Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Eshâb-ı kirâma iftirâ edenlere cevâblar 5
Eshâb-ı kirâma iftirâ edenlere cevâblar 5 PDF Yazdır E-posta

17 — Hüsniyye kitâbında, (İmâm-ı Ca’fer Sâdık, Müt’a nikâhını emr ederdi. Çünki, Allahü teâlâ (KImageadınlardan istimtâ’ edince ücretlerini veriniz) âyet-i celîlinde, müt’a nikâhını mubâh kılmışdır. (Müt’a nikâhı demek, bir kadına, şu kadar mal karşılığı kendini şu kadar zemân bana teslîm edermisin deyip, kadının da şâhidsiz kabûl etmesidir. Ya’nî, muayyen gün için, para ile kadın kirâlamakdır.) Müfessirler ve fıkh âlimleri, bu âyetin, müt’a nikâhı için olduğunu bildirmişdir. Bu âyeti nesh eden, başka bir âyet ve hadîs yokdur. Bunu, Ömer halîfe iken, hiçbir âyet ve hadîs söylemeden fitneye yol açar korkusu ile, kendiliğinden yasak etdi. Ömer bin Hasîn diyor ki, (Müt’a nikâhı yapardık. Âyet ve hadîs ile hiç yasak edilmedi). Abdüllah ibni Ömer diyor ki, (Resûlullahın sünneti, babamın sözü ile değişdirilemez). Herşey aslında mubâhdır. Yasak olmaları için âyet ve hadîs lâzımdır) diyor.

Bütün tefsîrler ve fıkh kitâbları diyor ki, Nisâ sûresi, yirmidördüncü âyetinin (İstimtâ’ etdiğiniz kadınların ücretini veriniz) meâl-i âlîsi, müt’a nikâhı için değildir. Nikâhdaki mehr parasını vermek içindir. Meselâ (Beydâvî tefsîri) ve bunun hâşiyesi (Şeyhzâde tefsîri) ikinci cild, yirmialtıncı sahîfede, yukarıdaki âyetin tefsîrinde buyuruyor ki, (Bu âyet-i kerîme, sahîh olan nikâhı bildirmekdedir. Müt’a nikâhının mubâh olmasını göstermiyor. Mehr parasını emr ediyor. Müt’a nikâhı, önce mubâh olmuşdu. Sonra yasak edildi. İslâmiyyetde belli bir zemân için nikâh yapmak yokdur).

Büyük âlim Burhâneddîn-i Mergınânînin “rahime-hullahü teâlâ” (Hidâye) kitâbının şerhi olan (İnâye) kitâbı ikiyüzotuzbirinci sahîfesinde, mevlânâ Ekmelüddîn [Muhammed bin Mahmûd Bâbertî] buyuruyor ki:

Müt’a nikâhı bâtıldır. Evet Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği gibi, müt’a nikâhı mubâh idi. Fekat, hadîs-i şerîf ile, bunun yasak edildiğini, Eshâb-ı kirâm söz birliği ile bildirmekdedir. Değişdiren hadîs-i şerîfleri de haber vermişlerdir. Meselâ, Muhammed ibni Hanefiyye dedi ki, (Babam imâm-ı Alî “radıyallahü anhümâ” buyurdu ki [hicretin yedinci yılı] Hayber kal’ası alındığı gün, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” müt’a nikâhını men’etdi. İmâm-ı Alî böyle buyurunca, Ehl-i beytin gözbebeği olan İmâm-ı Ca’fer Sâdık, müt’a nikâhını hiç emr eder mi? Elbette etmez. Zâten (Hüsniyye) kitâbını yazan Murtezâ adındaki yehûdî dönmesi, yalanlarına, iftirâlarına herkesi inandırmak için, âyet-i kerîmelere yanlış ma’nâ vermekden, hadîs-i şerîfleri inkâr etmekden çekinmediği gibi, Ehl-i beytin yolu böyledir demeği de âdet edinmişdir. Hadîs diye uydurduğu sözlere, Ehl-i beyt böyle emr ederdi demekdedir. Böylece, câhilleri kandırmakda ise de, dînini bilen, bu yalanlara aldanmaz. Âlimlerimiz, bu yalanlara, âyetle, hadîs ile cevâb vererek, Ehl-i beytin yolunda gidenlerin, Ehl-i beyti hakîkî sevenlerin, Ehl-i sünnet olduğunu isbât etmişlerdir.

Rebi’ bin Meysere “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Hayberi feth etdiğimiz gün, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, müt’a nikâhını, üç gün halâl etdi. Ben, amcam ile bir kadının kapısına geldik. İkimizde de ince palto vardı. Amcamın bürdesi dahâ güzel idi. Gayr-i müslim (ehl-i kitâb) bir kadın kapıya çıkdı. Benim paltoma ve gençliğime bakdı. Bunun paltosu, onun paltosuna benzemiyor. Fekat, gençliği de, onun gençliğine benzemiyor, diyerek, gençliği paltoya tercîh etdi ve beni içeri aldı. O gece orada kaldım. Sabâh olunca, Resûlullahın adamının, sokaklarda (Ey müslimânlar! Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” müt’a nikâhını yasak etdi) diye bağırdığını duydum. Hepimiz müt’a nikâhından vazgeçdik.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hayâtda iken, müt’a nikâhını yasak etdiğini, Eshâb-ı kirâm, sözbirliği ile bildirmekdedir. İcmâ’, ya’nî söz birliği, âyeti ve hadîsi değişdirmez, âyetin ve hadîsin değişdirildiğini haber verir.

Süâl: Sözbirliği nasıl olur? Abdüllah ibni Abbâs müt’a nikâhının halâl olduğunu söylerdi?

Cevâb: Yasak edildiğini, sonradan, o da söylemişdi. Nitekim, Câbir bin Zeyd diyor ki, İbni Abbâs “radıyallahü anhüm” ölmeden önce, müt’a nikâhının yasak edildiğini söyledi. Böylece, icmâ’ hâsıl oldu.

Mâlikî mezhebinde müt’a nikâhının câiz olduğunu söyliyorlar. Buna şaşılır. Çünki, imâm-ı Mâlik bin Enes (Muvattâ) ismindeki kitâbında [ilk yazılan hadîs kitâbıdır] Alî ibni Ebî Tâlibin bildirdiği hadîs-i şerîfi yazmakdadır. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Hayber kal’asını aldığımız gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ehlî merkeb eti yimesini ve müt’a nikâhı ile kadın almasını yasak etdi). (İnâye) kitâbının yazısı burada temâm oldu.

(Müt’a nikâhı)nın dört mezhebde de bâtıl olduğu, (Mîzân-ül-kübrâ)da da yazılıdır.

Arabî ve türkçe kitâbların hepsinde, meselâ Elmalılı Hamdi efendi “rahime-hullahü teâlâ” tefsîri 1328. ci sahîfesinde diyor ki, Bekara sûresi, yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ yeryüzündeki herşeyi sizin için yaratdı) buyuruldu. Ya’nî, yiyecek, içecek ve giyecek maddelerin hepsi halâl olup, ancak âyet-i kerîme veyâ hadîs-i şerîf ile istisnâ edilenler harâm olur. İnsanların nefslerine ve ırzlarına dokunmanın harâm olduğunu bu âyet-i kerîme göstermekdedir. Ancak, istisnâ edilenler harâmlıkdan kurtulup halâl olur ki, bu da, sahîh nikâh ile almakdır. Görülüyor ki, müt’a nikâhının halâl olduğunu isbât için delîl gösterdikleri (herşey aslında mubâhdır. Yasak olmaları için âyet veyâ hadîs lâzımdır) sözünün nikâh ile ilişiği yokdur. İlme, dîne uymayan bir isbâtdır. Halîfe Ömerin “radıyallahü anh”, müt’a nikâhının yasak olduğunu söylerken, hadîs ile isbâta lüzûm görmemesi ve hiç kimse tarafından i’tirâz olunmaması da, bunun önceden yasak edilmiş olduğunu herkesin bildiğini göstermekdedir.


18 — (Resûlullah vefât edince, Ebû Bekr ile Ömer, (Biz Peygamberler mîrâs bırakmayız. Bırakdıklarımız sadaka olur) hadîsini söyliyerek, Fâtıma-tüzzehrânın elinden (Fedek) ismindeki hurma bağçesini zor ile alıp, Beytülmâla verdiler. Fâtıma, Ebû Bekre darılıp, la’net etdi. Hâlbuki, Resûlullah, hayâtında bunu ona hediyye etmişdi ve hurmaları, üç sene ona getirilmişdi. Fâtıma, bunu, Alî ile Hasen, Hüseyn ve Kanber ile isbât etdi ise de, Ebû Bekr, bu şâhidleri kabûl etmedi. Halbuki, bu hadîsi, o zâlim uydurdu. Kızı Âişeden başka, kimse böyle hadîs söylememişdir. Böyle hadîs olsaydı, Fâtımaya elbette bildirilir, bu da harâm şeyi istemezdi. Ehl-i sünnet, Ebû Bekri haklı çıkarmak için, zındıklık yoluna sapıp, Eşref-i kâinâta iftirâ ediyor. Allahın emrini Fâtımaya bildirmemiş diyorsunuz. Bildirmiş ise, Fâtıma kabûl etmeyince küfr olur. Bu hadîsi uyduran kâfirdir. Zâten, Ebû Bekrin şâhid getirmesi lâzım idi. Şâhid istemekle de zulm etmiş oldu. Sonra, Peygamberlerin mîrâs bırakdıkları, Kur’ân-ı kerîmin çok yerlerinde yazılıdır) diyor.

Hâlbuki Ahmed Cevdet Pâşa “rahime-hullahü teâlâ” (Kısas-ı enbiyâ)nın (369). cu sahîfesinde diyor ki:

Halîfe hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” silâhları ile beyâz katırını, hazret-i Alîye “radıyallahü anh” verdi. Diğer eşyâyı Beytülmâla bırakdı. Fedek ve Hayberdeki hurmalıklarını, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtda iken vakf etmiş, kimlere dağıtılacağını emr buyurmuşdu. Şöyle ki: Gelip geçen elçilere, müsâfirlere ve yolculara verirdi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” bunları eskisi gibi dağıtıp, aslâ değişdirmedi. Fâtıma “radıyallahü anhâ” mîrâsını istedikde; (Resûlullahdan işitdim: (Bize, ya’nî Peygamberlere kimse vâris olamaz! Bizim bırakdığımız mal, sadaka olur) buyurmuşdu. Ben Resûlullahın yapdığını değişdirmem. Bir yanlış yola sapmakdan korkarım) dedi. Fâtıma (Sana kim vâris olur?) demiş. Halîfe de: (Evlâdım, ehlim olur) deyince, (Yâ ben niçin babama vâris olmuyorum?) demiş. Halîfe de: (Senin baban olan Resûl-i ekremden işitdim ki, (Kimse bize vâris olamaz!) buyurdu. Onun için sen de vâris olamazsın. Fekat ben Onun halîfesiyim, Onun nafaka verdiği kimselere, aynı şeyleri ben de veririm. Senin masraflarını yapmak benim vazîfemdir) dedi. Bunun üzerine Fâtıma “radıyallahü anhâ” susdu ve artık mîrâs lâfı etmedi.

Mısrdaki büyük âlimlerden Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn Kastalânî “rahime-hullahü teâlâ” (Mevâhib-i ledünniyye) kitâbı tercemesi, birinci cild, dörtyüz doksanbirinci sahîfede diyor ki (Doğru oldukları, bütün islâm âlimlerince tasdîk edilmiş olan altı hadîs kitâbına (Kütüb-i sitte) denir. Bunlardan birini yazan Ahmed bin Alî Nesâînin bildirdiği hadîs-i şerîfde (Biz Peygamberler mîrâs bırakmayız) buyuruldu. (Süleymân, Dâvüda vâris oldu) ve (Yâ Rabbî! Bana vâris olacak evlâd ver) âyet-i kerîmelerinde bildirilen vârislik, mal ve mülk vârisliği değildir. İlm ve nübüvvet mîrâsıdır. Yukarıdaki hadîs-i şerîfi, imâm-ı Abdürra’ûf Menâvî de yazıyor ve imâm-ı Ahmedin (Müsned) kitâbından aldım diyor.

Hadîs âlimi Abdülhak-ı Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ” fârisî dil ile yazdığı iki cild (Medâricün nübüvve) kitâbı ikinci cild, beşyüzyetmişikinci sahîfede buyuruyor ki:

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Biz Peygamberler mîrâs almayız ve mîrâs bırakmayız. Bırakdığımız şeyler sadaka verilir) buyurdu. Kendisi vefât edince ev eşyâsı ve silâhları ve hayvanları ve Fedek denilen hurma bağçesi kalmışdı. Bu hurmaları âilesine ve fakîrlere ve yolculara verirdi. Vefât edince, kızı Fâtıma “radıyallahü anhâ”, halîfe Ebû Bekrden mîrâs istedi. Halîfe, hadîs-i şerîfi okuyarak, mîrâs vermedi. Fâtıma, halîfeye: (Sen ölürsen, malın kime mîrâs kalır?) dedi. (Âileme ve çocuklarıma kalır) deyince, Fâtıma, (O hâlde ben niçin babamın mîrâsını almıyorum?) dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, (Ben, baban olan Resûlullahdan işitdim ki (Biz mîrâs bırakmayız!) buyurdu. Fekat ben, Onun halîfesiyim. Onun verdiği kimselere, ben de, aynı şeyleri vereceğim ve Onun bırakdığı malları, Onun verdiği yerlere aynen dağıtacağım) dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” birçok kimselere, mal vereceğini va’d etmişdi. Vefâtından sonra, gelip, bu malları istediler. Halîfe hepsine verdi. Ebû Bekr, mîrâsı yalnız Fâtımadan men’etmedi. Âişe de, “radıyallahü anhüm” gelip, mîrâs istedi. Ona da vermedi. Başka zevceler de istedi. Hiçbirisine vermedi. Peygamberler mîrâs bırakmaz hadîs-i şerîfini söyledi. Halîfe, bu hadîs-i şerîfi söyleyince, Eshâb-ı kirâmın hepsi, biz de işitmişdik, dedi, bir kişi bile i’tirâz etmedi. Halîfe kimseye mîrâs vermedi ve Muhammed aleyhisselâmın akrabâsına evvelce verilen herşeyi aynen verdi ve Resûlullahın yapdığını değişdirmem dedi ve Resûlullahın akrabâsını, kendi akrabâmdan dahâ çok seviyorum diye yemîn etdi. Fâtımanın mîrâs yüzünden, Ebû Bekre darıldığını ve ölünciye kadar sevmediğini söyliyenlere şaşılır. Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile bildirdiği hadîs-i şerîfi, Fâtımanın kabûl etmiyeceği düşünülebilir mi? İnsanlık îcâbı kırıldı denilse de, ölünciye kadar dargın kaldı denilebilir mi? Fâtımanın “radıyallahü anhâ” vefât edeceği zemân, Ebû Bekr-i Sıddîk ile halâllaşdığı, ondan râzı olduğunu bildirdiği meydânda olan bir hakîkatdir. Meselâ, hadîs âlimi, imâm-ı Beyhekî, imâm-ı Şa’bîden rivâyet ediyor ki, Fâtıma “radıyallahü anhâ” hasta iken, halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk kapıya geldi. Alî “radıyallahü anhüm” Fâtımaya, Ebû Bekrin geldiğini haber verdi. Fâtıma da, Alîye içeri izn vermemi istermisin? dedi. Alî: Evet dedi. Fâtıma izn verdi. Halîfe içeri girdi ve kendisi ile halâllaşdı. Fâtıma “radıyallahü anhâ” Ebû Bekrden râzı oldu. İmâm-ı Müstağfirînin (Kitâbülvefâ) ve [Ahmed bin Muhammed Taberînin 694] (Riyâdunnadara) kitâblarında diyor ki, Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Fâtımanın “radıyallahü anhâ” yanına girip, halâllaşdı ve Fâtıma, ondan râzı oldu. İmâm-ı Evzâî buyuruyor ki, Ebû Bekr, Fâtımanın kapısına gelip, Resûlullahın kızı benden râzı olmadıkça, bu kapıdan ayrılmam dedi. Alî “radıyallahü anh” içeri girip, Fâtımaya râzı ol diye and verdi. O da râzı oldu. Hâfız Ebû Sa’îd (Kitâbülmüvâfeka) adındaki kitâbında da böyle yazmakdadır. Fâtıma “radıyallahü anhâ” gece defn edildi. Alî “radıyallahü anh” gece olduğu için halîfeye haber veremedi. Ba’zı haberlerde ise Ebû Bekrin cenâzede bulunduğu ve nemâzını kıldığı bildirilmekdedir. (Faslülhitâb) kitâbında diyor ki, hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” hasta iken, hazret-i Ebû Bekr gelip, içeri girmeğe izn istedi, hazret-i Alî haber verdi. Hazret-i Fâtıma, hazret-i Alîye sen râzı olur isen izn veririm dedi. Râzıyım dedi. Hazret-i Fâtıma izn verdi. Hazret-i Ebû Bekr içeri girip, konuşdu. Özr diledi. Halâllaşdı. Hazret-i Fâtıma da, halîfeden râzı oldu. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü anhâ” akşam ile yatsı arasında vefât etdi. [Hicretin onbirinci senesi idi.] Hazret-i Ebû Bekr, Osmân, Abdürrahmân bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm hâzır idiler. Cenâze nemâzını kıldırmak için Ebû Bekre teklîf etdiler. Hazret-i Ebû Bekr kıldırdı. Gece defn etdiler.

Ömer “radıyallahü anh” halîfe olunca, Fedek hurmalarını, Resûlullah zemânında olduğu gibi dağıtdı. İki sene sonra, bu işin idâresini Alî ile Abbâsa “radıyallahü anhümâ” bırakdı. Bir zemân sonra halîfeye gelip, hurmalığı ikisine taksîm etmesini istediler. Ömer “radıyallahü anh” Eshâb-ı kirâmı toplayıp, hepsine and verdi ve Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Biz Peygamberler, mîrâs almayız ve mîrâs bırakmayız. Bizim bırakdığımız sadaka olur) buyurdu mu? diye sordu. Hepsi birden evet duyduk diye yemîn etdi. Bunun üzerine Ömer “radıyallahü anh” hurmalığı taksîm etmeyip, ikisine bırakdı ve mahsûlü eskisi gibi dağıtınız dedi. Hurmalıklar, sonradan Alînin “radıyallahü anh” elinde kaldı. Sonra evlâdına, torunlarına kalıp, nihâyet, emîr Mervânın eline geçdi. Ömer bin Abdül’azîz halîfe olunca, Resûlullahın, kızı Fâtımaya vermediği mala elimi sürmem dedi. Bu sözden, Fâtımanın “radıyallahü anhâ” Resûlullahdan bu hurmalığı istediği, Onun da vermediği anlaşılmakdadır. Bu husûsdaki hadîs-i şerîfler, Buhârîde yazılıdır. Abdülhak-ı Dehlevînin yazısı burada temâm oldu.

(Mir’ât-i Kâinât) kitâbında ikiyüzdoksanikinci sahîfede diyor ki: (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” zevceleri ve kızları “radıyallahü teâlâ anhünne” dünyâdaki kadınların hepsinden üstündür. Zevcelerine kazf eden, kötüliyen için, Abdüllah ibni Abbâs, tevbesi kabûl olmaz buyurdu. Âişeye “radıyallahü anhâ” söven ise, katl olunur. Çünki, buna söğmek, Kur’ân-ı kerîmi inkâr etmek olur ki, küfrdür diye sözbirliği vardır.)

Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mîrâs bırakdığını bildiren âyet-i kerîmelere gelince: Allahü teâlâ, Meryem sûresi, 5 ve 6.cı âyetlerin, Zekeriyyâ aleyhisselâmın düâsını bildiriyor. Bu âyet-i kerîmelerin meâl-i âlîsi, (Ben öldükden sonra, yerime gelecek velîlerimden korkuyorum. Zevcem de âkırdır, çocuğu olmuyor. Yâ Rabbî! Bana bir oğul ihsân eyle de, bana ve Ya’kûb oğullarına vâris olsun!)dir. Beydâvî tefsîrinde buyuruyor ki, bu söz, (Bizim dînimize ve ilmimize vâris olsun demekdir. Çünki, Peygamberler “aleyhimüsselâm” mal mîrâs bırakmazlar). Şeyhzâde hâşiyesinde diyor ki, (Peygamberlere “aleyhimüsselâm” vâris olmak, dînine salâh ve fâide verici olmakdır. Bu da, peygamber olmakla ve ilm ile ve güzel ahlâk ile ve dinde fâideli makâm sâhibi olmakla ve tayyib mal sâhibi olmakla olur). Zekeriyyâ aleyhisselâmın amcasının oğulları, Benî İsrâîlin en kötüleri idi. Vefâtından sonra, bunların dîni değişdirmelerinden korkmuş idi.

Neml sûresi, onaltıncı âyetindeki (ve Süleymân Dâvüda vâris oldu) “aleyhimesselâm” vâris olmağı, Beydâvî “rahime-hullahü teâlâ” tefsîrinde (Peygamberliğine veyâ ilmine veyâ mevkı’ine mâlik oldu demekdir) diyor.

Görüliyor ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hurma bağçesini hazret-i Fâtımanın “radıyallahü anhâ” elinden almamış, eski hâlinde olduğu gibi bırakmış, onun her ihtiyâcını Beytülmâldan vermişdir. Ba’zı eşyâyı, hazret-i Alîye mîrâs olarak değil, bu eşyâ Beytülmâla geçdikden sonra, kendi salâhiyyetini kullanarak, hediyye olarak ihsân etmişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hurma bağçesini kimseye hediyye etmemişdi. Fâtıma “radıyallahü anhâ”, bu bana hediyye edilmişdi, demedi ve şâhid getirmedi. Hiçbir kitâbda böyle yazmıyor. Bunu yalnız Îrândaki bu acem kitâbı, pek acemice uydurmakdadır. Hazret-i Alîyi ve Fâtımayı ve Hasen, Hüseyni medh eden, çok öven hadîs-i şerîfler var. Hattâ âyet-i kerîme var. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ki, bütün ticâret mâlını, mülkünü, vatanını, evlâdını, Resûlullah için fedâ etmiş, bütün gazâlarda bulunup, ihtiyâr hâlinde Resûlullahın önünde harb etmiş iken, bu hadîs-i şerîfleri çiğneyecek kadar aşağı bir kimse mi idi? Hâlbuki yüzlerce hadîs-i şerîf, hattâ Kur’ân-ı kerîm, onu medh etmekde, fazîletini bildirmekdedir. Mîrâs hadîsini, hazret-i Fâtımaya önceden bildirmeğe lüzûm yokdu. Vakti gelince, Eshâb-ı kirâm ona bildirdi. Fâtıma-tüzzehrâ, hurmalığı, kendine halâl sanarak istemişdi. Harâm olduğunu anlayınca istemedi. İbâdetleri, bir kimseye, vakti gelmeden bildirmek farz değildir. Zâten vakf edilmiş mal, kimseden, hiçkimseye mîrâs kalmaz. Fâtıma “radıyallahü anhâ” halîfenin sözünü, derhâl ve seve seve kabûl etdi. Bu hadîs-i şerîfe hiçbir sahâbî i’tirâz etmediğinden inanmıyan kâfir olur. Fedek bağçesi için (Hak Sözün Vesîkaları) kitâbının beşinci kısmında uzun bilgi vardır. Lütfen oradan da okuyunuz!

(Menâkıb-ı çihâr yâr-ı güzîn) kitâbı, dörtyüz doksanıncı sahîfede diyor ki:

Birgün, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” evine geldi. İçeri gireceği sırada, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü anh” da geldi. Ebû Bekr geri çekilip, yâ Alî, sen buyur gir dedi. O da cevâb verip, aralarında aşağıdaki uzun konuşma oldu:

Alî — Yâ Ebâ Bekr! Sen önce gir ki, her iyilikde önde olan, her hayrlı işde ileri olan, herkesi geçen sensin.

Ebû Bekr — Sen önce gir yâ Alî, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dahâ yakın sensin.

Alî — Ben, senin önüne nasıl geçerim? Çünki, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” işitdim, (Ümmetimden Ebû Bekrden dahâ üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı) buyurdu.

Ebû Bekr — Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, kızı Fâtıma-tüzzehrâyı “radıyallahü teâlâ anhâ” sana verdiği gün (Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim) buyurdu.

Alî — Ben senin önüne geçemem. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (İbrâhîm aleyhisselâmı görmek istiyen, Ebû Bekrin yüzüne baksın) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önüne geçemem. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Âdem aleyhisselâmın hilm sıfâtını ve Yûsüf aleyhisselâmın güzel ahlâkını görmek istiyen, Alî Mürtezâya baksın!)

Alî — Senin önünden giremem. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Yâ Rabbî! Beni ençok seven ve eshâbımın en iyisi kimdir?) dedi. Cenâb-ı Hak (Yâ Muhammed “aleyhisselâm” Ebû Bekr-i Sıddîkdır) buyurdu.

Ebû Bekr — Ben senin önüne geçemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (İlmi bir kimseye veririm ki, Allahü teâlâ, onu sever. Ben de onu çok severim) buyurdu. İlm şehrinin kapısı, sen oldun.

Alî — Senin önünde gidemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Cennetin kapıları üzerinde, Ebû Bekr habîbullah yazılıdır)

Ebû Bekr — Senin önüne geçemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” Hayber gazâsında, bayrağı sana verip (Bu bayrak, melik-i gâlibin, Alî bin Ebî Tâlibe hediyyesidir) buyurdu.

Alî — Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Yâ Ebâ Bekr! Sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önüne geçemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Kıyâmet günü, Alî Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki, yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Senin baban İbrâhîm Halîl, ne güzel babadır. Senin kardeşin Alî bin Ebî Tâlib ne güzel kardeşdir).

Alî — Senin önüne geçemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Kıyâmet günü, Cennet meleklerinin reîsi olan Rıdvân adındaki melek Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir. Bana verir. Sonra, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, yâ Muhammed, Cennetin ve Cehennemin anahtarlarını, Ebû Bekr-i Sıddîka ver. Ebû Bekr, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der).

Ebû Bekr — Senin önünden giremem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Alî kıyâmet günü benim yanımdadır. Havz ve Kevser yanında, benimledir. Sırât üzerinde benimledir. Cennetde benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.)

Alî — Senden önce giremem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Ebû Bekrin îmânı, bütün mü’minlerin îmânları toplamı ile dartılsa, Ebû Bekrin îmânı ağır gelir) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Ben ilmin şehriyim. Alî, bunun kapısıdır) buyurdu.

Alî — Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Ben sâdıklığın şehriyim. Ebû Bekr, bunun kapısıdır) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önünden geçemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki, (Kıyâmet günü, Alî, bir güzel ata bindirilir. Görenler, acabâ bu, hangi Peygamberdir der. Allahü teâlâ, bu Alî bin Ebî Tâlibdir buyurur.)

Alî — Senin önünde gidemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Ben ve Ebû Bekr, bir toprakdanız. Tekrâr bir olacağız) buyurdu.

Ebû Bekr — Senin önünde gidemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki, (Allahü teâlâ, ey Cennet, senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim. Biri, peygamberlerin üstünü Muhammed “aleyhisselâm”dır. Biri, Allahdan korkanların üstünü Alîdir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtıma-tüzzehrâdır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasen ile Hüseyndir, buyurdu).

Alî — Senin önünden nasıl gidebilirim? Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Sekiz Cennetden şöyle ses gelir: Ey Ebû Bekr, sevdiklerinle birlikde gel, hepiniz, Cennete girin!)

Ebû Bekr — Senin önünden gidemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” (Ben bir ağaca benzerim. Fâtıma, bunun gövdesidir. Alî budağıdır. Hasen ve Hüseyn, meyvasıdır) buyurdu.

Alî — Senin önünden geçemem. Çünki, Resûl “aleyhisselâm” buyurdu ki (Allahü teâlâ, Ebû Bekrin bütün kusûrlarını afv etsin. Çünki O, kızı Âişeyi bana verdi. Hicretde bana yardımcı oldu. Bilâl-i Habeşîyi, benim için alıp âzâd etdi).

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bu iki sevgilisi kapıda böyle konuşurken, kendileri içeriden dinliyordu. Hazret-i Alînin sözünü kesip içeriden buyurdu ki:

(Ey kardeşlerim Ebû Bekr ve Alî “radıyallahü anhümâ”! Artık içeri girin! Cebrâîl aleyhisselâm gelip dedi ki, yerlerdeki ve yedi kat gökdeki melekler sizi dinlemekdedir. Kıyâmete kadar, birbirinizi övseniz Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız). İkisi birbirine sarılıp, birlikde Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna girdiler. Resûl “aleyhisselâm”: (Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin. İkinizi sevenlere de, yüzbinlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüzbinlerle la’net olsun) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki (Yâ Resûlallah! Ben, Alî kardeşimin düşmanlarına şefâ’at etmem). Hazret-i Alî dedi ki (Yâ Resûlallah! Ben de, Ebû Bekr kardeşimin düşmanlarına şefâ’at etmem ve başını kılınçla, bedeninden ayırırım.) Ebû Bekr buyurdu ki (Ben senin düşmanlarını, sırat üzerinden geçirmem).

19 — (Ehl-i sünnet Ehl-i beyte düşmandır. Çünki, kurban bayramı günü, hatîb minberde, İsmâ’îli kurban etmeği okurken, âlim, câhil, hepiniz feryadü figân ediyorsunuz, döğünüyorsunuz da, Muharremin onuncu âşûre günü, Hasen, Hüseynin şehîd olduğu için döğünen şî’îlere, râfızî diyorsunuz) diyor. (Hüsniyye) kitâbının böyle bozuk yazılarına (Eshâb-ı Kirâm) kitâbımızın 81.ci ve sonraki sahîfelerinde uzun cevâblar vardır.

Kurban bayramını ve onun hutbesini, Resûlullah emretdiği için yapıyoruz. Hutbeyi sessiz dinlemek lâzımdır. Burada kimse bağırmaz ve döğünmez. İslâmiyyetde, musîbetler için bağırmak, döğünmek, mâtem tutmak, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine karşı gelmek demekdir. Evet, sevdiği için ağlamak câizdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kıymetli zevcesi Hadîcet-ül kübrâ “radıyallahü anhâ” ve çok sevdiği ciğerpâresi oğlu İbrâhîm vefât edince ve her zemân medh etdiği amcası Hamzayı “radıyallahü anh” Uhud gazâsında şehîd olmuş görünce, pekçok üzüldü, içi yandı. Eshâbının önünde çok ağladı. Fekat, hiç döğünmedi. Hiçbir zemân, mâtem tutmadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında, Muharremin onuncu gününe önem verilir, oruç tutulur, fazla ibâdet yapılırdı. Fekat, o gün ve başka gün, dahâ büyük acılar çekdiği hâlde, mâtem tutulmazdı. Mâtem, hıristiyanlıkda olur. Kâfirler yapar. Ehl-i sünnet, İsmâ’îl “aleyhisselâm” için de, Hasen, Hüseyn efendilerimiz için de, senede bir kerre değil, her zemân üzülür, ağlar. Her Cum’a hutbede Hasen, Hüseyn “radıyallahü anhümâ” okununca, Ehl-i sünnetin ciğerleri yanmakda, gözleri kan ağlamakdadır. Fekat, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mâtem tutmağı yasak etdiği için, hiçbir zemân mâtem tutmazlar, taşkınlık yapmazlar.

Ehl-i sünnete, Ehl-i beytin düşmanıdır diyenlerin dili kurumalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ferîdeddîn-i Attâr “rahime-hullahü teâlâ”, (Tezkiretül-evliyâ) kitâbında, imâm-ı Ca’fer Sâdıkı “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatıyor:

İmâm-ı Ca’fer Sâdık, millet-i islâmın sultânı, nübüvvet senedinin burhânı idi. Her işi sâdık, her bilgide âlim idi. Evliyânın kalblerinin meyvası, Seyyid-i enbiyânın ciğerkûşesi idi. İmâm-ı Alînin “radıyallahü anh” nâkıdi, Resûl aleyhisselâmın vârisi idi. Ârif-i âşık imâm-ı Ca’fer Sâdık, Ehl-i beytden idi. Ehl-i beytin hepsi birdir. Birinin sözü, hepsinin sözü demekdir. Onun yolu, oniki imâmın “radıyallahü anhüm” yolu demekdir. Benim dilim ve kalemim onu medh edemez. Çünki, her ilmde ve işâretlerde üstâd idi. Bütün evliyânın reîsi idi. Hepsi ona güvenmişdir. Başka din sâhibleri de ona koşar. Ehl-i islâm, ona uyar idi. Zevk sâhibleri, onun peşinde, âşıklar onun yolunda idi. Âbidlerin mukaddemi, zâhidlerin mükerremi idi. Hakîkatleri yazan odur. Kur’ân-ı kerîmin sırlarını çözen odur. Ehl-i sünnet ve cemâ’at için, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmezler diyen ba’zı kimseler var. Bu câhillere şaşarım. Çünki, Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beyt demekdir. Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beytin yolu demekdir. O kimseler ne kadar yanlış hayâle saplanmışlar? Muhammed aleyhisselâmı sevenler, onun evlâdlarını sevmez mi? Hattâ, Ehl-i sünnetin imâmı, Muhammed bin İdrîs Şâfi’înin, Ehl-i beyte olan aşırı sevgisi dillerde dolaşdığı için, bu büyük imâma şî’î diyenler oldu. Bu yüzden kendisini habs etdiler. Bunun için, kendisi bir şi’r yazmışdır ki, bir beytinin ma’nâsı (Şî’îlik, Muhammed aleyhisselâmın evlâdını sevmek ise, bütün ins ve cin şâhid olsun, ben şî’îyim. Çünki, Ehl-i beyt-i nebevîyi çok seviyorum).

Ehl-i beyti sevmek elbet çok iyidir. Fekat, Ehl-i beyti sevmek için, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bir kısmına düşman olmak lâzımdır demek, çok fenâdır. Böyle söyliyenlerin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şerîfde bildirilmişdir.

(Ehl-i sünnet) demek, Ehl-i beyti ve Eshâb-ı kirâmın hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” seven, hepsinin izinde giden müslimânlar demekdir. Çünki, Ehl-i beytin ve Eshâb-ı kirâmın yolu, aynı bir yoldur ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” gösterdiği tek yoldur. Ba’zı kimseler, islâmiyyeti içerden yıkmak için düşmanlar tarafından uydurulmuş, bozuk yolda gidiyor. Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” çoğuna düşmanlık ediyorlar. Yurdumuzdaki müslimânları aldatabilmek için, biz Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” âşıklarıyız. Bizim yolumuz, Ehl-i beytin yoludur diyorlar. Böylece, kendi küfr ve zındıklıklarını, o din büyüklerine, Ehl-i sünnetin göz bebeklerine bulaşdırıyorlar. Allahü teâlâ, bunları doğru yola getirsin! Bütün müslimânları, bu felâket yoluna sapmakdan muhâfaza buyursun! Âmîn.

 

 
< Önceki   Sonraki >