Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Irmak
Irmak PDF Yazdır E-posta
Cilt1Res05.jpg (15318 bytes)

Irmak

N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rüsulün

                              (I. Sutltan Ahmet Han) 



Ortalık toz duman. 

Kopan fırtına; öylesine şiddetli ki, dalları ile yere kapanıp kapanıp doğrulan ağaçları bile köklerinden söküp havaya savuracak gibi. Göz, bir karış ötesini seçemiyor. 

Bir ara amansız fırtına uslanır gibi olunca göğe doğru dönerek yükselen hortum, sakin sakin tüten bir duman haline geliyor. Derken duman, bulutlara doğru süzülerek gözden kayboluyor ve bu defa bir ateş yığını fark ediliyor. 

Ve âb-ı hayat gibi pırıl pırıl bir ırmak. 

Bir ses duyuluyor: 

– Kim bu sudan adalet, ölçü ve güzellikle içerse kanar; kim hırsla kullanırsa belâ bulur!... 

.......... 

Bu rüya, Mürsed ibni Külâl’i gecenin bir yarısında korku ile uykudan uyandırmıştı. 

Şânı dört bir yanı tutmuş olan bu padişah, uyandığında alnının boncuk boncuk ter, saçlarının suya girmiş kadar ıslak olduğunu gördü... bir rüya hali yaşamıştı ama neler görmüştü; rüyâda ne vardı, hatırlamıyordu... 

O sabah, o gün ve daha kaç gün düşündüyse de rüyayı bir türlü hatırlayamadı.  

Hatırlayamadıkça da huzursuzluğu arttı. Öyle ki bu yüzden devlet işleri bile aksar oldu. 

Aralarında oğlu ve kardeşi de bulunan kâhinler dahi O’na yardım edememiş; rüyanın ne olduğunu bilememişlerdi. 

Rüya, padişaha dert olmuştu. Başına bir şey geleceğinden korkuyordu. Bu halden azıcık kurtulmak, can sıkıntısını atmak için birgün ormana ava çıktı.  

Sık ağaçlar arasında zamanın nasıl geçtiği belli olmuyordu.  

Herkesin kendini av heyecanına kaptırdığı bir ânda Mürsed ibni Külâl, gördüğü ceylanı avlama telâşı ile yolunu kaybederek askerlerinden uzaklara düştü.  

... Saatler geçmiş, ne ceylanı vurabilmiş ne de yolu bulmuştu; açlık ve bitkinliği son haddinde idi. 

Bu vaziyette iken yorgun gözleri, ileride dağın eteğinde bir ev olduğunu farketti. 

Bütün kuvvetini toplayarak dağa doğru gitti; eve yaklaştığında kapıdan ihtiyar bir kadın çıkarak O’nu hürmetle karşılayıp davet etti. 

Mürsed, teşekkür ederek eve girdi.

 
Yaşlı kadının gösterdiği sedire oturması ile uyuyup kalması bir oldu...
 

Gözlerini açtığında baş ucunda bekleyen yirmi yaşlarında bir kız gördü. Kız, Mürsed’e: 

– Padişahım hoş geldiniz. Evimiz sizinle şereflendi. Geçmiş olsun; Allâh sizi her türlü dertten korusun. 

– Teşekkür ederim. 

– Zâtı devletleri yemek emrederler mi? 

Misafir, bir ân için “acaba bir oyuna mı geliyorum” diye düşündü. Kız karşısındakinin tereddütünü anladı ve: 

– Padişahım, yüksek hatırınızı hoşça tutunuz. Canımız uğruna feda olsun. Kılınıza zarar gelmesini istemeyiz, deyince Mürsed rahatladı.  

Küçük ve sade dağ evi huzur ve emniyet dolu idi. Ev sahibesi iyi, olgun ve ölçülüydü... 

Açık kapıdan süzülen rüzgâr, baygın bir kır çiçeği kokusunu odaya taşıyordu. 

Padişah sordu: 

– Beni kabul eden yaşlı kadın anneniz mi? 

– Evet, annemdir. 

– İsminiz ne? 

– Ufeyra! 

– Benimkini de biliyor musunuz? 

– Tabiî padişahım. İsminiz Mürsed ibni Külâl. Yalnızca isminizi değil gördüğünüz ve derdine düştüğünüz rüyayı da biliyorum.  

Padişah, heyecandan az kalsın ayağa fırlayacaktı. Zor hakim oldu kendine. 

– Çabuk anlat, hemen! 

Kız, sükûnetini bozmadan saymaya başladı... fırtına, duman, ateş ırmaktan güzellik ve çirkinlikle içenler. 

... Ufeyra söyledikçe Mürsed, tek tek hatırladı. Kuş kadar hafifledi. Sanki kaybettiği çok değerli bir şeyi yeniden bulmuştu: 

– Senin herhangi bir insan olmadığın belli. Öyle olsaydı zaten bu ıssız dağlarda ne arardın. Ayrı ve üstün bir tarafın olmalı. O yüzden rüyamı yorumlamanı da istiyorum. Bunu yapabilir misin? 

– Ondan kolay ne var padişahım? 

Bunu dedikten sonra, karşıdaki divanın kenarına oturarak anlatmaya başladı. Bal renkli bir ikindi güneşi, küçük pencerenin camlarından girerek odayı bakıra çalan bir renge boyuyordu. 

– ‘Fırtına ve hortum’ padişahlara işarettir. ‘Duman’, padişahı çekemeyenleri imâ ediyor. ‘Ateş’, münafıklık demek. ‘Irmak’, yeni bir dinin geleceğine müjde; ‘ses’, o dini tebliğ edecek Peygambere alâmet, sudan güzel güzel içenler Peygambere tâbi olacakların sembolü, suyu hırsla kullananlar ise O’na isyan edecekler mânâsındadır. 

Mürsed, duyduklarından derin hayrete düşmüştü: Renkten renge girip çıktı. Hiç işitmediği şeyler dinliyordu. 

– O peygamber nasıl biridir? 

– Şu yerleri, şu gökleri yaratan Allâh için söylüyorum ki O hak peygamberdir.  

– Peki, geleceğini söylediğin Peygamber, insanlara neler bildirir? 

Konuşmaya dışarıda ötüşen kuşların sesi karışırken Ufeyra, hürmet uyandıran ağır başlılığı ile cevaplandırdı: 

– O, aleyhissalâtü vesselâm, insanları puta, taşa, toprağa tapmaktan vaz geçerek herşeyi yoktan vareden ezelî ve ebedî Allâh’a kul olmaya, namaz kılmaya, oruç tutmaya, zekât vermeye, hacca gitmeye, güzel huy edinmeye ve günah işlememeye çağırır. 

– Hangi millete mensuptur? 

– Araptır ama kendi milleti de O’nunla savaşacaktır. 

– Nasıl olur; kendi öz milleti onunla mücadele edecekse, dostu kim olacak? 

– O, Allâh’ın en makbul kulu ve en üstün Resûlü olan Muhammed aleyhisselamdır... birinci dostu Cenab-ı Hak, ikincisi de O’na eksilmez imânlarla bağlı ve gözünü kırpmadan canlarını yoluna feda edecek arkadaşlarıdır. 

Gün, ufkun gerisine çekilirken orman ve vadiler derin ve koyu gölgelerle örtünmeye hazırlanıyordu. 

Mürsed, şimdi sevinçler içindeydi; hayırlı biri olmalıydı ki rüyada O’na bir hak din ve Peygamberin geleceği haber verilmişti. 

Vakit geç olmak üzereydi, yolun tarifini alarak teşekkür edip atına bindi; cins at, öne doğru fırlamak için sabırsızlanırken Mürsed ibni Külâl: 

– Annene selâm söyle; o davet etmeseydi bu güzel müjdeyi alamazdım! 

– Güle güle padişahım; yolun açık olsun! 

Rüzgar gibi uçan atlı, az sonra alaca renkli karşı tepelerden kaybolup görünmez oldu.

 
< Önceki   Sonraki >