Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Emîr-ül Mü'minîn Alî bin Ebî Tâlib
Emîr-ül Mü'minîn Alî bin Ebî Tâlib PDF Yazdır E-posta

İMÂM-I ALÎ BİN EBÎ TÂLİB “radıyallahü anh”

Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü anh ve kerremallahü vecheh” (Tesavvufda, insanlara vilâyet yolunun feyzlerinin ulaşmasına vâsıta olan) oniki imâmın birincisidir. Künyesi Ebül Hasen ve Ebû Türâbdır. En çok sevdiği ismi, Ebû Türâb idi. Kendisini bu ismle çağırınca sevinirdi. Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kızı hazret-i Fâtımanın “radıyallahü anhâ” evine gitdi. Hazret-i AlîImageyi “radıyallahü anh” göremeyince, amcamın oğlu nerede diye sordu. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü anhâ” aramızda birşey vâki’ oldu. Üzülüp dışarı gitdi. Benim yanımda kaylûle yapmadı, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alîyi bulması için bir kimse gönderdi. O kimse araşdırıp geldi ve hazret-i Alînin mescidde kaylûle yapdığını söyledi. Kaylûle öğleden önce biraz uyumakdır. Geceyi ihyâ edenlere sünnetdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mescide gitdi. Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” uyumuş ve ridâsı üzerinden düşdüğü için arkasına toprak bulanmış olduğu hâlde buldu. Mubârek eliyle toprakları silip, “Kalk yâ Ebâ Türâb, kalk yâ Ebâ Türâb” buyurdu.

Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” şöyle rivâyet etmişdir: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: (Ben kimin mevlâsı isem, Alî de onun mevlâsıdır. Beni seven Alîyi sever) buyurdu. Berâ bin Âzib “radıyallahü anh” şöyle rivâyet etmişdir: Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alînin “radıyallahü anh” elinden tutup buyurdu ki: “Ben mü’minlere nefslerinden sevgili değilmiyim?” Orada bulunanlar, evet yâ Resûlallah, seni nefslerimizden çok severiz, dediler. Sonra hazret-i Alî “radıyallahü anh” için, (Ben kimin mevlâsı isem, Alî de onun mevlâsıdır! Yâ Rabbî, onu seveni sev! Onu sevmeyeni sevme!) buyurdu.

• Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” fazîletleri ve üstünlükleri söze ve yazıya sığmaz. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahmetullahi aleyh” şöyle demişdir: Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” hiç birinden Alî bin Ebî Tâlibin “kerremallahü vecheh” fazîletleri kadar işitilmemişdir. Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî “kuddîse sirruh” ise şöyle demişdir: Eğer hazret-i Alî “radıyallahü anh” muhârebelerden biraz fırsat bulabilseydi, bize tesavvufa âid çok şeyler gelirdi ki, kalbler ona tâkat getiremezdi. (Şerh-i te’arrüf) kitâbında şöyle yazılmışdır: Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü anh” âriflerin başıdır. O kendisinden önce kimsenin söylemediği ve kendisinden sonra da benzerini dahî kimsenin söyliyemediği şeyleri söylemişdir. Meselâ, bir gün minber üzerinde: Bana Arşın altındakilerden sorunuz. Benim kalbim ilmle doludur. Bu ilm, ağzımda bulunan Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek ağzının suyundandır. Mubârek ağzının suyunu ağzıma koymuşdu. Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer izn verilse, Tevrâtda ve İncîlde olan şeyleri söylerdim ve benim sözlerimi tasdîk ederlerdi, buyurmuşdur. O meclisde Da’leb Yemânî adında bir kimse vardı. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” bu sözlerini duyunca, bu kişi ne söylüyor, ona bir soru sorayım da rüsvâ edeyim, dedi. Kalkıp bir şey sormak istiyorum, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, öğrenmek için ise sor, inâd için ise sorma, buyurdu. Da’leb Yemânî, sen beni süâl sormağa mecbûr etdin, diyerek, yâ Alî “radıyallahü anh” Rabbini gördün mü, diye sordu. Hazret-i Alî, görmediğim Rabbime tapmıyorum, dedi. Da’leb: Nasıl gördün diye sordu. Hazret-i Alî, baş gözü ile görülmez, ancak kalbler hakîkî yakîn ile görür. Rabbim birdir, ortağı ve benzeri yokdur. Mekânı yokdur. Üzerinden zemân geçmez, hislerle anlaşılmaz, mahlûklara kıyâslanmaz, buyurdu. Da’leb Yemânî bu sözleri duyunca feryâd edip düşdü ve bayıldı. Bir müddet sonra kendine gelince, hiç kimseye inâd ve imtihân niyyetiyle soru sormayacağına dâir Allahü teâlâya söz verdi. Hazret-i Alî ona dedi ki, şunu bilmelisin ki, İbni Abbâs “radıyallahü anhümâ” şöyle buyurmuşdur: Alîye “radıyallahü anh” ilmin onda dokuzu verilmişdir. Onda birine de ortakdır.

• İmâm-ı Müstagfirî “rahmetullahi aleyh” (Delâil-ün-nübüvve) adlı kitâbında şöyle yazmışdır: Rûm kayseri, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” halîfeliği zemânında çok müşkil süâller yazıp, cevâblandırması için bir elçiyle gönderdi. Bu hâdise kitâblarda uzun anlatılmışdır. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” Kayserin mektûbunu okudu ve hazret-i Alîye gönderdi. Hazret-i Alî okudukdan sonra, kalem ve kâğıd istedi. Soruların cevâbını yazıp elçiye verdi. Elçi, hazret-i Ömere, bu cevâbları yazan kimdir, diye sordu. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” da, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” amcasının oğlu, dâmâdı ve dostudur, dedi.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alînin “radıyallahü anh” hâzır ve latîf cevâblarından biri şöyledir: Bir gün yehûdîlerden bir gurub gelip: Ey müslimânlar! Siz Peygamberinizin vefâtından sonra ne yapdınız? Birbirinize kılıç çekip, harb bile yapdınız, dediler. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” onlara: Ey yehûdîler, sizin ayaklarınız henüz denizden kurumamışdı ki, hazret-i Mûsâya “aleyhisselâm” bize başkalarının ma’bûdları gibi ma’bûdlar bul dediniz, buyurdu.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alîye “radıyallahü anh” dediler ki, hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin “radıyallahü anhümâ” zemânlarında müslimânlar arasında fitne ve harbler olmadı. Hazret-i Osmânın ve Senin “radıyallahü anhümâ” zemânında ise ızdırâb, üzüntü, karışıklıklar ve harbler oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bu söze şöyle cevâb verdi: Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin “radıyallahü anhümâ” yardımcıları, hazret-i Osmân ve ben “radıyallahü anhümâ” idik. Hazret-i Osmânın ve benim yardımcılarım ise sizler olduğunuzdan böyle oldu.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” Fil vak’asından yedi sene sonra Mekkede doğdu. Ba’zıları o Kâ’bede doğdu demişlerdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirildiğinde, hazret-i Alî onbeş yaşında idi. Ba’zıları onüç, ba’zıları on yaşında idi demişlerdir. Dokuz yaşında idi diyenler de vardır. Birinci rivâyet sahîhdir. İbni Cevzî, (Safve-tüs safve) kitâbında hazret-i Alînin vefât etdiğinde yaşı hakkında dört rivâyet vardır, bunlar altmış üç, altmış beş, elliyedi ve ellisekizdir, diye yazmışdır.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Osmân “radıyallahü anh”, şehîd edildikden üç gün sonra defn edildi. Beş gün sonra ise halk hazret-i Alînin yanına gelip, halîfeliği kabûl etmesini istediler. Zîrâ o sırada halîfeliğe ondan dahâ lâyık kimse yokdu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” kabûl etmemek için çok uğraşdı. Ancak sonunda kabûl etdi ve hâzır bulunanlar ile bî’at yapdı. Bî’at edenler arasında Huzeyme bin Sâbit, Ebül Heysem bin Tîhân, Muhammed bin Müslim, Ammâr bin Yâser, Ebû Mûsel Eş’arî, Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü anhüm ecma’în” gibi dahâ nice kimseler vardı. Hazret-i Talha ve hazret-i Zübeyr “radıyallahü anhümâ” da bî’at etdiler. Abdüllah bin Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâs da ehl-i kıble ile savaşmağa katılmamaları kaydıyla bî’at etdiler. Bu husûsdaki hadîs-i şerîfleri sebeb olarak gösterdiler. Hâsılı, hazret-i Alînin hilâfeti bî’at ile gerçekleşdi. Hâl ve akd ehli, bu husûsda ittifâk etdiler. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” vilâyetinin ve kerâmetinin nihâyeti yokdur.

• Sahîh rivâyetlerle sâbit olmuşdur ki, hazret-i Alî mubârek ayağını atının üzengisine koyarken Kur’ân-ı kerîmi okumağa başlar, diğer ayağını koyarken veyâ bir rivâyete göre de ata binip oturunca temâmını hatm ederdi.

• Esmâ binti Umeys hazret-i Fâtımanın “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatdığını rivâyet etmişdir: Zifâfa girdiğim gece, Alîden “radıyallahü anh” korkdum. Çünki yer onunla konuşuyordu. Sabâhleyin bu hâli Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” anlatdım. Resûlullah secde yapdı. Bir müddet sonra mubârek başını kaldırdı ve bana şöyle buyurdu: “Sana müjdeler olsun ey Fâtıma! Senin neslin çok temiz olacak. Allahü teâlâ kocanı diğer insanlardan dahâ fazîletli kıldı. Yeryüzüne, şarkdan garba her ne oluyorsa, ona haber vermesini emr eyledi, buyurdu.

• İmâm-ı Fahreddîn Râzî “rahmetullahi aleyh” (Tefsîr-i kebîr)inde şöyle yazmışdır: İmâm-ı Alînin “radıyallahü anh” sevdiklerinden Abdüllah Esved adında bir kimse vardı. Bir gün hırsızlık yapdı. Hazret-i Alînin huzûruna getirdiler. Sen mi, yapdın diye sordu. Esved, evet dedi. Bunun üzerine elini kesdi. Esved dışarı çıkıp giderken, yolda Selmân-ı Fârisîye ve İbni Kevâye “radıyallahü anhümâ” rastladı. İbni Kevâ, elini kim kesdi diye sordu. Esved, elimi mü’minlerin emîri, müslimânların reîsi, Resûlullahın dâmâdı ve Betülün zevcesi kesdi, dedi. İbni Kevâ, sen elini keseni medh mi ediyorsun, dedi. Esved, nasıl medh etmeyeyim ki, benim elimi hak üzere kesdi ve beni Cehennem ateşinden kurtardı, dedi. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” Esvedin bu sözlerini hazret-i Alîye anlatdı. Hazret-i Alî, Esvedi yanına çağırdı. Kesilen elini bileğinin üzerine koydu ve bir mendil ile örtüp düâ etdi. O sırada gökden bir ses işitdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” örtdüğü mendilin kaldırılmasını emr etdi. Kaldırıp bakdılar ki, Esvedin eli Allahü teâlânın izniyle iyileşmiş, eskisi gibi olmuşdu.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” Kûfeye gitmişdi. Birgün sabâh nemâzını kıldıkdan sonra, bir kimseye falan yere git, orada bir mescid vardır. Mescidin yanında bir ev vardır. O evde bir kadınla bir erkek münâkaşa ediyorlar. Onları buraya getir, dedi. O şahs gidip onları getirdi. Hazret-i Alî onlara, bu gece çok çekişdiniz, dedi. O genç, ey mü’minlerin emîri, bu kadını nikâhla aldım. Ancak ne zemân yanına yaklaşmak istesem bana ondan bir nefret hâsıl oldu. Gücüm yetse onu yanımdan temâmen uzaklaşdıracakdım. Benimle çekişmeğe başladı. Siz emr gönderip, bizi çağırıncaya kadar kavga ediyorduk, dedi. Hazret-i Alî, ba’zı sözler vardır ki, herkesin işitmesi gerekmez, dedi. Orada bulunan diğer kimseler dağıldılar. Hazret-i Alî o kadına dönerek kocası olan genci gösterdi ve bunun kim olduğunu biliyor musun, dedi. Kadın hâyır, dedi. Hazret-i Alî kadına, ben söyliyeyim. Yalnız sen de inkâr etme, dedi. Sonra, sen falanın kızı falan değil misin, dedi. Kadın evet, dedi. Senin amcanın bir oğlu vardı. Birbirinizi severdiniz. Annen evlenmenize râzı olmadı. Sen bir gece helâya gitmek için dışarı çıkdın. Amcanın oğlu seni tutdu ve yaklaşdı. Ondan hâmile kaldın. Bu durumu annene söyledin. Babandan gizledin. Çocuğu doğuracağın zemân annen seni dışarı çıkardı. Bir oğlan doğurdun. Bir beze sarıp, insanların kazâ-ı hâcet yapdıkları bir dıvârın dibine bırakdın. Bir köpek gelip çocuğu kokladı. Sen bir taş atdın. Taş çocuğun başına değip yardı. Annen elbisesinden bir parça bez yırtıp, çocuğun başını sardı. Çocuğu orada bırakıp gitdiniz. Bir dahâ da görmediniz. Kadın, evet ey mü’minlerin emîri öyle oldu. Bunu benden ve annemden başka kimse bilmiyordu, dedi. Hazret-i Alî sözlerine devâm ederek şöyle dedi: O gün sabâhleyin çocuğu falan kâfile oradan alıp götürdüler. Büyütüp terbiye etdiler. Sonra o genç kâfile ile Kûfeye gelip, seni nikâh etdi. Gence başını aç dedi. Genç başını açınca, başında taş yarasının izi görüldü. Kadına bu genç senin oğlundur. Allahü teâlâ sizi harâm işlemekden korudu! Haydi oğlunu al git, buyurdu.

• Kûfe halkı Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alîye, Fırat nehrinin suyu taşdı, ekinlerimiz ziyân oldu. Allahü teâlâya düâ ediniz de suyu biraz azalsın, dediler. Hazret-i Alî evine girdi. Halk kapısında bekliyordu. Biraz sonra dışarı çıkdı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hırkasını giymiş, cübbesini omuzuna almış, sarığını başına koymuş, asâsını da eline almışdı. Bir at istedi ve ata binip Fırat nehrinin kenârına gitdi. Halk da yaya olarak arkasından gitdiler. Nehrin kenârına varınca atdan indi ve iki rek’at nemâz kıldı. Sonra asâyı eline alıp, köprünün üzerine çıkdı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn de “radıyallahü anhümâ” yanında idi. Asâsıyla suya doğru işâret etdi. Su biraz azaldı. Bu kadar yeter mi buyurdu. Halk biraz dahâ azalsın, dediler. Asâsıyla ikinci def’a işâret etdi. Su biraz azaldı. Yine bu kadar yeter mi diye sordu. Biraz dahâ azalmasını istediler. Üçüncü def’a işâret etdi ve su biraz dahâ azaldı. Halk, ey mü’minlerin emîri bu kadar yeter, dediler.

• Cündeb bin Abdüllah el-Ezdî “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Cemel ve Sıffîn harblerinde hazret-i Alî “radıyallahü anh” ile berâberdim. Hazret-i Alînin haklı olduğundan hiç şübhem yokdu. Nehrevâna varıp, orada konakladık. Bu sırada içime bir şübhe düşdü. Karşımızdakilerin hepsi kurra ve seçilmiş kimselerdir. Onları katl etmek büyük bir işdir, diyordum. Sabâhleyin askerlerin arasından çıkdım. Bir matara suyum vardı. Bir yerde mızrağımı yere dikip, kalkanımı üzerine asdım. Kalkanın gölgesinde oturdum. Bir de bakdım ki, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” çıka geldi. Yanında hiç su var mı, dedi. Mataramdaki suyu verdim. Alıp uzak bir yere gitdi ve görünmez oldu. Sonra göründü. Abdest almışdı. Gelip kalkanın gölgesine oturdu. O sırada atlı birisi geldi ve hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sordu. Yâ Emîr-el mü’minîn! Bu atlı kimse sizi görmek istiyor, dedim. Çağır gelsin, dedi. Çağırdım. Huzûruna gelip yâ Emîr-el mü’minîn, muhâlifler Nehrevânı geçdiler ve suyu kesdiler, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” imkânsız geçmiş olamazlar, dedi. Biz böyle konuşurken bir kişi dahâ çıkageldi. Muhâlifler suyu geçdiler, dedi. Hazret-i Alî geçmediler, dedi. O kimse vallahi ben, onların sancaklarını suyun öbür tarafında görmeden gelmedim, geçdiler, dedi. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî ise vallahi geçmediler! Nasıl geçerler ki, onların düşüp, kanlarının akacağı yer burasıdır, dedi. Sonra beklemeğe başladı. Ben de bekliyordum. Kendi kendime, Elhamdülillah elime bir ölçü geçdi. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” hâlini bu ölçü ile anlarım. O yâ yalancı bir bahâdırdır veyâ onun Allahü teâlâdan veyâ Resûlünden bildiği bir delîli vardır, dedim. Kendi kendime şöyle karar verdim. Muhâlifler suyu geçmişlerse, hazret-i Alîye karşı, geçmemişlerse muhâliflere karşı savaşayım, dedim. Askerlerin arasından geçdim ve bakdım ki, muhâlifler suyu geçememişler. Bayrakları aynı yerde duruyordu. Bu sırada hazret-i Alî “radıyallahü anh” sırtıma dokunup, haydi işinle meşgûl ol, dedi. Savaşmaya başlayıp, muhâliflerden birini öldürdüm. Arkasından birini dahâ öldürdüm. Birinin üzerine de atımı sürüp hücûm etdim. Onu yaraladım, o da beni yaraladı. İkimiz de yere düşdük. Arkadaşlarım beni alıp götürmüşler. Kendime geldiğimde muhârebe bitmişdi.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir muhârebeye başlayınca şöyle demişdi: Karşı tarafın askerleri katl olunup, on kişiden az kalmadıkca buradan geçemezler! Benim askerlerimden ise on kişiden az şehîd olacakdır. Savaşdan sonra muhâliflerden dokuz kişi sağ kalmışdı. Hazret-i Alînin askerlerinden ise dokuz kişi şehîd olmuşdu.

 • Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî bir kimseye; seni falan yerde falan hurma ağacının üzerine asacaklar, dedi. Aynen söylediği gibi oldu.

• Haccâc bin Yûsüf, Kumeyl bin Ziyâdı “radıyallahü teâlâ anh” yanına çağırdı. Kumeyl bin Ziyâd gitmeyip kaçdı. Haccâc onun akrabâlarını ve yakınlarını bulundukları vazîfelerden uzaklaşdırdı. Bunun üzerine Kumeyl bin Ziyâd, ben zâten yaşlandım. Benim yüzümden yakınlarımı işlerinden mahrûm etmesi doğru değildir diyerek, Haccâcın yanına geldi. Haccâc maksadım seni ele geçirmekdi, dedi. Kumeyl bin Ziyâd, Haccâca ben ihtiyârladım. Bana istediğini yap, gideceğimiz yer Allahü teâlânın huzûrudur. Beni öldürürsen, senden hesâb sorulacakdır. Bana Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh”, Senin kâtilin Haccâc olacakdır diye söyledi, dedi. Haccâc, Kumeyl bin Ziyâdın “radıyallahü anh” boynunu vurdurdu!

• Haccâc bir gün, Ebû Türâbın ya’nî hazret-i Alînin “radıyallahü anh” Eshâbından birini öldürerek Allahü teâlâya yaklaşmak istiyorum. Onunla en çok bulunup sohbet eden de kölesi Kanberdir, dedi. Kanberi “radıyallahü anh” yanına çağırtdı. Gelince, Kanber sen misin, diye sordu. Evet benim, dedi. Alî bin Ebî Tâlibin kulumusun [kölesi misin], dedi. Ben Allahü teâlânın kuluyum. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” velîni’metimdir, dedi. Haccâc onun yolundan döner misin diye sordu. Kanber, onun yolundan, dîninden efdal bir din göster, dedi. Haccâc, seni öldürmek istiyorum, ne şeklde öldürülmek istiyorsun söyle, dedi. Kanber “radıyallahü anh” nasıl istersen öyle öldür. Ben de kıyâmet günü seni öldürürüm. Zâten hazret-i Alî “radıyallahü anh” bana, ey Kanber! Seni zulmle öldüreceklerdir, buyurmuşdu, dedi. Haccâc emr etdi, Kanberi “radıyallahü anh” öldürdüler.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” Berâ bin Âzibe “radıyallahü anh”, oğlum Hüseyni “radıyallahü anh” şehîd edeceklerdir. O zemân sen hayâtda olacaksın. Ona yardım etmeyeceksin, buyurdu. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” şehîd oldu. Berâ bin Âzib “radıyallahü anh” Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî doğru söyledi. Hazret-i Hüseyn şehîd edildi. Ben ona yardım etmedim, dedi. Pişmânlık duydu.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî bir yolculuğunda Kerbelâya uğradı. Sağına soluna bakıp ağladı ve geçdi. Burası onların develerinin çökdürüleceği yerdir ve katl olunacakları makâmdır, dedi. Yanında bulunan Eshâbı, ey Emîr-el mü’minîn! Burası neresidir, diye sordular. Burası Kerbelâdır. Burada bir kavm öldürülecekdir. Onlar hesâbsız Cennete gireceklerdir, buyurdu. O sırada bu sözün ma’nâsını anlayamadılar. Ancak Kerbelâ vak’ası olup, hazret-i Hüseyn şehîd edilince anlaşıldı.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” Kûfeden asker istemişdi. Epeyce i’tirâzlardan sonra gönderdiler. Askerler gelmeden önce, hazret-i Alî “radıyallahü anh” oniki bin kişi geliyor buyurdu. Eshâb-ı kirâmdan biri demişdir ki, askerlerin geçdikleri yere durdum. Teker teker saydım. Tam onikibin kişi idiler.

• Sıffîn harbine giderken, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” askerlerinin bir konak yerinde suya ihtiyâcı oldu. Her ne kadar sağa sola koşuşdurdular ise de, su bulamadılar. Hazret-i Alî, Eshâbını yoldan biraz sapdırdı. Çölde bir kilise göründü. Kilisede bulunanlardan su sordular. Buradan iki fersâh uzakda su var, dediler. Eshâbı, hazret-i Alîye, izn verirsen gidelim, herhâlde tâkatımız tükenmeden suya ulaşırız, dediler. Hazret-i Alî oraya gitmeğe lüzûm yokdur, dedi. Sonra katırını kıbleye doğru çevirdi. Bir yere işâret ederek, burayı kazın buyurdu. Biraz kazdılar, büyük bir taş çıkdı. Taşı bir dürlü sökemediler. Hazret-i Alî, su bu taşın altındadır. Gayret edin kaldırın, dedi. Çok uğraşdılar. Fekat taşı kaldıramadılar. Hazret-i Alî bu hâli görünce katırından indi. Kollarını sığadı. Mubârek parmaklarını taşın altına sokdu, zorlayıp taşı kaldırdı ve uzağa atdı. Oradan gâyet saf, tatlı ve soğuk bir su çıkdı. O sudan içdiler. Yanlarına da aldılar. Hazret-i Alî o taşı tekrâr yerine koydu ve üzerini toprakla örtün, buyurdu. Orada bulunan kilisenin râhibi bu hâli gördü. Hemen kiliseden çıkıp, hazret-i Alînin huzûruna geldi. Sen Peygamber misin, dedi. Hâyır ben mürsel peygamber Muhammed Mustafânın “aleyhisselâm” halîfesiyim, dedi. Râhib, hazret-i Alîye, elini ver müslimân olayım, dedi. Râhib, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü ve enneke vasıyyü Resûlühü, ya’nî senin de Resûlün vasîsi olduğuna şehâdet ederim diyerek müslimân oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” râhibe sen bu yaşa kadar kendi dîninde yaşamışsın. Şimdi ne sebeble bizim dînimize girdin, diye sordu. Râhib: Ey mü’minlerin emîri, bu kiliseyi, bu taşı kaldıracak kimse için yapmışlardır. Biz kitâblarımızda okuyorduk ve âlimlerimizden duyuyorduk ki, burada bir çeşme vardır. Üzerinde de bir taş vardır. O taşı ancak Peygamber veyâ Peygamberin vasîsi kaldırabilir. Bu taşı senin kaldırdığını görünce, arzûma kavuşdum ve senelerdir beklediğim şeyi buldum, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bu sözleri işitince ağladı. Gözlerinin yaşından sakalı ıslandı. Sonra Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni unutulmuşlardan eylemedi. Kitâbında zikr edilenlerden eyledi, buyurdu. O râhib, hazret-i Alînin ordusuna katılıp, Şâm ehline karşı çok savaşdı ve şehâdet se’âdetine erişdi. Hazret-i Alî nemâzını kıldırdı ve Allahü teâlâya onun afvı için düâ etdi. Ondan bahs edilince, o benim dostumdur, buyururdu.

• Habbe-i Urnî “radıyallahü anh” Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alînin “radıyallahü anh” Eshâbından idi. O şöyle anlatmışdır: Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” ile yapılan harb günlerinde, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî bir kilisenin yanında konakladı. Bir kişi gelip; esselâmü aleyke yâ Emîr-el mü’minîn, dedi. Hazret-i Alî, ve aleykesselâm, dedi. O kimse ben Şem’un bin Yuhennâyım. Bu kilisenin sâhibiyim. Bizim yanımızda bir kitâb vardır. Îsâ aleyhisselâmdan beri, mîrâs olarak bize intikâl etmişdir. İsterseniz okuyayım, dedi. Hazret-i Alî, oku, buyurdu. O kişi okumağa başladı. Kitâbda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vasfı ve ümmetinin vasfları yazılıydı. Sonunda da bu kilisenin yanında Peygambere en yakın olan meşrık ehâlisini dîne, îmâna getiren ve garb ehâlisiyle harb eden birisi konaklar. Ona göre dünyâ, şiddetli fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kumdan dahâ hafîfdir. Ona göre, Allah yolunda ve Onun muhabbetiyle ölmek, susamış kimsenin su içmesinden dahâ kolaydır. Ona yardım eden, Allahü teâlânın rızâsına kavuşur ve onun yanında savaşırken ölen şehîd olur, diye yazılı idi. Sonra o kimse dedi ki: O Peygamber gönderildi. Ben o Peygambere îmân etdim. Sen gelip buraya konaklayınca huzûruna geldim ki, artık diri veyâ ölü hep seninle berâber olacağım. Onun bu sözleri üzerine hazret-i Alî ve yanında bulunanlar ağlaşdılar. Sonra hazret-i Alî: Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni unutulanlardan eylemedi. Kitâbında zikr etdi, dedi. Habbe-i Urnî sözlerine devâmla şöyle anlatmışdır: Hazret-i Alî bana, bu kimse seninle birlikde kalsın, dedi. Kuşluk ve akşam yemeklerinde onu yanına çağırırdı. Leyle-tül-Harîrde, harbin şiddetli bir zemânında o kimse şehîd oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” nemâzını kıldırdı, kabre kendisi indirdi ve bu kimse Ehl-i Beyti seven bir kişidir, buyurdu.

• İbni Abbâs “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hudeybiye gününde, Mekkeye doğru yola çıkdı. Müslimânlar susadılar. Hiçbir yerde su bulamadılar. Resûlullah Cahfede konakladı. “İçinizden kim, birkaç kişiyle falan kuyuya gidip, kablara su doldurup bize getirebilir. Allahın Resûlü onu Cennet ile müjdeliyor” buyurdu. Bir kişi kalkıp ben giderim, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” suculardan birkaç kişi ile onu gönderdi. Selemetübni Ekvâ “radıyallahü anh” der ki, ben de onlarla berâberdim. O kuyuya yakın bir yere vardık. Orada ağaçlar vardı. Ağaçların arasından çok sesler işitdik ve hareketler gördük. Odunsuz ateş görünüyordu. Biz çok korkduk. Ağaçlardan öteye geçmeğe cesâret edemedik. Geri dönüp Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldik. Onlar cinnîlerden bir gurub idi, sizi korkutdular. Eğer gitseydiniz önceden söylediğim gibi size hiç zararları dokunmazdı, buyurdu. Bir kişi dahâ kalkıp, ben gideyim yâ Resûlallah, dedi. O da sucular ile berâber gitdi. Onlar da ağaçlık yere varınca korkup geri döndüler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: Eğer gitseydiniz evvelce söylediğim gibi size hiç bir zarar gelmezdi, buyurdu. O sırada gece oldu. Eshâb-ı kirâmın susuzluğu iyice artdı.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” huzûruna çağırdı. Sucularla berâber gidip o kuyudan su getiriniz, buyurdu. Selemetübni Ekvâ şöyle anlatır: Kablarımızı arkamıza asdık. Kılıçlarımızı ellerimize aldık. Hazret-i Alî önden gidiyor ve şu ma’nâdaki şi’ri okuyordu: “Cinnîlerin gürültülerinden ve korku salmak için gösterdikleri ateşden, korkarak geri dönmekden, Rahmân olan Allahü teâlâya sığınırım.” Ağaçlık yere varınca biz de sesler duyduk ve hareketler gördük. Bizi korku kapladı. Kendi kendimize Alî “radıyallahü anh” de o iki kimse gibi geri döner, diyorduk. Hazret-i Alî bize dönüp, benim arkamdan yürüyünüz. Gördüklerinizden korkmayınız. Size onlardan zarar gelmez, dedi. Ağaçların ortasında hiç odun yokken, büyük ateşler yanmağa başladı. Bir takım kesilmiş başlar göründü. Korkunç sesler çıkarıyorlardı. Çok korkduk. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” o kesik başların arasına girdi. Bize arkamdan geliniz, sağa sola bakmayınız ve hiç korkmayınız, dedi. Arkasından ta’kîb edib kuyuya vardık. Bir kovamız vardı. Berâ bin Mâlik “radıyallahü anh” bir iki kova su çekdi. Sonra kovanın ipi kopup, kova kuyuya düşdü. Kuyunun dibinden gülüşme ve kahkahâ sesleri geldi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, kim gidip askerlerden bir kova dahâ getirir, dedi. Hiç birimiz o ağaçların arasından geçmeğe cesâret edemeyiz, dediler. Bunun üzerine hazret-i Alî “radıyallahü anh” beline bir ip bağlayıp, kuyuya indi. Kuyudan kahkaha sesleri geliyor ve gitdikçe artıyordu. Hazret-i Alî kuyunun yarısına kadar inince, ayağı kayıp kuyuya düşdü. Kuyudan velvele sesleri geliyordu ve bir insanı boğazlarken çıkan sesler gibi sesler işitiliyordu. O sırada hazret-i Alînin sesi işitildi. Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben Allahın kulu ve Resûlullahın kardeşiyim! Su kablarınızı aşağıya salın diyordu. Su kablarını kuyuya saldık. Hepsini su ile doldurdu. Ağızlarını bağladı ve birer birer yukarı çıkardı. Biz birer kab, hazret-i Alî iki kab su alıp, gitdik. Ağaçların arasına gelince, önceki işitdiğimiz sesleri ve hareketleri hiç işitip görmedik. Hiç biri yokdu. Ağaçların arasından çıkmamıza az kalmışdı ki, heybetli bir ses işitdik. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” ve hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” medh eden beytler okuyordu. Hazret-i Alî önümüzden gidiyordu ve şi’r söylüyordu. Resûlullahın huzûruna varınca, hazret-i Alî olanları birbir anlatdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” dönerken duyduğunuz ses, Safâ tepesinden putların şeytânı olan Müs’ıri öldüren Abdüllah adlı cinnin sesi idi, buyurdular.

• Allahü teâlâ, hazret-i Alî “radıyallahü anh” için güneşi iki kerre batdıkdan sonra geri gönderdi. Birisi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında, diğeri de vefâtından sonra vukû’ buldu.

Ümmü Seleme, Esmâ binti Umeys, Câbir bin Abdüllah ve Ebû Sa’îd-il-Hudrî “radıyallahü anhüm ecma’în” şöyle rivâyet etmişlerdir: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gün evinde hazret-i Alînin “radıyallahü anh” yanında oturuyordu. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm vahy getirdi. Vahyin ağırlığından Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek başını hazret-i Alînin dizine koydu. Güneş batıncaya kadar o şeklde kaldı. Hazret-i Alî ikindi nemâzını kılmamışdı. Îmâ ile oturduğu yerde kıldı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek başını kaldırdı. Yâ Alî, ikindi nemâzını kıldın mı, buyurdu. Yâ Resûlallah, oturduğum yerde îmâ ile kıldım, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” düâ et, Allahü teâlâ güneşi geri çevirsin, nemâzını vaktinde ve ayakda kıl, buyurdu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” düâ etdi. Güneş geri geldi ve ikindi nemâzını vaktinde kıldı. Esmâ binti Ümeys “radıyallahü anhâ” şöyle demişdir: Gurûb vaktinde güneşden bıçkı sesi gibi bir ses duyuldu. Bu hâdise dahâ evvel geçmişdi. Fekat iki rivâyet farklı olduğundan burada tekrâr zikr edildi.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” Bâbile giderken, Fırat nehrini geçmek istedi. İkindi nemâzının vakti idi. Kendisi ve Eshâbından bir kısmı ikindi nemâzını kıldılar. Diğerleri hayvânlarını sudan geçirmekle meşgûl oldular Bu sırada güneş batdı. İkindi nemâzını kaçırdılar. Bu konuda çok sözler söylediler. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bu sözleri duyunca, güneşi geri getirmesi için Allahü teâlâya düâ etdi. Allahü teâlâ düâsını kabûl edip, güneşi geri gönderdi. İkindi nemâzını kılmamış olanlar nemâzlarını kıldılar ve güneş tekrâr batdı. O sırada güneşden korkunç bir ses geldi. Eshâb çok korkdular. Tesbîh, tehlîl ve istigfâr etmeğe başladılar.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” kendisinin haberlerini, hazret-i Mu’âviyeye “radıyallahü anh” götüren bir şahsa, niçin götürdün, dedi. O şahs inkâr etdi. Hazret-i Alî, yemîn edermisin, dedi. O şahs yemîn etdi. Hazret-i Alî eğer yalan yere yemîn etdiysen, Allahü teâlâ senin gözünü kör etsin, dedi. Aradan bir hafta geçmeden o şahsın gözleri kör oldu. Bastonundan tutup çekerlerdi. Aslâ yolunu göremezdi.

• İmâm-ı Müstagfirî “rahmetullahi aleyh” (Delâil-ün-nübüvve) adlı eserinde de bu hâdiseye benzer bir hâdiseyi şöyle nakl etmişdir: Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir gün Rahbede bir şahsa bir şey sordu. O şahs doğru söylemedi. Hazret-i Alî, yalan söylüyorsun, buyurdu. O şahs hâyır yalan söylemiyorum, dedi. Hazret-i Alî, eğer yalan söylüyorsan sana beddüâ edeyim, Allahü teâlâ seni kör eylesin mi, dedi. O da et, dedi. Bunun üzerine hazret-i Alî ona beddüâ eyledi. Dahâ Rahbeden çıkmadan gözleri kör oldu.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir gün mescidde bulunanlara yemîn vererek: Kim Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” (Beni seven, Alîyi de sever) buyurduğunu işitdiyse şâhidlik etsin, dedi. Oniki kişi şâhidlik etdi. Bir kimse Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfi söylediği sohbetde bulunduğu hâlde şâhidlik etmedi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ona ey falan, sen bu hadîs-i şerîfi duyduğun hâlde niçin şehâdet etmedin, diye sordu. O kimse ben ihtiyârdım, unutdum, dedi. Hazret-i Alî, yâ Rabbî eğer bu şahs yalan söylüyorsa, derisinde bir beyâzlık meydâna getir ki, sarığı o beyâzlığı örtmesin, diye düâ etdi. Bu hâdiseyi nakl eden kimse, vallahi o şahsı gördüm, iki gözünün arasında bir beyâzlık meydâna gelmişdi, demişdir. Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” demişdir ki: O gün ben de o meclisde veyâ böyle bir meclisde idim. Ben de o hadîs-i şerîfi işitenlerden idim. Fekat onu gizledim, şâhidlik etmedim. Allahü teâlâ benim gözlerimin nûrunu giderdi. Demişlerdir ki, Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” şâhidlik etmediğinden dolayı dâimâ pişmân olup, Allahü teâlâdan magfiret dilerdi.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir gün minbere çıkdı ve şöyle buyurdu: Ben Allahın kuluyum. Resûlullahın kardeşi ve vârisiyim. Cennetdeki kadınların seyyidesini nikâh eden benim. Benden başka bu da’vâda bulunana Allahü teâlâ bir musîbet versin! O meclisde bulunan bir kimse, ben Allahın kuluyum ve Resûlullahın kardeşiyim diyen bir kimsenin sözü kimseye hoş gelmez. Buna kim inanır, dedi. Dahâ yerinden kalkmadan, aklını kaybedip, delirdi. Orada bulunanlar, dahâ önce buna böyle birşey olmuş mu, idi diye sordular. Kavmi hâyır olmadı, dediler. O kimsenin hazret-i Alî hakkında kötü düşünmesi sebebiyle böyle olduğunu herkes anladı.

• Sıffîn harbinde bir gün Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh”, Ey Ebâ Müslim neredesin, diye nidâ eyledi. Hazret-i Alînin oğlu Muhammed bin Hanefiyye “radıyallahü anh”: Babacığım, Ebû Müslim arka saflardadır, dedi. Hazret-i Alî, Ey oğlum, Ebû Müslim Havlânîyi kasdetmiyorum. Ben bu ordunun kumandanı olacak olan Ebû Müslimi kasdediyorum. O meşrik tarafından siyâh bayraklarla çıkar, çok harb eder. Allahü teâlâ onun vâsıtasıyla dînini yayar. Dînin yayılmasında onunla birlikde olanlara ve zâlimlerin başlarının aşağıda olmasına gayret gösterenlere müjdeler olsun, buyurdu.

• Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfe halkından Muhammed bin Ebî Bekre “radıyallahü anh” yardım etmelerini istedi. Fekat kabûl etmediler. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, yâ Rabbî! Bunlara öyle birini musallat et ki, bunlara hiç acımasın, diye düâ etdi. Bir rivâyetde ise bunlara Sakîfden birini musallat et, demişdir. O gece Haccâc doğdu. Haccâc Kûfe halkına çok eziyyet etmişdir.

• Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” bir gün, ne olurdu ne zemân vefât edeceğimizi bilseydik, dedi. Yanında bulunanlar biz bunu bilemeyiz, dediler. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” ben bunu Alîden “radıyallahü anh” öğrenirim. Çünki, onun ağzından çıkan söz hakdır, dedi. İ’timâd etdiği kimselerden üç kişi çağırdı. Onlara Kûfeye gidiniz. Kûfeye bir konak kalınca, birbirinizin arkasından aralıklı olarak Kûfeye giriniz. Benim vefât etdiğimi söyleyiniz. Yalnız, hastalığım, vefât zemânım, kabrimin yeri ve nemâzımı kimin kıldırdığı hakkında hepiniz aynı şeyi söyleyiniz, dedi. O üç kişi yola çıkdılar. Kûfeye bir konak kalınca, önce birisi gitdi. Nereden geliyorsun, dediler. Şâmdan geliyorum, dedi. Şâmda ne haberler vardır, diye sordular. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” vefât etdi, dedi. Onu hazret-i Alînin “radıyallahü anh” huzûruna götürdüler. Hazret-i Alî onun söylediklerine i’tibâr etmedi. İkinci gün diğer kimse Kûfeye girdi. Ona da önceki kişiye sordukları şeyleri sordular. O da birinci kimsenin söylediklerini söyledi. Bu haberi yine hazret-i Alîye iletdiler. Fekat o iltifât etmedi. Üçüncü günde, üçüncü şahs Kûfeye girdi. O da öncekilerin söylediği şeylerin aynısını söyleyince, hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü anh” vefât etdiğine kimsenin şübhesi kalmadı. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ise, hâyır o vefât etmedi, dedi. Mubârek başını göstererek, bunun kanıyla yüzüm kana bulanmadıkca Mu’âviye “radıyallahü anh” vefât etmez, buyurdu. O üç kişi bu haberi hazret-i Mu’âviyeye iletdiler. Hazret-i Mu’âviye kendisinin hazret-i Alîden sonra vefât edeceğini anladı ve öyle oldu.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir hutbesinde Bağdâd vak’asına işâret ederek; sanki ben, Benî Abbâsdan birisinin kurbanlık yerine getirilen develerin tepelendiği gibi, tepelendiğini görüyor gibiyim, dedi. Dinleyenler, buna mâni’ olmak mümkin değil mi, dediler. Yazık o kimseye ki, bu gün Allahü teâlânın emrini bırakıp, dünyâya dalmış ve zarara uğramışdır, dedi. Sonra o hutbesinde: Eğer istesem o kimselerin ismlerini, künyelerini ve sıfâtlarını, katl olunacakları yeri haber verebilirim, buyurdu.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir hutbesinde de, kendisinin kâtili olan Abdürrahmân bin Mülceme işâret ederek, kendisinin kâtili olacağını söylemişdir. Bir def’asında Abdürrahmân bin Mülcemi Kûfe mescidinde gördü ve şu ma’nâdaki beyti okudu:

Hâzırlan ölüme, o gelmekdedir sana,
Başlama feryâda, ölüm gelince sana.

Sonra İbni Mülcemi yanına çağırdı ve ona senin câhiliyyet zemânında veyâ çocukluğunda hiç lakabın varmı idi, diye sordu. Bilmiyorum, dedi. Sana ey şakî veyâ ey Sâlihin kısır devesi diyen, yehûdî bir süt annen varmı idi, dedi. İbni Mülcem vardı, dedi. Hazret-i Alî başka birşey söylemeyip, susdu.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir gün şöyle buyurdu: Dün gece Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” rü’yâda gördüm. Yâ Resûlallah! Ümmetinden bana ulaşan bu mihnetler ve husûmetler nedir, dedim. Onların üzerine düâ et, buyurdu. Yâ Rabbî! Bana onlardan iyi karşılık ver ve onların üzerine benden kötüsünü musallat eyle, diye düâ etdim. O gün düâsı kabûl olunup şehîd edildi.

• Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Babam Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü anh” vefât edince, bir ses işitdik. Bu Allahın kulunu bize bırakınız, siz dışarı çıkınız, diyordu. Biz dışarı çıkdık. Evin içinden bir ses duyduk. Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât etdi. Onun vasîsi de şehîd oldu. Bundan sonra bu ümmeti kim koruyacakdır, diyordu. Birisi cevâb verip: Kim onun yolundan gider ve onun ahlâkı ile ahlâklanırsa, bu ümmetin koruyucusu o olur, diyordu. Sonra sesler kesildi. Eve girdik. Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” yıkanmış ve kefenlenmiş bulduk. Nemâzını kılıp defn etdik.

• Hazret-i Alî “radıyallahü anh” oğulları hazret-i Hasene ve hazret-i Hüseyne “radıyallahü anhümâ” şöyle vasıyyet etmişdi. Vefât etdiğim zemân beni bir serîrin üzerine koyup, Gazbin tarafına götürünüz. Orada beyâz bir taş bulacaksınız. O taşdan nûr yayıldığını görürsünüz. Orayı kazınız. Hâzırlanmış bir mekân bulacaksınız. Beni oraya defn ediniz. Söylediği şeyler aynen görüldü ve vasıyyeti yerine getirildi.

• Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” kabrini yerle aynı seviyede örtmüşlerdi. Hârûn Reşîd bir gün avlanırken, Gazbin tarafına gitmişdi. Ceylânlar Gazbin tarafına kaçıp gizlendiler. Her ne kadar avcı doğan kuşlarını ve av köpeklerini oraya gönderdilerse de ceylânlara yaklaşamayıp, geri geldiler. Bunun sebebini Gazbindeki ba’zı ihtiyârlara sordular. İhtiyârlar, dedelerimizden hazret-i Alînin “radıyallahü anh” kabrinin burada olduğunu duyduk, dediler. Hârûn Reşîd bunu duyunca kabûl etdi. Hayâtda olduğu müddetce her sene gelip ziyâret etdi.

• Hazret-i Alîye “radıyallahü anh” muhâlif olanların uğradıkları musîbetlerden bir kısmını İmâm-ı Müstagfirî “rahmetullahi aleyh” (Delâil-ün-nübüvve) kitâbında şöyle yazmışdır: Firâs bin Amr, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında baş ağrısına tutuldu. Resûlullah onun iki gözü arasına dokundu. Mubârek parmaklarının dokunduğu yerden kirpi kılı gibi bir kıl çıkdı. Baş ağrısı kesildi. Hâricîler, hazret-i Alîye “radıyallahü anh” karşı harekete geçdiklerinde, Firâs bin Amr hâricîler tarafını tutdu. Başındaki o kıl düşdü ve şiddetli baş ağrısı başladı. Bu işin başına gelmesi hazret-i Alîye “radıyallahü anh” karşı hücûm etdiğindendir, dediler. Firâs bin Amr “radıyallahü anh” tevbe etdi. Başında o kıl tekrâr çıkdı ve baş ağrısı kesildi.

• Sâlih bir kimse şöyle anlatmışdır: Bir gece rü’yâmda kıyâmet kopmuş ve bütün insanları hesâba çekmek üzere topladıklarını gördüm. Sırat köprüsüne doğru gidip, sıratı geçdim. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” Kevser havuzunun yanında gördüm. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü anhümâ” da insanlara su dağıtıyorlardı. Bana da su vermeleri için yanlarına gitdim. Bana su vermediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sana su vermek istemezler, buyurdu. Niçin yâ Resûlallah dedim. Senin bir komşun var. Alîye “radıyallahü anh” la’net eder ve kötü sözler söyler ve sen ona mâni’ olmazsın, buyurdu. Yâ Resûlallah! Bende ona mâni’ olacak kuvvet yokdur, beni öldürmesinden korkarım, dedim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana bir bıçak verdi ve git onu öldür, buyurdu. Rü’yâmda gidip o komşuyu öldürdüm. Geri dönüp, yâ Resûlallah, emrinizi yerine getirdim, dedim. O zemân Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Hasene dönerek: Yâ Hasen, buna su ver, buyurdu. Hazret-i Hasen bana su verdi. Su kâsesini elinden aldım. Fekat içip içmediğimi hâtırlamıyorum. Sonra uykudan uyandım. Abdest alıp sabâha kadar nemâz kıldım. Sabâhleyin birkaç kişi aralarında falan kimseyi bu gece yatağında öldürmüşler diye konuşuyorlardı. Hâkimin adamları gelip komşulardan birkaç suçsuz kimseyi yakalayıp götürdüler. Ben kendi kendime, Sübhânallah! Bu nasıl rü’yâ idi ki hakîkat oldu diyordum. Sonra hâkime gidip, o adamı ben öldürdüm. Yakaladığınız kimseler suçsuzdur, dedim. Hâkim, sen ne söylüyorsun, diye şaşırdı. Ben rü’yâ gördüm. Allahü teâlâ o rü’yâyı hakîkat yapdı. Benim günâhım nedir diyerek, hâkime rü’yâmı anlatdım. Hâkim bana Allahü teâlâ sana hayrlı mükâfatlar versin. Sen de suçsuzsun, yakaladıklarımız da suçsuzdur, dedi.

• Alî bin Zeyd “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatmışdır: Sa’îd bin Müseyyib “radıyallahü anh” bana bir şahsı gösterdi. Git o şahsı gör, dedi. Sen hâlini söyle, ben onu görürüm, dedim. O öyle bir şahsdır ki, Resûlullahın Eshâbından hazret-i Alî ve hazret-i Osmân “radıyallahü anhümâ” hakkında uygun olmayan sözler söylüyor, dedi. Ben Allahü teâlâya münâcât edip, yâ Rabbî, eğer hazret-i Osmânın ve hazret-i Alînin “radıyallahü anhümâ” senin yanında kıymetleri ve i’tibârları varsa, bana bir nişân göster, dedim. O şahsın yüzü siyâh oldu.

• Medînede bir şahs vardı. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” hakkında kötü sözler söylerdi. Sa’d bin Mâlik “radıyallahü anh” ona beddüâ etdi. O şahs devesini mescidin dışına bağlayıp, mescide girerek, cemâ’atin arasına oturmuşdu. Devesi yerinden sıçrayıp mescide girdi. O şahsı göğsünün altına alıp, o kadar ezdi ki adam öldü.

• Ebû Abdüllah Muhammed bin Kayyım Cevziyye (Kitâbür-rûh) adlı eserinde, İbni Ebiddünyânın (Kitâb-ül-menâmât), kitâbından nakl etmişdir. O da Kureyşli bir ihtiyârdan rivâyet etmişdir: O ihtiyâr şöyle anlatmışdır: Şâmda yüzünün bir tarafı siyâh bir adam gördüm. O tarafını dâimâ bir şeyle örterdi. Yüzünün neden böyle olduğunu sordum. Hâlimi her sorana anlatacağıma dâir Allahü teâlâya söz verdim, dedi ve anlatmağa başladı. Ben hazret-i Alî “radıyallahü anh” hakkında çok kötü sözler söylerdim. Bir gece rü’yâmda, bir kişi gelip sen benim hakkımda kötü sözler mi söylüyorsun diyerek, yüzümün bir tarafına bir şey vurdu. Sabâhleyin yüzümün o tarafının siyâh olduğunu gördüm.

• Hüseyn bin Alî “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatmışdır: Medîne vâlîsi İbrâhîm bin Hişâm el-Mahzûmî, her Cum’a bizi minber etrâfında toplar ve hazret-i Alî “radıyallahü anh” hakkında yakışmayan sözler söylerdi. Yine bir Cum’a günü mescid dolu idi. Ben minberin yanında oturuyordum. Uyumuşdum. Rü’yâmda Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabrinin açıldığını gördüm. Bana ey Ebâ Abdüllah! Bu şahsın sözlerine üzülmüyormusun buyurdu. Evet üzülüyorum, dedim. Gözlerini aç bak, Allahü teâlâ ona ne yapacak buyurdu. Gözlerimi açdım, yine hazret-i Alî “radıyallahü anh” hakkında uygunsuz sözler söylüyordu. Birdenbire minberden düşüp öldü.

 
< Önceki   Sonraki >