. Dilinden başka hiçbir yeri hareket etmezdi. Hurma ağacından ve yaprağından ona bir taht yapmışlardı. Vücûdunu ayaklarından boğazına kadar sarmışlardı. Kaftan sarar gibi sarıp, yapdıkları tahtın üzerine koymuşlardı. Bir yere götürmek istedikleri zemân o tahtla taşırlardı. Onu bir gün Mekkeye götürdüler. Kureyş kabîlesinin ileri gelenlerinden dört kişi onu görmek için yanına geldiler. Yanlarına hediyye aldılar ve hediyyelerini ve neseblerini gizlediler. Kendilerini başka bir kabîleden tanıtdılar. Kâhin onlara dedi ki: Siz bahs etdiğiniz kabîleden değil, Kureyş kabîlesindensiniz. Bunun üzerine gizledikleri hediyyeleri de çıkarıp, kâhinin önüne koydular. Sonra kâhine gelecek hâllerden sordular. Kâhin Satîh pekçok şeyler anlatdı. Sonunda (Mekkede Abd-i Menâf oğullarından bir yiğit gelecek. İnsanları doğru yola da’vet edecek, putları kıracak. Allahü teâlânın bir olduğunu ve yalnız Ona tapılacağını bildirecek. O Peygamberin halîfeleri olacak) dedi ve her birinin vasflarını da ayrı ayrı söyledi. Dahâ sonra gelecek olan meliklerden haber verdi. Bunların tafsilâtı, kitâblarda yazılmışdır.

• Yemen meliklerinden biri korkulu bir rü’yâ görmüşdü. Kâhinleri ve müneccimleri toplayıp rü’yâsını ta’bîr etmelerini istedi. Onlar da rü’yânı anlat ta’bîr edelim dediler. Melik rü’yâmı da siz söyleyin ve ta’bîr edin ki o zemân ta’bîrinize tam inanırım, dedi. Biz bunu yapamayız. Bunu ancak kâhin Satîh ve kâhin Şık yapabilir, diyerek o zemânda kâhinler arasında meşhûr olan bu iki kâhinin yapabileceklerini söylediler. Melik o kâhinlere adam gönderip çağırtdı. Önce kâhin Satîh geldi. Melike sen rü’yânda kül veyâ kömür gördün ve insanlar ondan yiyordu, diyerek rü’yâsını söyledi. Sonra ta’bîri şöyledir diyerek şunları anlatdı: Habeşliler sana gâlib gelecekler. Melik; bu ne zemân olur deyince, altmış veyâ yetmiş sene sonra olur, dedi. Melik; bu memleket, Habeşlilerin elinde devâmlı kalır mı deyince, hâyır, Zil’yezîn kılıçları onları oradan sürer diye cevâb verdi. Melik bu mülk Zil’yezîn oğullarına kalır mı diye sorunca da, hâyır bir Peygamber gönderilecek, o mülkü alacakdır, dedi. O peygamber hangi kavmdendir, dedi. Gâlib bin Lüveyy oğullarındandır. Din, o peygamberle son bulur. Mülk Onun kavmine kalır, dedi. Melik, dünyânın sonu gelir mi diye sorunca, evet bir gün insanlar bir yerde, ya’nî mahşerde toplanır ve işlerine göre karşılık verilir, dedi. Kâhin Satîh sözlerini bitirdikden sonra kâhin Şık geldi. O da kâhin Satîhin söylediklerini aynen söyledi. Bunun üzerine Melik âilesini ve yakınlarını Iraka gönderdi. Acem meliklerine bir mektûb yazarak onlara sâhib çıkmalarını istedi. Acem melikleri onları Hîre denilen yere yerleşdirdiler. Nu’mân bin Münzîr o Melikin evlâdındandır.

• Abdülmuttalib şöyle anlatmışdır: Evimde uyurken, bir rü’yâ gördüm ve çok korkdum. Ta’bîri için Kureyşin kâhinine gitdim. Bana bakıp; efendimize acabâ ne oldu da yüzünün rengi değişdi, başına bir iş mi geldi, dedi. Rü’yâmda şöyle gördüm diyerek rü’yâmı anlatmaya başladım: Yerden göklere yükselen bir ağaç gördüm. Dalları doğu ve batıya ulaşıyordu. O ağaçdan dahâ parlak bir nûr görmedim. Güneşden yetmiş def’a parlak idi. Arablar ve acemler ona doğru secde ediyordu. Ağacın büyüklüğü, nûru ve yüksekliği gitdikce artıyordu. Ba’zan gözden kayboluyor, ba’zan açığa çıkıyordu. Kureyş kabîlesinden bir kısmı bu ağacın dallarına sarılıyordu. Bir kısmı ise o ağacı kesmeye çalışıyordu. Onun gibisini hiç görmediğim güzel yüzlü bir genç, gelip ağacı kesmek isteyenlere engel oluyordu. Bir kısmının arkasından tutup çekiyor, bir kısmının da gözüne ışık salıyordu. Ben o ağacdan nasîbimi almak için elimi uzatdım ve oradaki gence, bu nûr kimlere nasîb olur, dedim. Senden önce bu ağacın dallarına yapışanlar nasîblenirler, dedi. Sonra korku ile uyandım. Ben bunları kâhine anlatınca, kâhinin rengi değişdi ve eğer sen bu rü’yâyı gerçekden görmüşsen, senin neslinden bir oğul gelecek, doğudan batıya kadar heryere hâkim olacak, bütün insanlar ona ita’ât edecekdir, dedi. Sonra Abdülmuttalibin yanında bulunan oğlu Ebû Tâlibe bakıp o sen olmayasın, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zuhûr edince, Ebû Tâlib bu hâdiseyi devâmlı anlatırdı ve o ağaç Ebûl Kâsım Muhammed-ül-Emîndir, derdi. Ebû Tâlibe, öyleyse neden îmân etmiyorsun, dediklerinde, ayblanmakdan korkuyorum diye cevâb verirdi.

• Abdülmuttalib Yemene gitmişdi. Yehûdî âlimlerinden biri onu görüp, hangi kabîledensin diye sordu. Kureyş kabîlesindenim deyince, hangi kolundansın, dedi. Hâşimoğulları kolundanım, dedi. Bunun üzerine iki a’zâna bakmama müsâade edermisin dedi. Abdülmuttalib edeb yerleri hâriç müsâade etdi. Yehûdî âlimi, burnuna ve ellerine bakayım, dedi. Bakdı ve senin bir elinde pâdişâhlık ve meliklik alâmeti ve burnunda da peygamberlik alâmeti görünüyor, dedi. Sonra evlimisin diye sordu. Hâyır, dedi. Öyleyse Benî Zühre kabîlesinden bir kızla evlen, dedi. Abdülmuttalib, Yemenden dönünce Benî Zühre kabîlesinden Vehebin kızı Hâle ile evlendi.

• Hâricetebnî Abdüllah bin Ka’b bin Mâlik babasının şöyle anlatdığını nakl etmişdir: Kavmimizin yaşlılarından bir gurubla umre yapmak için Mekkeye gidiyorduk. Yolda bir yehûdî tüccârı da bize katıldı. Mekkeye vardık. Abdülmuttalibi gören yehûdî dedi ki: Biz değişikliğe uğramamış kitâblarımızda okuduk. Bu kişinin neslinden bir peygamber gelecekdir. O ve Onun kavmi bizi, Âd kavmini öldürdükleri gibi öldüreceklerdir.

• Âdem aleyhisselâm insanların ilkidir. Diğer insanlar onun evlâdıdırlar. Onun sulbünde zerreler olarak toplu hâlde bulunuyorlardı. Muhammed aleyhisselâmın cismânî bedeninin maddesi olan zerre de onun sulbünde idi. Bu sebeble Âdem aleyhisselâmın mubârek yüzünde devâmlı bir nûr parlardı. Bu nûr hazret-i Havvâya, Ondan da hazret-i Şît [Şis] aleyhisselâma geçdi. Böylece temiz babalardan temiz analara geçerek, Abdüllah bin Abdülmuttalib bin Hâşime kadar ulaşdı. Bu zerre ona ulaşınca da alnında bir nûr parladı. Onda öyle bir güzellik hâsıl oldu ki, bütün Kureyş kızları onunla evlenmek istedi. Fekat o devlet ve se’âdet Vehebin kızı hazret-i Âmineye nasîb oldu. İnşâallah bu husûs anlatılacakdır.
 
< Önceki   Sonraki >