Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Eshâb-ı kirâma iftirâ edenlere cevâblar 4
Eshâb-ı kirâma iftirâ edenlere cevâblar 4 PDF Yazdır E-posta

Image15 — (Resûlullah vefât etdiği gün Eshâbın münâfıkları, (Sakîfe-i benî Sâ’ide) denilen yerde oturdular. Hilâfet için münâzaraya başladılar. Birkaç kimseye teklif etdiler. Sa’d bin Ubâde kabûl edince, oğlu, babasına kılınç çekip, Alîye ne cevâb vereceksin? Gadir Humda, Resûl, elinden tutup, ben bunu size halîfe ve imâm eyledim demişdi. Siz de bî’at etmişdiniz. Şimdi, nasıl vaz geçiyorsunuz, dedi. Sonra Ömer, kılıncını çekip, Ebû Bekre bî’at etdi. Sonra eshâb-ı dalâletden Ebû Ubeyde ve yirmi kişi bî’at etdi. Hiçbiri cenâze nemâzı kılmadı. Üç gün sonra, Alî de gelip mescidde toplandılar. Ömer, Alînin yanına gelip, halkın çoğu Ebû Bekre bî’at etdi. Sen ve Benî Hâşim de etmelisiniz dedi. Zübeyr kılınc ile Ömere yürüdü. Alî mâni’ oldu. Alî, Ebû Bekr ve Ömere dönüp, Ey Eshâb, Peygambere muhâlefet edip, Allaha âsî oldunuz. Hilâfet, benim hakkımdır. Hakkımı veriniz dedi. Ömer, sana bî’at etmeyiz dedi. Alî cevâb verip, Resûl vasiyyet etmeseydi senin gibi münâfık ve din düşmanlarını katl ederdim dedi. Ebû Bekr ve Ebû Ubeyde dedi ki, yâ Alî sen gençsin. Otuz üç yaşındasın. Ebû Bekr ise ihtiyârdır. Sonunda hilâfet senindir. Sönmüş ateşi tutuşturma! Alî dedi ki, hilâfet bize mahsûsdur. Kimsenin hakkı yokdur. Beşîr bin Sa’d Ensârî dedi ki, yâ Alî, bu sözü önce söyleseydin Ebû Bekre kimse bî’at etmezdi. Ömer, Alîye bî’at olunacak korkusu ile meclisi dağıtdı. Ertesi gün Selmân, Ebû Zer, Mikdâd, Ammâr bin Yâser, Büreyde-i Eslemî, Sehl bin Hanîf, Huzeyfetibni Sâbit, Ebâ Eyyûb-i Ensârî, Ebû Bekri öldüreceğiz dediler. Alî kabûl etmedi ve Resûl haber verdi ki, ey Alî sen bana Hârûn ile Mûsâ gibisin. Benî İsrâîl, Hârûnu bırakıp öküze tapdıkları gibi, ümmetim seni bırakıp başkasını ihtiyâr eder dedi. Eshâb, Cum’a günü mescide gelip, Ey Ebû Bekr, bu çirkin işden vazgeç dediler. İş uzadı. Üç gün sonra Hâlid bin Velîd büyük ordu toplayıp, Ömer de önlerine geçip mescide geldiler. Alînin üzerine yürüdüler. Selmân kalkıp, bunlara, sizin Cehennem köpekleri olduğunuzu Resûl haber verdi dedi, diyor. Ömer sokakda herkesi zor ile Ebû Bekre bî’at etdirdi. Hazrec kabîlesi ile Sa’d bin Ubâde, dokuzbin kişi ile bî’at etmedi. Mâlik bin Nüveyre, onbin kişi ile bî’at etmediğinden, Ömer, Hâlid bin Velîdi gönderip, o mü’min ve muvahhidi nemâzda öldürdü. Bunun neresine icmâ-i ümmet denir?) diyor.

Hüsniyye kitâbı, işine geldiği gibi anlatadursun, biz târîhî vesîkalara bakalım.

Büyük Taberî târîhini Muhammed bin Cerîr “rahime-hullahü teâlâ” yazmışdır. Bunun tercemesinde, üçüncü cildinin birinci sahîfesinde şöyle başlıyor:

Resûlullah hasta olalıdan beri, Ebû Bekr-i Sıddîk evine gitmedi. Mescid-i se’âdetde kalır, her sâ’at Resûlullahın hizmetinde bulunurdu. Resûlullah, Hicretin onbirinci senesi, Rebi’ulevvelin onikinci pazartesi günü rûh-i şerîfini, teslîm etdi. Mubârek başı, hazret-i Âişenin “radıyallahü anhâ” göğsü üzerinde idi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ağlıyarak dışarı çıkdı. Hazret-i Ebû Bekr içeri girip, Âişeyi ağlar ve elini yüzüne vurur gördü. Resûl “aleyhisselâm” yatmış, ridâsını yüzüne örtmüşler. Ridâyı açdı, vefât etmiş olduğunu gördü. Ridâyı örtüp, mescide girdi. Hutbe okudu ve (Ey Eshâb! Resûlullah vefât etdi. Allahü teâlâ, ona ölümü ikrâm eyledi. Muhammed aleyhisselâma tapan varsa, bilsin ki, öldü. Allahü teâlâya tapanlar, bilsinler ki, Allahü teâlâ hiç ölmez) dedi. Sonra, Âl-i İmrân sûresi yüzkırkdördüncü âyetini okudu. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Muhammed “aleyhisselâm” resûldür. Ondan önce de Resûller gelmişdir. O da ölecekdir. Vefât ederse veyâ öldürülürse, dîninizden döner misiniz? Dîninden çıkan olursa Allahü teâlâya zarar vermez. Kendine zarar verir. Dîninden dönmiyenlere, Allahü teâlâ sevâblar verir) buyuruldu.

Mugîre-tebni Şu’be gelip, Ensârın bir araya toplandığını, Sa’d bin Ubâdeyi halîfe yapdıklarını söyledi. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömerin elini tutup dışarı çıkdılar. Yolda, Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretlerine rastladılar. [Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” Aşere-i mübeşşereden, ya’nî Cennete gidecekleri müjdelenmiş olan on kişiden biridir. Her gazâda bulundu. Çok cesûr idi. Şâma giren ordunun başkumandanı idi. (Kısas-ı Enbiyâ) da anlatıldığı üzere Resûl “aleyhisselâm” kendisine (Ümmetimin emîni budur) buyurmuşdu. Onsekiz senesinde ellisekiz [58] yaşında vefât etdi. Vefâtında, cinnîlerin ağlayıp mâtem tutdukları duyuldu. Resûlullahın Cennet ile müjdelediği ve ümmetimin emîni dediği, ömrünü Resûlullahın önünde, din düşmanlarına saldırmakla geçiren böyle mubârek bir zâta, sıkılmadan, çala kalem (Eshâb-ı dalâletden) diyen bu yehûdî kitâbının, müslimânlığı parçalamak için yazıldığı, güneş gibi meydândadır.] Ebû Ubeyde hazretleri de, Ensâr, Benî Sâ’idenin evine toplanmış, Sa’d bin Ubâdeyi halîfe yapıyorlar dedi. Üçü oraya gitdi. Evs ve Hazrec kabîleleri toplanıp Sa’d bin Ubâdeye bî’at etmek istediklerini gördüler. Sa’d “radıyallahü anh” hasta yatıyordu. Çok kalabalık vardı. Ebû Bekre dediler ki, bizden bir halîfe olsun, sizden bir halîfe olsun! Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” âyet-i kerîmeler okuyarak uzun nasîhat verdi. Ensârı medh etdi. (İmâm, Kureyşden olur) hadîs-i şerîfini okuyup, (Kureyşden birini halîfe yapalım. Siz Resûl yanında nasıl kıymetli idi iseniz, onun yanında da öyle muhterem olursunuz. Ben Eshâbdan iki kişiyi seçdim. İkisi de Kureyşin asîlzâdeleridir. Birisi Ömer, birisi Alîdir) dedi. Ensâr, Alîye “radıyallahü anh” bî’at etmek istedi. Ömer, yine karışıklık çıkmasından korkarak, (Yâ Ebâ Bekr! Sen Kureyşdensin! Elini uzat, sana bî’at edelim) dedi. Ebû Bekr, (Sen uzat, sana bî’at edelim) dedi. Ömer, Ebû Bekrin elini çekip bî’at etdi. Ensâr da, bunu görünce, hepsi, Ebû Bekre bî’at etdiler. Ensârın Sa’d bin Ubâdeye bî’at edecekleri haberi Medîneye yayılmışdı. Bütün Eshâb toplanıp, buna karşı koymak üzere yürüdü. Ömer “radıyallahü anh”, önlerine geçip, (Ey halk! Gelin Peygamber aleyhisselâmın halîfesine bî’at edin!) diye bağırdı. O gün, bütün Medîne ehâlisi, hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” bî’at etdi. Böylece büyük bir ayrılığın önüne geçilmiş oldu. Hazret-i Alî, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm”, Ehl-i beyti ta’ziye ile meşgûl olduklarından, yalnız bu üçü, o gün bî’at edemeyip, sonradan bî’at etdiler.

Ertesi salı günü, Eshâb mescidde toplandı. Ömer “radıyallahü anh” minbere çıkıp, (Ey Eshâb-ı kirâm! Allahü teâlâya şükr edin ki, sizi, en efdaliniz olan Ebû Bekrin etrâfında topladı. Bî’at etmiyen kaldı ise bî’at etsin!) dedi. Sonra hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, (Ey halk! Biliniz ki, ben bu işi, Eshâb arasında ikilik olmamak, kan dökülmemek için kabûl etdim. Ben de, sizin gibi bir insanım. İnsan yanılır. Yanılmadığım zemân, Allahü teâlâya şükr edin. Yanılınca, bana doğruyu gösterin! Ben, Allahü teâlâya itâ’at etdiğim müddetçe, siz de, bana itâ’at edin. Ben, itâ’atdan çıkarsam, siz de bana itâ’at etmeyin! Şimdi Peygamberimizin “aleyhisselâm” hizmetini görelim. Onun hakkını ödiyelim. Yıkayalım, nemâzını kılalım ve kabri şerîfîne koyalım) dedi. Minberden inip, Resûl aleyhisselâmın hânesine geldi. Ridâyı açıp, mubârek yüzünü kokladı. Mubârek yüzünden ve saçından, misk kokusu duydu. Yüzünü, mubârek yüzüne koyup (Anam, babam sana fedâ olsun, diri iken de, ölü iken de, ne güzel kokuyorsun!) dedi. Sonra, (Resûl aleyhisselâmdan işitdim ki (Beni, Ehl-i beytim yıkasın!) buyurmuşdu) deyip, (Abbâs ve Alî “radıyallahü anhümâ” yıkasınlar) dedi. Abbâs, oğlu Fadl ile berâber geldi. Hazret-i Alî dahî geldi. Halîfe (Yâ Alî, Resûlullahı sen yıka) dedi. Resûlullahın hizmetçisi Üsâmeye de, onlara hizmet et dedi. Kendisi, Eshâb-ı kirâm ile kapıda bekledi. Ensârdan Evs bin Havlîyi “radıyallahü anh” de, yardım için içeri sokdu. Gömleği içinde yıkayıp, üç beyâz kefene sardılar. Buhurladılar. Ebû Talha kabr kazdı. Kabrin yeri neresi olsun diye uyuşamadılar. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu ki, ben Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitdim ki, (Peygamberler vefât etdikleri yere defn olunur) buyurmuşdu. Yatağı kaldırıp, o yer kazıldı. Resûlullahı kabr-i şerîfin kenârına koydular. Eshâbı, bölük bölük gelip, imâmsız, nemâzını kıldılar. Nemâz gece yarısına kadar devâm etdi. Gece yarısı, kabr-i şerîfe koydular. Çarşamba gecesi idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” pazartesi günü vefât eyledi. Dünyâyı teşrîfleri de pazartesi günü idi. Onaltı yaşında iken, Hacer-i esved taşını da Kâ’be dıvârına pazartesi günü koymuşdu. Hicretde, Mekkeden pazartesi günü çıkmışdı. Medîneye de, pazartesi günü gelmişdi.

Defnden üç gün sonra, hazret-i Ebû Bekr, (Resûl aleyhisselâm, sizi Üsâmenin emrinde gazâya göndermişdi. Hasta olunca, o iş yapılamadı. Herşeyden önce, bu emri yerine getirmeliyiz! Bu işde gevşek davranmayın! Gazâya hâzır olun) diye emr buyurdu. Eshâbı harbe hâzırladı. O zemân Üsâme yirmiiki yaşında idi. Arabistân çöllerinde isyân çıkdığı işitildi. Eshâb, (Üsâmenin emrinde gitmiyelim. Âsîler Medîneye gelip halîfeyi öldürür) dediler ve çok uğraşdılar ise de, hazret-i Ebû Bekr, (Resûlullahın emrini, her ne behâsına olursa olsun yapacağız ve Resûlullahın beğendiği kumandanı ben değişdiremem) dedi. Üsâme at üzerinde, halîfe ve Eshâb yürüyerek, Medîneden dışarı çıkdılar. Halîfe, Eshâba vedâ’ ederken (Size birinci nasîhatim. Üsâmeye itâ’at etmenizdir) buyurdu. (Şâmdaki râhibeleri, çocukları, kadınları öldürmeyin) dedi. Üsâmeye dönerek (Resûlullahın emr etdiği yere git! Sonra Şâma var) dedi. Üsâme, Huzâ’a kabîlesine gidip, mürtedleri öldürdü. Zafer ile, kırk gün sonra, Medîneye döndü.

Arabistân halkı dinden çıkdı, mürted oldu. Halîfe, mürtedleri terbiyeye, Hâlid bin Velîdi gönderdi. Hâlid, mürtedlerin elebaşlarını perişân etdi. Kurtulanlar tekrâr îmâna geldi. Halîfe, zekât me’mûrlarını tekrâr, zekât toplamağa gönderdi. Benî Temîm kabîlesi büyüklerinden Mâlik bin Nüveyreyi, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Benî Hanzala kabîlesinin zekâtlarını toplamağa me’mûr etmişdi. Mâlikin aşîreti, Ebû Bekre bî’at edip zekâtlarını gönderdiler. Sicâh bin Hâris adında bir hıristiyân kadın, Mûsuldan Hicâza gelip, peygamber olduğunu iddi’â etdi. Sicâh, Mâliki kendi dînine da’vet etdi. Mâlik, senin için harb ederim. Fekat, dînine girmek için bir müddet düşüneyim dedi. Sicâh, ertesi sabâh bana Rabbimden vahy geldi ki, Benî Temîmden, bana inanmıyanlar ile harb edeceksin dedi. Mâlik, harb edip gâlip geldi. Çok müslimânı öldürdü ve çok kimsenin Sicâha inanmasına sebeb oldu. Sicâh kuvvetlenip, Müseylemetülkezzâba yardım için Yemene gitdi. Hâlid, halîfeden emr almadan, Mâlik üzerine yürüdü. Mâlik zekâtlarını Hâlide gönderdi. Hâlid, kabûl edip, Halîfeye bildirdi. Halîfe emr gönderip, ezân sesi işitilen köylere birşey yapma dedi. Suvâriler, Mâliki yakalayıp getirdi ve ezân sesi işitmedik dedi. Ebû Katâde “radıyallahü anh” ben işitdim dedi. Hâlid: Niçin Sicâha tâbi’ oldun? dedi. Mâlik, onunla sulh etdim. Dînine girmedim dedi. Fekat, Peygamberimizi söylerken, yanılarak sizin sâhibiniz şöyle demişdi deyince, Hâlid “radıyallahü teâlâ anh” kızıp, ey köpek! Bizim Peygamberimiz de, sizin Peygamberiniz değil mi? Sen münâfıksın. Sicâha uymuşsun! Onun için, çok müslimân öldürdün dedi ve boynunu vurdurdu. Ebû Katâde, bu işi beğenmeyip, Medîneye geldi. Hazret-i Ömere anlatdı. Ömer “radıyallahü anh” halîfeye gidip, (Hâlid zulm ile müslimânları öldürmüş. Hâlidi çağır cezâsını ver!) dedi. Halîfe de (Yâ Ömer! Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hâlid için (Hâlid, Allahın kılıncıdır) buyurdu. Ona nasıl darılayım) dedi. Mâlikin kardeşi gelip, kardeşim müslimân idi. Sana bî’at etmişdi. Hâlidden kardeşimin kanını isterim dedi. Halîfe, Hâlidi çağırdı. Ömer, Hâlidi görünce, yakasına yapışıp, oklarını alıp parçaladı ve (Allahdan korkmaz mısın? Bir müslimânı öldürmüşsün) dedi. Halîfe sorunca, Hâlid dedi ki, (Ey Halîfe! Resûlullahın (Hâlid, Allahın kılıncıdır) buyurduğunu işitmedin mi?) Billâhi işitdim deyince, Hâlid, Allahın kılıncı, yalnız kâfir veyâ münâfık boynunu vurur dedi. Halîfe, doğru söylüyorsun, haydi vazîfen başına git buyurdu. Ömer “radıyallahü anh” Hâlidin kurtulduğunu işitince, üzüldü. Taberînin yazısı, burada temâm oldu.

Ehl-i beyt evlâdından olan, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” (Gunye) kitâbında, ceddi hazret-i Alînin “radıyallahü anh”, hazret-i Ebû Bekr halîfe olacağı gün söylediklerini yazmakdadır.

(Mevâhib-i ledünniyye) kitâbı tercemesi, ikinci cild, yüzellibeşinci sahîfede: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “radıyallahü anh” (Hârûn, Mûsâya “aleyhimesselâm” nasıl yakın ise, sen de bana öylesin. Yalnız benden sonra, Peygamber gelmez) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, arada peygamberlik değil, halîfelik ya’nî yerine vekîl olmak bakımından benzerlik vardır. Hârûn, Mûsâ “aleyhisselâm” ölmeden önce yerine vekîl olduğu gibi, sen de, ben hayâtda iken, bulunmadığım yerde, benim halîfemsin demekdir. Şerefeddîn Hüseyn bin Muhammed Tayyibî, böyle ma’nâ verdi. Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâmdan önce öldüğü meşhûrdur. Bunun için, imâm-ı Alînin, Resûlullahdan sonra halîfe olacağına, burada bir işâret olmadığı gibi, halîfe olmıyacağı da anlaşılmakdadır.

(Menâkıb-ı çihâr yâr-i güzîn) kitâbı, beşinci menâkıbde diyor ki, Buhârîde Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” buyuruyor ki, (Resûlullahın zemânında, Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerini konuşurduk. Önce, Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî) derdik. İbni Münzir diyor ki, İmâm-ı Alî buyuruyor ki, (Bu ümmetin üstünü Ebû Bekr-i Sıddîkdır).

Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” otuzdördüncü menâkıbinde diyor ki: Bir gazâdan, pekçok ganîmet eşyâsı geldi. Halîfe Ömer, bunun beşde birini, hakkı olanlara dağıtırken, imâm-ı Hasen geldi. Buna bin dirhem [üç kilo 365 gram] gümüş verdi. Sonra, hazret-i Hüseyn geldi. Ona da, bin dirhem verdi. Sonra, kendi oğlu Abdüllah geldi. Buna, beşyüz dirhem verdi. Abdüllah üzülüp, (Hasen ile Hüseyn, çocuk oldukları hâlde, onlara çok verdin. Ben pehlivan olup, kaç kerre gazâya gitdim. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” önünde, düşmana saldırıp, nice kâfir öldürdüm. Bana onlardan az vermek doğru mudur?) dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, (Ey oğlum! Sen, onlarla bir mi olmak istiyorsun? Onların, Alî gibi babaları var. Fâtıma-tüzzehrâ “radıyallahü anhâ” gibi anaları var. Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” gibi dedeleri var). Bu sözler, imâm-ı Alînin kulağına gidince, Resûlullahdan işitdim: (Ömer, Cennetdeki insanların ışığı ve İslâmın nûrudur) buyurmuşdu dedi. Hasen ile Hüseyn, bu müjdeyi Ömere götürdü.

Ebülmu’în Meymûn bin Muhammed Nesefî (Temhîd) kitâbında diyor ki: Halîfenin kim olacağı bildirilmemişdir. Hazret-i Alî ve çocuklarının halîfe olması bildirilmiş olsaydı, Eshâb-ı kirâm, bunu söyler ve bizlere kadar, haber gelirdi. Bildirilen bir emri, Eshâb-ı kirâmın saklıyacaklarını söylemek, o büyüklere, büyük iftirâ olur. Eshâb-ı kirâm, abdesthânede nasıl tahâretlenileceğini gösteren haberleri bile bizlere ulaşdırdı. Halîfelik için, bir emr, bir işâret olsaydı, Alî “radıyallahü anh” ve çocukları ve Eshâb-ı kirâm, bunu elbette bildirirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, Eshâb-ı kirâm, Benî Sâ’ide sofasında toplanıp, (Bir kimse, zemânındaki halîfeyi bilmese, ölürken dinsizler gibi ölür) hadîs-i şerîfini okudular. Halîfesiz bir gün geçmesini câiz görmediler. Onun için, halîfeyi bilmemek küfrdür. Çünki, islâmiyyetin emrlerinden bir kısmının yapılması için halîfe lâzımdır. Meselâ, Cum’a ve bayram nemâzlarının kılınması, yetîmlerin evlendirilmesi ona bağlıdır. Halîfeyi inkâr eden, farzları inkâr etmiş olur. Farzlara inanmamak ise küfrdür. Ensârdan biri (Bizden bir halîfe, Muhâcirlerden bir halîfe olsun) dedi. Ebû Bekr kalkıp, (Öyle zan ederim ki, halîfe olmak Alîye yakışır. Ben onun halîfe olmasını istiyorum) dedi. Alî hemen ayağa kalkıp, kılıncını çekerek, (Kalk yâ Ebâ Bekr! Allahın ve Resûlünün halîfesi sensin! Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” seni hepimizin önüne geçirdi. Senin önüne kimse geçemez. Resûlullah bana buyurdu ki, (Git, Ebû Bekre emr et! Eshâbıma imâm olsun). Resûlullahın dînimiz için önümüze geçmesine râzı olduğu kimseyi, biz dünyâmız için önümüze geçirmeğe râzıyız) dedi. Resûl-i ekrem, Ebû Bekri, kendi imâmlık yerine halîfe yapdığı için, kendisine (halîfe-i Resûl) denildi. Eshâbın hepsi, hazret-i Alînin sözünü beğenerek, hazret-i Ebû Bekri söz birliği ile halîfe yapdılar. Sonra, Resûl-i ekremin hizmetine koşdular. Defnden sonra, halîfe hutbe okudu ve (Beni hâkim yapdınız. Hâlbuki hayrlınız ben değilim. Beni kabûl edin) dedi. Alî, yine kalkıp (Seni red veyâ kabûl edebilecek değiliz. Seni Resûl-i ekrem önümüze geçirdi, kim geriye çekebilir?) dedi. Ebû Bekr, halîfe iken, gün geçdikçe za’îfledi. Artık acınacak hâle geldi. Kızı Âişe, sebebini sordu. (Ey gözümün nûru yavrum. Muhammed Mustafânın “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrılık ateşi, beni yakıp eritiyor) buyurdu.

Abdüllah ibni Abbâs buyurdu ki: İzâ câe sûresi gelince, babam Abbâs, Alîye dedi ki, bu sûre, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edeceğini haber veriyor. Acabâ kimi halîfe yapar? Ey amca git, Resûlullaha sor. Bu işi bize verirse, Kureyş ile çekişmemiz önlenmiş olur. Başkasına verirse, hakkımızı gözetmesini o kimseye emr buyursun. Abbâs, Resûlullahı yalnız bulup sordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ey amcam! Allahü teâlâ, halîfeliği Ebû Bekre vermişdir. Necât ve felâh bulmak için, Ebû Bekrin her sözünü kabûl edin. Ona itâ’at eden, doğru yolu bulur) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekrin hak halîfe olduğuna inanan ve Eshâb-ı kirâmın hepsini seven, doğru yolu bulmuş olur.

Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden idi. Birçok hadîs-i şerîf ile medh edildi. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” tarafından Medayn vâlîsi yapıldı. Otuzbeşde, orada vefât etdi. Böyle büyük bir zâtın, imâm-ı Ömere ve büyük bir sahâbî ordusuna (Cehennemin köpekleri) demesi ve bu çok çirkin iftirâyı, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” üstüne yüklemesi, hiçbir müslimânın inanacağı birşey değildir. Çünki, Eshâb-ı kirâmdan herhangi birini kötülemek, çeşidli hadîs-i şerîflerde yasak edilmişdir. Selmân-ı Fârisînin, bu hadîsleri hiçe sayması ve bir de hadîs uydurması, ancak bir yehûdînin yazdığı (Hüsniyye) kitâbının küstahça ve alçakca iftirâsıdır. Evet, Buhârî ve Müslimde bulunduğu, Menâvîde bildirilen hadîs-i şerîfde (Bid’at sâhibleri, Cehennem köpekleridir) buyuruldu. Demek ki, Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrılanların, Eshâb-ı kirâma dil uzatanların, Cehennem köpekleri oldukları bildirilmişdir. Hüsniyye kitâbı, bunu tersine çevirmekdedir.

16 — Acem yehûdîsi Mürtedânın, Hüsniyye adındaki kitâbında, (Ümmetin havâssı, avâmı, İslâmın şehrlerine mektûblar göndererek, Osmânın katli için ittifak etdiler ve hattâ, Mısrdan otuz bine yakın müslimânlar, Osmânın zulmünden şikâyet etmek üzere Medîneye geldi. Bunlar da, icmâ-ı ümmete dâhil olup, Medîne mahallelerinde, çirkin bir şeklde, Osmânı katl edip, bir nice gün ayağında bağlı ipler ile sürüyerek gezdirdiler. Müslimânlar gürûh gürûh gelip, sen bu zülmü, İslâma ne vechle câiz gördün diyerek cenâzesine dahî tekme ile vurdular) yazıyor.

Hâlbuki, bütün İslâm târîhleri, sözbirliği ile vak’ayı olduğu gibi bildirmekdedir. Meselâ, Taberî büyük târîhi tercemesinde, üçüncü cild, yüzyetmişbirinci sahîfede diyor ki:

 Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” halîfe iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe’ isminde bir yehûdî, eski kitâbları çok okumuşdu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslimân görünerek, halîfenin gözüne girmek istedi. Fekat, halîfe, buna hiç yüz vermedi. Bu, her yerde hazret-i Osmânı kötüledi. Halîfeye, bu yehûdî, her zemân seni kötülüyor dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da, Mısra gidip, halîfeye karşı propagandaya başladı. Çok bilgili olduğundan, câhilleri etrâfına topladı. Ençok söylediği şey, (Her Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de Alîdir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân, onun hakkını elinden aldı.) Fellâhları kandırıp, Osmân “radıyallahü anh” kâfirdir dediler. Mısr vâlîsi Abdüllah bin Sa’d tarafından, halîfeye şikâyetler yazdılar. Mısrdan dört bin kişi Medîneye geldi. Halîfenin beğenmedikleri hareketlerini, kendisine bildirdiler. Halîfe her süâle, cevâb verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile, haklı olduğunu isbât etdi. Asker de, geri Mısra döndü. Bir sene sonra, Mısrdan dört bin ve Irakdan da, dörtbin kişi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz? dediklerinde, hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bırakdı. Gelenlerin maksadları hazret-i Osmânı hal’ etmek idi. Mısrlılar, hazret-i Alîyi, Iraklılar hazret-i Talhayı halîfe yapmak istiyordu. Mısrlılar, hazret-i Alîye gelip, (seni halîfe yapacağız) dediler. Hazret-i Alî bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin yerleşdiğiniz yere gelip konacak askerin mel’ûn olduğunu haber verdi) buyurdu. O gece halîfe, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür dedi. Hazret-i Alî, peki diyip, sabâhleyin askere nasîhat verdi. Asker geri dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısr vâlîsini değişdir. Onların istediğini ta’yîn eyle dedi. Halîfe, Muhammed bin Ebî Bekri vâlî yapdı. Mısrlılar, vâlî ile Mısra gitdi. Fekat yolda, bir haberci üzerinde halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâlîye emr idi ve gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zemân yazılar noktasız olduğundan, mektûbdaki fakbülûhu kelimesini, faktülûhu, katl ediniz ma’nâsına okudular. Mısrlılar böyle okumağa, kızdılar. Medîneye geri döndüler. Iraklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar. Yirmi gün sonra, Cum’a gecesi, halîfeye rü’yâda, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Osmân! Bu gece bizim yanımızda iftâr edersin!). Asker, kapıyı yıkdı içeri girdi. Mervân beşyüz kişi ile bağçede idi. Döğüşdüler. Kan dere gibi akdı. Beşyüz kişi de ölünciye kadar savaşdı. Mervân, yaralanıp yıkıldı. Önce, Muhammed bin Ebî Bekr içeri girdi. Fekat, halîfenin sözüne dayanamayıp tekrâr çıkdı. Sonra Mısrlılardan Kinâne bin Beşir girip, halîfeyi Kur’ân-ı kerîm okurken şehîd etdi. Serâyı yağma etdiler. Aşere-i mübeşşereden Alî, Talha, Sa’îd ve Sa’d “radıyallahü anhüm” evlerinden hiç çıkmadı. Herkes üzüldü. Otuzbeş senesi, Zilhiccenin onsekizinci Cum’a günü idi. Yardıma gelen Kûfe ve Mısr askeri yetişemediler. Sekseniki yaşında idi. İkindi vakti idi. Üç gün sonra evden çıkarıp, üç akrabâsı, gece Bakî’de defn etdiler. Korkudan, kimse gelemedi. Abdüllah bin Sebe’, böylece istediğine, uğraşdığına kavuşdu. İslâm topluluğuna, ilk fitne ateşini saldı. İlk kanlı yarayı açdı.

Hüsniyye kitâbı, bu yehûdînin ortaya atdığı, yıkıcı, aldatıcı sözlerle, fitne ve fesâd ateşini yeniden tutuşdurmağa, müslimânları parçalamağa, fikrleri dağıtmağa çalışmakdadır. Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” evi sarılı iken, müezzin, kendisini mescide çağırdı. Gelemiyeceğim, nemâzı Alî kıldırsın dedi. Alî “radıyallahü anh”, yalnız Cum’ayı kıldırıp, diğerlerine Ebâ Eyyûb-i Ensârîyi vekîl yapdı. Ev sarılı iken halîfe, hac için, yerine Abdüllah bin Abbâsı gönderdi. Birkaç gün sonra, Mısrlılar, Alînin “radıyallahü anh” yanına gelip, seni halîfe yapdık dediler. Kabûl etmedi ve başkasını yapın! Ben de ona bî’at ederim dedi. Sonra Talhaya gitdiler. O da kabûl etmedi. Beş gün sonra, Medîne ehâlisini Alîye gönderdiler. Çok yalvardılar. Bunlardan da kabûl etmedi. Mısrlılar dedi ki, biz halîfesiz dönersek, çok fitneler çıkar ve önü alınmaz.

Alî “radıyallahü anh” yeniden fitne çıkmasın diye, önce Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı bî’at etsin dedi. Talha ve Zübeyri “radıyallahü anhümâ” getirdiler. Alî, buyurdu ki, (Benim bu işe rağbetim yokdur. Fekat müslimânlar imâmsız kaldı. Hanginiz kabûl ederse, elini uzatsın, ona bî’at edeyim) ve Talhaya bakıp (Sen herkesden dahâ lâyıksın. Elini uzat, sana bî’at edeyim) buyurdu. Talha ise (Sen varken bana düşmez) dedi ve Alîye bî’at etdi. İkinci olarak Zübeyr bî’at etdi. Sonra, ehâlî gelip bî’at etdiler. O gün zilhiccenin yirmibeşi idi. Halîfe, hutbe okudu. Cum’a nemâzını kıldılar. Halîfe ilk iş olarak, hazret-i Mu’âviyeyi Şâmdan azl edip, yerine Abdüllah ibni Abbâsı ta’yîn etdi. Abdüllah, bunu kabûl etmedi, gitmedi, (Onu azl etme, orada eski bir vâlîdir. Fitneye sebeb olur) dedi. Halîfe vaz geçip, bir sene sonra, yine azl etdi. Birçok vâlîleri de değişdirdi. Mu’âviye “radıyallahü anh”, yeni vâlîye karşı asker gönderdi. Vâlî, Medîneye döndü. Şâmdan bir haberci gelip (Şâmda yüzbinden ziyâde kişi, Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” kanını senden istiyorlar ve hergün mescide gelip, Osmân için ağlıyorlar) dedi.

Görüliyor ki, islâmda ilk fitneyi çıkaran bir yehûdî dönmesidir. Müslimânları parçalayan budur. Şimdi, mezhebsizlerin onun yolunda oldukları, kitâblarından anlaşılmakdadır.

(Mesâbîh) kitâbında diyor ki, Talha bin Abdüllahın “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Her Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim de, Cennetde arkadaşım Osmândır).

Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Bî’at-ı rıdvân yapılırken, Osmân “radıyallahü anh” yokdu. Vazîfe ile Mekkeye gönderilmişdi. Resûl “aleyhisselâm” iki mubârek elini birbiri ile tutup (Osmân, Allahın ve Resûlünün işini görmekdedir. Onun yerine ben bî’at ediyorum) buyurdu. Kendi mubârek elini, Osmânın eli yapdı.

(Mesâbîh) de, Mürre bin Kâ’b “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yakında çıkacak fitneleri anlatıyordu. O ânda, biri geçdi. Mubârek eli ile, onu göstererek, (Fitne günü, bu kimse, hidâyet üzeredir) buyurdu. Kalkdım, bakdım. Geçen kimse, Osmân idi.

Büyük âlim mevlânâ Nûreddîn Abdürrahmân Câmî “rahime-hullahü teâlâ”, (Şevâhid-ünnübüvve) kitâbında bildiriyor ki, Âişe “radıyallahü anhâ” buyurdu ki, Resûl aleyhisselâm dedi ki, (Yâ Âişe! Eshâbımdan birini istiyorum). Ebû Bekri çağırayım mı? dedim, cevâb vermedi. Onu istemediğini anladım. Ömeri çağırayım mı? dedim. Ses çıkarmadı. Amcan oğlu Alîyi çağırayım mı? dedim, yine cevâb vermedi. Osmânı çağırayım mı? dedim. (Çağır gelsin) buyurdu. Resûl aleyhisselâm, ona bir şeyler söyledi. Rengi sarardı. Osmân halîfe iken, evini sardılar. (Niçin karşı koymazsın?) dediklerinde, (Resûl aleyhisselâm, bana çok şey söyledi. Ona söz verdim. Sabr ederim) dedi. Hazret-i Âişe buyuruyor ki (Resûl aleyhisselâmın, o gün, ona bu hâli haber vermiş olduğunu anladım).

Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyuruyor ki, Huneyn günü kâfirler dağıldıkdan sonra Resûl aleyhisselâm ile birinin yanından geçdik. Resûl aleyhisselâm o kimseye (Ey Allahın düşmanı! Allahü teâlâ seni sevmez) buyurdu. (Bu Kureyşlileri sevmiyor) dedim. (Evet, Osmânı sevmez) buyurdu.

Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullahdan işitdim. Buyurdu ki (Yemîn ederim ki, Osmân, ümmetimden yetmişbin kişiye şefâ’at ederek, Cehenneme girmekden kurtaracakdır).

Resûlullah, kızı Rukayyeyi Osmâna verdikden bir zemân sonra, kızına (Osmân bin Affânı nasıl buldun?) dedi. Hayrlı, iyi gördüm dedi. (Ey cânım kızım! Osmâna çok saygı göster. Çünki, eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benziyen odur!) buyurdu.

Alî “radıyallahü anh” Fâtıma-tüzzehrâ “radıyallahü anhâ” üzerine bir dahâ evlenmek istedi. Resûl aleyhisselâm, bunu işitince, mubârek kalbi incindi. Alî vazgeçdi ise de, afv etmedi. Ebû Bekr şefâ’at etdi, afv etmedi. Ömer şefâ’at etdi, yine afv etmedi. Osmân şefâ’at etdi. Afv buyurdu “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Sebebini sorduklarında (Öyle birinin şefâ’atini kabûl etdim ki, Allahü teâlâya, yer ile gökün yerini değişdir dese, Allahü teâlâ kabûl buyurup değişdirir. Yâhud, yâ Rabbî! Muhammed “aleyhisselâm” ümmetinin hepsinin bütün günâhlarını afv et dese, afv eder) buyurdu.

Alî “radıyallahü anh” Fâtıma-tüzzehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” ile evlenirken düğün için parası yok idi. Zırhını satılığa çıkardı. Osmân “radıyallahü anh” pazardan geçerken, zırhı tanıdı. Dellâlı çağırıp, bu zırha sâhibi ne istiyor dedi. Dellâl, dörtyüz dirhem gümüş dedi. Dörtyüz dirhemi verip zırhı aldı. Eve getirip, ayrıca dörtyüz dirhemle zırhı, Alîye gönderdi ve: Bu zırh, senden başkasına lâyık değildir. Bu gümüşleri de, düğünde harc et ve bizim özrümüzü kabûl buyur, dedi.

Evliyânın büyüklerinden, derin âlim, imâm-ı Muhammed Pârisâ “rahime-hullahü teâlâ” (Faslülhitâb) kitâbında buyuruyor ki: Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Ba’zı kimseler, beni, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmândan üstün tutuyormuş. Bunlar münâfıkdır. Müslimânlar arasına ikilik sokmak, kardeşi kardeşden ayırmak için böyle yapıyorlar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana, bunları haber verdi. Bunları görünce, öldür dedi. Müslimân görünürler. Hâlbuki, kâfirdirler ve islâm düşmanıdırlar. Yalan söylemekle öğünürler, içleri bozukdur. Kur’ân-ı kerîmi değişdirirler. Dinsizlik üzerinde birleşirler. Eshâb-ı kirâmın büyüklerini, hattâ Resûl-i ekremi kötülerler. Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar üzerinde dururlar. Allahü teâlâ bunları afv etmez. Küçükleri büyüklerinden ders alır. Onları böylece bozuk yetişdirirler. İslâmı yıkarlar. Bid’atları yayarlar. Yer yüzünde onlardan alçak yokdur. Yeryüzü, onlara küskündür. Gök onlara, la’netle gölge salar. Onlar yeryüzündeki insanların en kötüsüdür. Fitne, bunlardan çıkar. Melekler arasında, bunların adı encâs [pislikler]dir. Câmi’lerinde, kahvelerinde, mekteblerinde, Eshâb-ı kirâma la’net ederler ve bunu kendilerinin ibâdeti bilirler. Kalblerinde, insanlık duygusu yokdur. Allahü teâlâ, onları insan şeklinden çıkarır. O zemânda, sünnete yapışan, şehîdlerden, âbidlerden üstün olur. Se’âdet, onun olur.) Eshâb-ı kirâm, bunları işitince (Yâ Emîrelmü’minîn! Biz, o zemâna kalırsak ne yapalım) dediler. Hazret-i Alî, buyurdu ki, (Îsâ aleyhisselâmın havârîleri gibi olunuz! Bizim yolumuzu öğreniniz. Allahü teâlânın emrlerine sarılmağa, Resûlüne itâ’ate, Eshâbının hepsini sevmeğe ve bu sapıkların sözlerinden, yazılarından kaçmağa uğraşınız! Hak ve sünnet üzere olmak, bid’at ve dalâlet üzere olmakdan hayrlıdır) buyurdu.

İmâm-ı Refi’uddîn, Tâc-ül-islâm Osmân bin Alî Merendî, Abdüllah bin Ömerden haber verdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Allahü teâlâ, size nemâzı, orucu, haccı, zekâtı farz etdiği gibi, Ebû Bekr-i Sıddîkı ve Ömer Fârûku ve Osmân Zinnûreyni ve Alî Murtezâyı sevmeği de farz eyledi. Bu dördünden birini sevmiyen kimsenin nemâzı da, orucu da, haccı da, zekâtı da kabûl olmaz. Kıyâmet günü, bunlar, mezârdan, ateşe [Cehenneme] götürülür) buyurdu.

 
< Önceki   Sonraki >