Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow İmam-ı Hüseyn Bin Ali
İmam-ı Hüseyn Bin Ali PDF Yazdır E-posta

İMÂM-I HÜSEYN BİN ALÎ “radıyallahü anhümâ”

Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” oniki imâmın üçüncüsü ve imâmların atasıdır. Künyesi Ebû Abdüllahdır. Lakabları, şehîd ve seyyiddir. Hicretin dördüncü senesinde Şa’ban ayının dördünde, salı günü, Medînede doğdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onun ismini Hüseyn “radıyallahü anh” koydu. Bu husûsdan dahâ önce bahsedilmişdi.

Hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” mubârek yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, karanlık bir gecede bir yere otursa, mubârek alnından ve yüzünden parlayan nûrun aydınlığında, yolu görürlerdi. Mubârek göğsündImageen ayaklarına kadar olan kısmı, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tam benzerdi. Nitekim hazret-i Hasenin de “radıyallahü anh” mubârek göğsünden başına kadar olan kısmı Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” benzerdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Hüseyn benden, ben de Hüseyndenim, Allahü teâlâ Hüseyni seveni sever) buyurdu.

İbni Abbâs “radıyallahü anhümâ” şöyle nakl etmişdir: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” her sabâh nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek yüzünü Eshâb-ı kirâma “radıyallahü anhüm ecma’în” çevirirdi. Mubârek yüzünü gören herkesin gamı, üzüntüsü gider, mesrûr olurlardı. Bir gün sabâh nemâzından sonra, mubârek yüzünü dönmedi ve hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” çağırdı. İkisi birlikde mescidden çıkıp gitdiler. Eshâb-ı kirâm nereye ve niçin gitdiklerini anlayamadılar. İkisi birlikde hazret-i Fâtımanın evine gitdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, yâ Alî sen kapıda dur, gelenlerin içeri girmelerine mâni’ ol buyurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” içeri girdi. O sırada hazret-i Hüseyn doğmuşdu. Melekler tebrîk etmek için geldiler. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” duramayıp, hazret-i Alînin evine gitdi. Kapıya gelip, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” nerededir, dedi. Hazret-i Alî içerdedir deyince, müsâade et, ben de gireyim, dedi. Resûlullah meşgûldür, dedi. Benim için de içeri girmesin diye sana emr etdi mi, diye sorunca, hazret-i Alî hâyır, yalnız dörtyüz yirmi dört bin melek geldi, dedi. Hazret-i Ebû Bekr bu söze hayret edip, beklemeğe başladı. Sonra hazret-i Ömer geldi. Hazret-i Alî ona da aynı şeyleri söyledi. Dahâ sonra hazret-i Osmân ve diğer Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm ecma’în” geldiler. Hazret-i Alî onlara da aynı şeyleri söyledi. Bir müddet sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” dışarı çıkdı ve hazret-i Alîye bütün Eshâbı içeri almasını emr buyurdu. Önce hazret-i Ebû Bekr ve sonra bütün Eshâb-ı kirâm içeri girdiler. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, selâm verdiler. Hazret-i Alînin, meleklerin sayısı hakkında söylediği sözden bahsetdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye meleklerin sayısını nasıl bildin, diye sordu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” melekler gurub gurub geliyorlardı. Her biri bir dil ile konuşuyordu ve sayılarını bildiriyorlardı, dedi. Resûlullah: “Allahü teâlâ aklını ziyâde eylesin yâ Alî” buyurdu.

• İbni Abbâs “radıyallahü anhümâ” şöyle rivâyet etmişdir: Bir gün Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü anhüm ecma’în” bir cemâ’at ile Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda oturuyorduk. Bir kişi gelip, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir elma verdi. Resûlullah elmayı mubârek elinde tutuyordu. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü anhümâ” orada idiler. Elmaya bakıyorlardı. Resûlullah elmayı birine verip, diğerini mahzûn etmek istemedi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm gelip, yâ Muhammed “aleyhisselâm”, emr et güreşsinler, hangisi gâlib gelirse elmayı ona verirsin, dedi. Resûlullah, güreşmelerini emr etdi ve güreşmeğe başladılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” tut yâ Hasen diyordu. Ben dedim ki, yâ Resûlallah, Hasene mi tut diyorsunuz? İşte Cebrâîl aleyhisselâm da, Hüseyne tut diyor, buyurdu. Bir rivâyete göre de hazret-i Fâtıma da orada bulunuyordu. Yâ Resûlallah, büyüğüne mi, yoksa küçüğüne mi tut diyorsunuz, dedi. İşte Cebrâîl aleyhisselâm Hüseyne diyor buyurdu. Güreş uzadı ve birbirlerine gâlib gelemediler. Cebrâîl aleyhisselâm Cennetden bir elma dahâ getirdi. İkisine birer elma verip, onları sevindirdiler.

• Rivâyet olundu ki, bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâma, göklerden buraya nasıl geliyorsun diye sordu. Kanadımın altında bir düâ vardır. Onda Hasen ve Hüseyn yazılıdır. Bu iki ismden kuvvet alırım, dedi.

• Birgün hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında idi. Annesine gitmek istedi. Hava yağmurlu idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” düâ etdi. Hazret-i Hüseyn evine varıncaya kadar yağmur kesildi.

• Birgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” nemâz kılıyordu. Kulağına bir çocuk ağlaması geldi. Nemâzını çabuk bitirip dışarı çıkdı. Sebebini sordular. Bir çocuk ağlaması duydum. Onu Hüseyn zan etdim, buyurdu. Sonra “Allahım, Hüseyni ağlatanı afv etme” buyurdu.

• Ümmü Hâris “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır: Bir gün Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gitdim. Yâ Resûlallah! Bir rü’yâ gördüm, korkdum, dedim. Ne gördün, buyurdu. Senin mubârek vücûdundan bir parça kesdiler, benim yanıma eklediler, dedim. İyi görmüşsün. Fâtımanın bir oğlu doğacak ve senin yanında kalacakdır, buyurdu. Bir müddet sonra hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” doğdu.

• Rivâyet edilir ki, bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Hüseyni sağ dizine, oğlu hazret-i İbrâhîmi de sol dizine aldı. Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlâ bu ikisini birlikde sana bırakmayacak, birini alacakdır. Sen birini seç, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, eğer Hüseyn vefât ederse, onun ayrılığından benim cânım yandığı gibi, Alînin ve Fâtımanın cânları yanar. Eğer İbrâhîm giderse, en çok ben üzülürüm. Kendi üzüntümü onların üzüntüsüne tercîh ediyorum, buyurdu. Üç gün sonra hazret-i İbrâhîm vefât etdi. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına her gelişinde, “Hoş geldin, ey kendisi için oğlum İbrâhîmi fedâ etdiğim kimse”, buyururdu.

• Ümmü Seleme “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gece benim evimde idi. Dışarı çıkdı ve uzunca bir müddet sonra geri geldi. Mubârek saçları dağılmış ve tozlara bulanmışdı. Mubârek elinde bir şey tutuyordu. Yâ Resûlullah! Bu ne hâldir ki, sizi böyle görüyorum, dedim. Bu gece beni, Irakda Hüseynin ve evlâdlarından bir gurubun şehîd edileceği Kerbelâ denilen bir yere götürdüler. Onların kanını topladım, elimde tutduğum odur, buyurdu. Mubârek elindekini bana verdi ve bunu sakla, buyurdu. Onu aldım, kırmızı renkli bir toprak idi. Bir şişeye doldurup, ağzını sıkıca kapatdım. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Irak seferine çıkınca, her gün o şişeyi çıkarır, bakardım ve ağlardım. Muharrem ayının onuncu günü sabâhleyin bakdım, şişedeki toprak tâze kan olmuşdu. Hazret-i Hüseyni şehîd etdiklerini anladım ve çok ağladım. Fekat düşmânlar karışıklık çıkarmasınlar diye kendimi zabtetdim. Şehâdet haberi geldi. O gün şehîd edilmiş. Hicretin altmışbirinci senesi Muharrem ayının onunda, “aşûre” günü, Cumartesi günü idi. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” elliyedi sene beş ay yaşadı.

• Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” anlatmışdır: Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâm ile berâber idiler. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” içeri girdi. Cebrâîl aleyhisselâm, bu kimdir, diye sordu. Resûlullah, oğlumdur deyip onu bağrına basdı. Cebrâîl aleyhisselâm, bunun şehîd olması yakındır, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunu kim şehîd edecekdir, diye sordu. Cebrâîl aleyhisselâm; Senin ümmetin şehîd edecek. İstersen nerede şehîd edileceğini sana haber vereyim, dedi. Kerbelâ tarafına işâret edip, bir mikdâr kızıl toprak aldı. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” gösterip, bu toprak şehîd edileceği yerin toprağıdır, dedi.

• İmâm-ı Zeynel’âbidîn “rahmetullahi aleyh” şöyle anlatmışdır: Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Kûfeye giderken, yolda her konakladığımız yerde, Yahyâ bin Zekeriyyâdan “aleyhimesselâm” bahsederdi. Bir gün şöyle buyurdu: Dünyânın aşağılığından ve kıymetsizliğinden biri de, hazret-i Yahyânın “aleyhisselâm” mubârek başını, Benî İsrâilden değersiz bir kadına hediyye götürmeleridir!

• Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü anh” İbni Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” şöyle rivâyet etmişdir: Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” Allahü teâlâdan şöyle bir vahy geldi. Yahyâ bin Zekeriyyânın “aleyhimesselâm” katlinden dolayı, yetmişbin kimse helâk eyledim. Senin oğlun [Hazret-i Hüseyn] için, iki kerre yetmiş bin kimse helâk eyleyeceğim.

• Hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” kâtillerinden ve onların arkadaşlarından bir belâya düşmeden ve rezîl olmadan ölen yokdur. Abdülmelik bin Umeyr şöyle anlatmışdır: Ubeydullah bin Ziyâdı Kûfede bir köşkde otururken gördüm. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” mubârek başı önünde idi! Sonra Ubeydullah bin Ziyâdın kesilmiş başını Muhtârın önünde gördüm. Muhtârın başını, Zübeyrin oğlu Mus’abın önünde, Mus’abın başını da Abdülmelik bin Mervânın önünde gördüm. Bu hâdiselerin hepsi kısa bir zemânda, bir asr içinde vukû’ buldu.

• İ’timâd olunan kimselerden biri şöyle anlatmışdır: Ubeydullah bin Ziyâdın ve arkadaşlarının kesilmiş başlarını Kûfe mescidine getirip koydular. Ben de orada idim. Orada bulunanlar, geldi! geldi! diye bağrışdılar. Bir de bakdım, bir yılan geldi. Başların arasında dolaşdı ve Ubeydüllah bin Ziyâdın burnunun deliğinden içeri girdi. Biraz durdukdan sonra çıkdı ve kayboldu. Sonra insanlar yine, geldi! geldi! diye bağrışdılar. O yılan tekrâr geldi. Önceki gibi yapdı. Bu hâl def’alarca tekrârlandı.

• Nakl edilmişdir ki, Şemr bin Zilcûş, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” yükleri arasında bir mikdâr altın bulup aldı. Bir kısmını kızına zînet yapdırmak için bir kuyumcuya verdi. Kuyumcu altını ateşe koyunca, altın eriyip yok oldu. Şemr bunu duyunca, kuyumcuyu yanına çağırıp geri kalan altını da verip, gözü önünde ateşe koymasını istedi. Kuyumcu o altını da ateşe koyunca, yine eriyip yok oldu. Hiçbir şey kalmadı.

• Nakl edilmişdir ki, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” bir kaç devesini, o bedbaht kimseler kesip pişirmişlerdi. O kadar acı olmuşdu ki, hiçbiri bir lokma yiyemediler. Vâhib “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” mubârek başını taşıyan deveyi de kesdiler. Eti, meşhûr acı sabr otundan dahâ acı olmuşdu. Eti ateşe atıp yakdılar.

• İ’timâd edilir kimselerden biri şöyle anlatmışdır: Tay kabîlesinden birine sordum. Cinlerin hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” için feryâd ederek ağlaşdıklarını duymuşsunuz, öyle mi? Evet bu kabîleden herkes duymuşdur. Kime sorsan sana anlatır, dedi. Ben senden duymak istiyorum, dedim. Onlar şöyle diyorlardı diyerek, şu ma’nâda beyt söyledi.

Resûlullahın okşadığı alnının nûruyla aydınlanır her yer,
Babası Alîdir, dedesi her dededen üstün ve hayrlıdır.

Hazret-i Hüseyni “radıyallahü anh” şehîd eden bedbahtlardan biri, Medînede hutbeye çıkarak, güyâ müjde veriyordu. O gece Medînede bir ses işitildi. Fekat sesin sâhibi görülmüyordu ve şu ma’nâdaki şi’ri söylüyordu:

Ey Hüseyni şehîd eden câhil kâtiller,
İbret olsun size, azâb ile müjdelenenler.

Gökdekiler size beddüâ ederler,
Her zümre, bütün Nebîler ve melekler.

Ey Dâvüd nebî lisânıyla la’netlenenler,
Îsâ bin Meryem de size beddüâ eder.

Rûm diyârı gâzîlerinden biri şöyle demişdir. Rûm ehâlisinin kiliselerinden birinde şu ma’nâda beyti yazılı gördüm.

Nasıl umarlar şehîd edenler Hüseyni,
Yevm-i kıyâmetde dedesinden şefâ’ati.

O beyti gören gâzî demişdir ki, bunu kim yazdı diye sordum, bilmiyoruz dediler.

Bu fakîr [Lami’î Çelebi] bu beyti şöyle bir nazîre yazarak terceme etmişdir:

Yevm-i Cezâ şefâ’atciden nice umar,
Onlar yapdılar âline bu vechle ezâ.
Kevser şerâbını ne yüzle diler şu kim,
Susuz elinde katl ola evlâd-ı Murtazâ.

• Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: İbni Ziyâd, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” mubârek başını getirtip, Kûfenin bütün mahallelerinde dolaşdırılmasını emr etmişdi. Ben evimin penceresinden bakıyordum. Benim hizâma gelince mubârek başından işitdim ki, meâl-i şerîfi, (Sen sanırmısın ki Eshâb-ı Kehf ve Eshâb-ı Rakîm bizim alâmetlerimizden ibrete şâyân olanlardır) olan Kehf sûresinin dokuzuncu âyet-i kerîmesini okuyordu. Bunu işitince, tüylerim ürperdi. Vallahi bu senin başındır ey Resûlullahın oğlu! Senin işin çok acâibdir, diye bağırdım.

• Rivâyet edilmişdir ki, Ma’mer ve Zührî “rahimehümallah” Abdülmelikin meclisinde idiler. Velîd onlara, hazret-i Hüseynin şehîd edildiği gün, Kudüsün taşları ne hâlde idi, hanginiz bilir, diye sordu. Zührî “rahmetullahi aleyh”, bana şöyle haber ulaşdı diyerek anlatdı: Kaldırdıkları her taşın altında tâze kan görmüşler. Biri de şöyle anlatmışdır: Hazret-i Hüseynin şehîd edildiği gün kan yağdı. Her şeyimiz kana bulandı. Gökyüzü bize günlerce kan renginde göründü.

Abdüllah bin Abbâsdan “radıyallahü anhümâ” şöyle rivâyet edilmişdir: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberliğinin bildirilmesinden üçyüz sene önce, dört yüzünde yazı olan, bir taş bulundu.

Bir yüzünde şöyle yazılmışdı:

Nasıl umarlar, şehîd edenler Hüseyni,
Yevm-i kıyâmetde dedesinden şefâ’ati.

Bir yüzünde ise;

Hayr ekerse bir kimse, sürûr biçer” yazılı idi.

Bir yüzünde;

“Şer eken, pişmânlık biçer” yazılı idi.

Bir yüzünde de;

Şübhesiz ki, Cennetde Alî, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm” için sütden bir nehr vardır” yazılı idi.

• Muhammed bin Riyâh şöyle anlatmışdır: Bir a’mâ gördüm. İnsânlar etrâfında toplanmışlar, gözlerinin kör olmasının sebebini anlamak istiyorlardı. O a’mâ kimse şöyle anlatdı. Biz on arkadaş hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” şehîd edildiği gün berâberdik. Fekat ben ona aslâ ok atmadım ve kılıç çekmedim ve şehîd edilmesine râzı değildim. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” şehîd edildikden sonra, eve gelip, yatsı nemâzını kıldım ve yatdım. Rü’yâmda bir adam gördüm. Yanıma gelip kalk, Muhammed aleyhisselâma cevâb ver, dedi. Onunla benim aramda birşey yok dediysem de, beni tutup, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna götürdü. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördüm. Bir sahrâda üzüntülü hâlde oturuyordu. Huzûrunda da elinde ateşden kılıç bulunan bir melek duruyordu. Huzûruna yaklaşıp selâm verdim. Selâmıma cevâb vermediler. Uzun müddet durdukdan sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek başını kaldırdı ve bana, “Benim hurmetimi düşürdün, izzetimi öldürdün ve hakkıma riâyet etmedin” buyurdu. Ben, yâ Resûlallah! Ben ona ok atmadım ve bir şey yapmadım, dedim. Evet, doğru söylüyorsun. Fekat kâtillerin arasında idin, buyurdu. Sonra, yaklaş, gel buyurdu. Yaklaşdım. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” önünde bir leğen vardı. İçi kan ile dolu idi. Bu oğlum Hüseynin kanıdır, buyurdu. O kandan gözlerime sürdü. Uyandığımda gözlerimin nûru gitmiş, görmez olmuşdum!

• Yûnüs bin Yahyâ babasından, o da dedesinden şöyle rivâyet etmişdir: Mekkede bir kişi gördüm. Uzvları eğri büğrü olmuşdu. Ey insanlar! Beni evlâd-ı Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” götürün, diyordu. Bir kaç kişi yanına gidip, ne istiyorsun, dediler. Ben falan kimseyim, dedi. Hâyır yalan söylüyorsun, bahsetdiğin kimsenin azâları sağlam ve güzel yüzlüdür. Senin yüzün siyâh, azâların bozuk dediler. Vallahi ben falan kimseyim, anlatayım, dinleyiniz, dedi ve şöyle anlatdı: Ben hazret-i Hüseynin devecisi idim. Bir yerde konaklamışdık. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” hâcet için bir yerde oturduğunda, gözüm acem pâdişâhının kızı Şehr-i Bânû ile evlendiklerinde hediyye gelen bir kemere takıldı. İsteyecekdim. Fekat heybetinden çekinip isteyemedim. Kerbelâya geldik. O musîbet meydâna geldi, onu şehîd etdiler. Şehîdlerin cesetlerini bırakıp gitmişlerdi. Kûfeye dönüyorduk. Birden aklıma o kemer geldi. Geri dönüp, şehîdlerin bulunduğu yere gitdim. Hazret-i Hüseynin mubârek başı kesilmiş, kanlar içinde yatıyordu. Kemerini çözüp almak istedim. Sağ elini kaldırıp bana bir darbe vurdu ki, azâlarım birbirinden ayrıldığını zan etdim. Sonra mubârek eliyle tutdu. Ayağımı mubârek göğsüne koyup, kemeri çok çekdim ise de parmakları açılmadı. O zemân bıçağımı çıkarıp, mubârek parmaklarını kesdim. Sonra sol eliyle tutdu. Onu da kesdim. Bu sırada karşıdan birkaç atlının geldiğini gördüm. Burnuma çok hoş kokular geliyordu. Onları gördüm: (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn) dedim. Gelenler şehîdler arasında sağ olan varmı diye araşdırıyorlardı. Ben kendimi yere atdım ve korkudan bir hoş oldum. Önden birisi geliyor ve ben Muhammed Resûlullahım “sallallahü aleyhi ve sellem” diyordu. Arkasından birisi ben Hamza bin Abdülmuttalibim diyordu. Biri de ben Ca’fer-i Tayyârım, başka birisi ben Alî bin Ebû Tâlibim, bir diğeri ben Hasen bin Alîyim, bir diğeri de ben Fâtıma-tüz-Zehrâyım diyordu. Hepsi gelip hazret-i Hüseyn için ağlaşdılar. Ey sevgili oğlumuz ve gözümüzün nûru, senin kesilmiş başına mı, ellerine mi, yaralı bedenine mi, yoksa esîr olmuş evlâdına mı ağlayalım. Seni şehîd etdilerse, ellerini niçin kesdiler, diyorlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, sevgili oğlumun başını getirin, buyurdu. O ânda hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” başını ellerinde gördüm. Mubârek başı bedeninin üzerine koydu. Hazret-i Hüseynin doğrulup, oturduğunu gördüm. Resûlullah onu kucakladı, ağladı ve ey oğlum, seni aç ve susuz şehîd etmişler, sana yemek ve su verselerdi, Allahü teâlâ da onları açlık ve susuzluk gününde doyurur ve su verirdi, buyurdu. Sonra yâ Hüseyn, seni şehîd edeni biliyorum, fekat ellerini kim kesdi buyurdu. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” beni göstererek, işte şu öldürülenler arasında gizlenen kişi kesdi, dedi. Bana dedi ki, kalk yâ şakî. Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” cevâb ver. Ben de kalkıp huzûruna vardım. Ey Allahın düşmânı, niçin benim sevgili oğlumun elini kesdin, buyurdu. Yâ Resûlallah, ben onu şehîd etmeğe uğraşmadım, dedim. Parmaklarını kesmek dahâ kötüdür, buyurdu. Sonra bana ey Allahın düşmânı, Allahü teâlâ şeklini değişdirsin, diye düâ etdi. Ondan sonra a’zâlarımı değişmiş buldum, dedi. Bunları dinleyenler o kimseye la’net etdiler.

• Vâkıdî “rahmetullahi aleyh” şöyle bildirmişdir: Mel’ûn Şimir, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anh” mubârek başını kesdikden sonra, bir torbaya koyup evine getirdi. Torbayı yere koyup, üzerine bir dağarcık koydu. Hanımı gece dışarı çıkdığında, o dağarcıkdan bir nûrun göklere yükseldiğini gördü. Yanına yaklaşınca altından bir ses işitdi. Hemen kocası Şimirin yanına gidip, durumu anlatdı ve onun altında ne vardır diye sordu. Şimir mel’ûnu, bir hâricînin başıdır. Yezîde götürüyorum, bana çok mâl verir, dedi Hanımı, adı nedir, diye sordu. Hüseyn bin Alîdir deyince, kadın bir çığlık atdı ve bayılıp düşdü. Kendine geldiğinde, kocasına, ey mecûsîden dahâ kötü kimse! Allahdan korkmadın mı? Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” kabrinde incitdin. Âlemlerin seyyidinin göz nûrunun başını kesdin, dedi. Sonra ağlayarak, Şimirin yanından çıkdı. Şimir uyuyunca, hazret-i Hüseynin mubârek başını alıp öpdü ve odasına götürdü. Başka kadınları da çağırdı. Kapıları kapatıp ağlaşdılar. Gece ilerleyince, kadını uyku basdırıp, uyudu. Rü’yâsında evinin yarıldığını ve her tarafı bir nûrun kapladığını gördü. Bir beyâz bulut içinde iki hâtun geldi. Hazret-i Hüseynin başını alıp ağlaşdılar. Bu iki hâtun, hazret-i Hadîce ve hazret-i Fâtımadır “radıyallahü anhümâ” dediler. Sonra yüzü ay gibi parlayan bir kimse geldi. Bu, Muhammed aleyhisselâmdır, dediler. Sağ tarafında hazret-i Hamza, Ca’fer-i Tayyâr ve diğer Eshâb-ı kirâm vardı. Ağlaşdılar ve hazret-i Hüseynin başını öpdüler. Hazret-i Hadîce ve hazret-i Fâtıma Şimirin hanımının yanına gelip, senin bizim üzerimizde hakkın çokdur. Ne istersin, dediler. Eğer kabûl ederseniz, Cennetde sizinle birlikde olayım, dedi. Allahü teâlâ işlerini ıslâh etsin, seni bekliyoruz, dediler. Şimirin hanımı uyanıp, rü’yâsını oradaki kadınlara anlatdı. Sabâhleyin kocası Şimir gelip, hazret-i Hüseynin mubârek başını istedi. Hanımı vermedi. Artık seninle yaşayamam, beni boşa dedi. Şimir onu boşadı. Fekat mubârek başı yine vermedi. Ölürüm de yine vermem, dedi. Şimir kadını öldürdü ve hazret-i Hüseynin mubârek başını aldı. Hazret-i Hüseyn, hicretin altmışbirinci senesinde Muharrem ayının onunda ve Cum’a gününde şehîd edildi.

Ehl-i Beyt imâmlarından bir kısmı anlatıldı. Diğerleri her ne kadar Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” görmediler ise de, o altın silsilenin kerâmetlerini ve üstün hâllerini, dedelerinden sonra anlatmak lâzımdır. Âlimler, ârifler ve ehl-i yakîn, izzetleri ve şerefleri sebebiyle onlara altın silsile adını vermişlerdir. Oniki imâmın menkıbeleri anlatıldıkdan sonra, Eshâb-ı kirâmın ba’zılarının menkıbeleri bildirilecekdir.

 
< Önceki   Sonraki >