Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Eshâb-ı Kirâm Kitabı 2
Eshâb-ı Kirâm Kitabı 2 PDF Yazdır E-posta

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Benden sonra müslimânlar yetmişüç fırkaya Imageayrılacakdır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız bir fırkası Cennete girecekdir). Bu bir fırkaya, (Ehl-i sünnet-vel-cemâ’at) fırkası denir ki, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Onun Eshâbının gitdiği yolda gidenlerdir. Bu yolu Eshâb-ı kirâmdan alıp, tâ bizlere bildiren, dört mezheb imâmlarımız ve Onların yetişdirdikleri büyük âlimlerdir. İşte bu büyük âlimlerin hepsi diyor ki, Ehl-i sünnetin şartlarından, alâmetlerinden birisi de, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmekdir. Hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâm için, iyilikden başka bir şey söylememek, Onlara hürmet etmek, hepsini büyük bilmek, herbirinin ismi geçdikçe (radıyallahü anh) demek lâzımdır. Hele Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret eden Muhâcirîn ve bunları Medînede karşılayıp barındıran Ensâra ve ağaç altında Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” söz verip, her şeylerini Ona fedâ eden bindörtyüz Sahâbîye ve Bedr muhârebesinde bulunanlara ve Uhudda şehîd olanlara ve diğer gazâlarda bulunanlara, dahâ çok ehemmiyyet vermelidir. Ümmet-i Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunların çok yüksek olduğuna icmâ’ etmiş, söz birliği olmuşdur. Biz müslimânların vazîfesi, bunların dîn-i islâma olan hizmetlerini, fedâkârlıklarını düşünerek (radıyallahü anhüm) diyerek hepsine iyi düâ etmekdir. Çünki bunlar, dîn-i islâmda ileri gidip yol gösterenlerdir. Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” uymakda ve Onun dînini dünyâya yayıp herkese bildirmekde önder olanlar, Allahü teâlânın emrlerini Onun Peygamberinden bize getirenler, dîn-i islâmın temelini kuvvetlendirenler, onlardır. İslâmiyyeti her memlekete ulaşdıran onlardır. Allahü teâlânın topraklarına, Onun kullarına, Onun dînini yayan onlardır. Şu bizlere gelen (Dîn-i İslâm) ni’metinden dahâ büyük bir ni’met var mıdır? Hepimiz, her zemân onların bu iyiliklerine şükr etmeliyiz! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize yakın olan zemânlarda bulunmayıp da, sonradan uydurma, yalan ve iftirâ ve hikâyeler üzerine kurulan Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hakkında kin, düşmanlık, dil uzatmak ve la’net etmekler, hep Abdüllah bin Sebe’den bulaşmışdır. Bu hezeyânlardan ve benzerlerinden sakınmak hepimize vâcibdir.

Sahâbe-i kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muhârebeleri, kötü sebeblerden, bozuk niyyetlerden ileri gelmiş sanmayıp, dînî düşüncelerle yapıldığına inanmalıdır. Onların doğru mu, yanlış mı yapdıklarına karışmak, işlerinde fikr yürütmek, din, akl, âdet ve târîh bakımlarından, bizim vazîfemiz değildir. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere açıkca uymıyan, bunlara muhâlif olan her şey, küfrdür. Bunlara açıkca muhâlif olmıyan bid’atdır, fıskdır, fücûrdur. O hâlde, Mu’âviye ve benzerlerine “radıyallahü anhüm” dil uzatmak, bunları kötülemek câiz değildir. Çünki, hepsi, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” medh buyurdukları, Sahâbe-i kirâm sınıfı içindedirler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Eshâbımdan birini seb’ edenlere, söğenlere, Allahü teâlâ, melekler ve bütün insanlar la’net etsin!). Şeytâna, ya’nî la’nete lâyık olan İblîse la’net etmemek suç değildir. En doğrusu, hiçbir mahlûka la’net etmemekdir. Bunun için, Yezîde ve Haccaca da la’net etmek lâyık değildir.

(Ehl-i sünnet vel cemâ’at), Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” herbirini böyle yüksek bilir, böyle sever iken, Eshâb-ı kirâmın çok kıymetlilerinden olan, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” amcasının oğlu ve dâmâdı ve âhıret kardeşi olan ve bütün sahâbîlerden dahâ çok mikdârda, hadîs-i şerîflerle medh ve senâ buyurulan imâm-ı Alîyi “radıyallahü anh” sevmez olurlar mı? Ehl-i sünnete karşı böyle iftirâda bulunup da, Onu yalnız şî’îler sever demek de câhillikdir.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, bana dört kişiyi sevmeği emr etdi. Ben de onları seviyorum). Bunlar kimlerdir, denildikde: (Alî onlardandır. Alî onlardandır, Alî onlardandır ve Ebû Zer, Mikdâd ve Selmândır) buyurdu.

Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Sahâbe-i kirâmın “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbiri ile kardeş olmalarını emr buyurmuşdu. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” huzûr-i se’âdete gelerek, (Yâ Resûlallah! Beni de niçin birisi ile kardeş yapmadın!) dedikde, (Sen benim dünyâda ve âhıretde kardeşimsin!) buyurmuşdu.

Birgün, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana, (Seni seven mü’mindir. Sevmiyen ancak münâfıkdır) buyurmuşlardır.

Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü anh” diyor ki, (Bizler, aramızda olan mü’minlerle münâfıkları, imâm-ı Alîye “radıyallahü anh” olan sevgi ve düşmanlık ile fark ederdik).

Bir hadîs-i şerîfde, (Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Alîdir) buyuruldu. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” diyor ki, “Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” beni Yemene hâkim göndermek istediklerinde, henüz küçük idim. Yâ Resûlallah! Ben gencim. Onlara hâkimlik nasıl yapabilirim? dedim. Mubârek elini göğsüme koyarak, (Yâ Rabbî! Bunun kalbine hidâyet, diline sebât ver!) diye düâ buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfde, (İçinizde hepinizden ziyâde hâkimliğe elverişli ve bilgilisi, Alîdir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Alîye bakmak ibâdetdir. Alîyi inciten, beni incitmiş gibidir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Alîye muhabbet, bana muhabbetdir. Bana muhabbet, Allahü teâlâya muhabbetdir. Alîye düşmanlık, bana düşmanlıkdır. Bana düşmanlık ise, Allahü teâlâya düşmanlıkdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Kızım Fâtımayı Alîye vermeği, Rabbim bana emr eyledi. Allahü teâlâ, her Peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi ise, Alîden halk buyurmuşdur). Yine buyurdu ki, (Îmânın alâmetleri vardır: Birinci alâmeti, Alîyi sevmekdir. Alî iyilerin rehberidir. Ona yardım edene, yardım edilir. Ona sıkıntı vermeğe uğraşanların kendisi perîşân olur. Cennet, üç kimseye âşıkdır: Alîye, Selmâna ve Ammâra). Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Münâfıkların kalbinde şu dört kimsenin muhabbeti bir araya gelmez: Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî) “radıyallahü anhüm”).

Buraya kadar bildirilen hadîs-i şerîfler, seyyid Eyyûb hazretlerinin yazmış olduğu (Menâkıb-ı çihâr yâr-i güzîn) kitâbından alınmışdır. Dört halîfenin ve Eshâbın bütününün büyüklüklerini, kıymetlerini çok uzun ve çok güzel anlatan bu kitâb, türkçe olup, [1325] ve [1998] senelerinde basılmışdır. Okunmasını ehemmiyyetle tavsiye ederiz.

İmâm-ı Alîyi “radıyallahü anh” çok sevmek, Ehl-i sünnet alâmetidir. Onu sevmiş olmak için, öteki üç halîfeyi sevmemek lâzımdır demek, yanlışdır. Onu sevmek için, bir veyâ birkaç sahâbîyi sevmemek, doğru yoldan ayrılmak olur. İmâm-ı Şâfi’î “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki:

Şî’î diyorlarsa, sevenlere Alîyi,
Ey ins-ü cin! Biliniz, ben de oldum şî’î!

Şî’îler de, sünnîler de, Muhammed aleyhisselâmın Âlini, Ehl-i beytini sevdiklerini söylüyorlar. Ayrılıkları, diğer sahâbeyi sevip sevmemekden geliyor. Ehl-i beyt, Âl-i Abâ, ya’nî Âl-i Resûl “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir.

(Menâkıb-ı çihâr yâr-i güzîn) kitâbı dörtyüzkırkıncı [440] sahîfesinden itibâren, Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü bildiriyor. Birinci menâkıbinde diyor ki:

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ehl-i beyte, ya’nî imâm-ı Alî, Fâtımatüzzehrâ ve imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyne buyuruyor ki, (Allahü teâlâ sizlerden ricsi ya’nî her kusûr ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tâm bir tahâret ile temizlemek irâde ediyor). Eshâb-ı kirâm sordular, yâ Resûlallah! Ehl-i beyt kimlerdir? O esnâda, imâm-ı Alî geldi. Mubârek cübbesi altına aldılar. İmâm-ı Hasen geldi. Onu da, bir yanına, imâm-ı Hüseyn geldi. Onu da, öbür tarafına alarak, Fâtımayı çağırdılar. Hazret-i Fâtıma, mestûre olarak gelince, Onu da cübbenin altına aldılar ve (İşte bunlar, benim Ehl-i beytimdir) buyurdular. Bu mübâreklere, (Âl-i Abâ) ve (Âl-i Resûl) de denir “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Aynı kitâbın ikiyüzkırkbirinci [241] sahîfesi, dokuzuncu menâkıbinde diyor ki, imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn “radıyallahü anhümâ” küçük iken hastalanmışlardı. Pederleri ve vâlideleri Fâtımatüzzehrâ ve hizmetçileri Fıdda, çocuklar iyi olunca, üçü de adak orucu tutdu. Birinci gün, iftâr için hâzırladıkları yemeği, o esnâda kapılarına gelen yetîmlere vererek, iftâr etmeden, ikinci günün orucuna başladılar. O akşam iftârlığını da, yine o sâatde kapıya gelip, (Allah için birşey verin!) diyen fakîr ve miskînlere verdiler. O gece de, iftâr etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahî, kapılarına gelen esîrleri boş çevirmemek için iftârlıklarını bunlara verdiler. Bunun üzerine, âyet-i kerîme geldi. Âyet-i kerîmenin meâl-i âlîsi şöyledir: (Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyâmet gününden korkdukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskîn, yetîm ve esîrlere verdiler. Biz bunları, Allahü teâlânın rızâsı için yidirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, birşey beklemedik, birşey istemeyiz dediler. Bunun için, cenâb-ı Hak, onlara şerâb-ı tahûr ihsân eyledi.)

Ehl-i beyti nebevîyi sevmek, âhırete îmân ile gitmeğe, son nefesde, selâmete kavuşmağa sebeb olur. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki, (Ehl-i beytim, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Onlara tâbi’ olan, selâmet bulur. Geri kalan helâk olur).

Ehl-i beyt-i nebevînin fezâil ve kemâlâtı pek çokdur. Saymakla bitmez. Onları anlatmağa, medh etmeğe, insan gücü yetişmez. Onların kıymetleri ve büyüklükleri, ancak âyet-i kerîme ile anlaşılmakdadır. İmâm-ı Şâfi’î bunu ne güzel bildiriyor, diyor ki: (Ey Ehl-i beyt-i Resûl! Sizi sevmeği, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde emr ediyor. Nemâzlarında size düâ etmiyenlerin nemâzlarının kabûl olmaması, kıymetinizi, yüksek derecenizi gösteriyor. Şerefiniz ne kadar büyükdür ki, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde sizleri selâmlıyor).

Ehl-i beyti sevmek, her mü’mine farzdır. Son nefesde îmân ile gitmeğe sebeb olur. Aklı az olan, iyi düşünemiyen ba’zı kimseler, burada yanılıyor. Sevmek için sevgilinin düşmanlarını sevmemek lâzımdır diyorlar. İctihâdları îcâbı olarak Ehl-i beyt ile muhârebe etmiş olan Âişe-i Sıddîkayı ve Mu’âviyeyi ve Talhayı ve Zübeyri “radıyallahü anhüm”, Ehl-i beyte düşman sanarak, bu büyük insanlara düşmanlık ediyorlar. Böylece doğru yoldan ayrılıyorlar. Hâlbuki, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden anlaşılıyor ki, Eshâb-ı kirâm ile Ehl-i beyt arasındaki o muhârebeler, dünyâ hırsından, mevkı’ ve şöhret sevgisinden değil idi. İctihâd ayrılığından idi. Muhârebe etmek için değil, anlaşmak için karşı karşıya gelmişlerdi. Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsinin ve arkadaşlarının hiylesi ile harbe yol açılmışdı. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Ehl-i beyti seviyordu “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Buna inanmıyanlar, ya’nî Eshâb-ı kirâmı Ehl-i beyte düşman zan edenler, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere inanmamış olur. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâm, Ehl-i beytin sevgisini, îmânlarının sermâyesi edinmişlerdi.

Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh”, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda yazı yazardı. Ebû Nu’aym diyor ki, Mu’âviye “radıyallahü anh”, Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” kâtiblerinden idi. Yazısı güzel idi. Fasîh, halîm, vakûr idi. Zeyd ibni Sâbit “radıyallahü anh” diyor ki, Mu’âviye “radıyallahü anh” Cebrâîlin getirdiği vahyi ve Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mektûblarını yazardı. Şu hâlde, Fahr-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” emniyyetlisi idi. Bu yüksek rütbe, derecesinin ne kadar yukarı olduğunu göstermiyor mu? Bu büyük zâta dil uzatanlar, kötüleyenler, Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı kerîmi yazmakda emniyyet etdiğine dil uzatmış olmuyor mu? Sonradan ahlâkı bozuldu, fenâ oldu derlerse, bu dahâ büyük bir küstahlık ve cinâyet olur. Zîrâ, Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” ilm-i ledün sultânı iken ve olmuş, olacak herşeyi bildiği hâlde, vahy kâtibinin ileride hıyânet edeceğini bilmemesi nasıl kâbil olabilir?

Abdüllah ibni Mubârekin ilminin derecesini bilmiyen bir müslimân yokdur. Din imâmı idi. Her ilmde ileri idi. Aklî ve naklî ilmleri, câmi’ idi. Fıkh, edeb, nahv, lügat, fesâhat, belâgat, şecâ’at, fürûsiyyet, sehâ ve kerem sâhibi idi. Gece nemâzlarını kılardı. Çok kerre hacca gitmiş, din düşmanlarına karşı gazâlarda bulunmuşdu. Aynı zemânda, büyük bir tüccar olup, her sene fakîrlere yüzbin altun verirdi. Allahü teâlâdan çok korkardı. Harâm ve şübheli şeylerden kaçınırdı. Arkadaşlarına ve muhtâc olanlara para vererek yardımlarına koşardı. Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Fudayl bin İyâd, İbni Semmâk, Mesrûk gibi büyük kimselere çok ihsânı vardı. Her işi ilmine uygun idi. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” ilmine tâm vâris idi. Mevlânâ Abdürrahmân Câmî “rahime-hullahü teâlâ”, fârisî dilde yazdığı (Şevâhid-ün-nübüvve) kitâbında, Abdüllah bin Mubârekin üstünlüğünü misâller vererek, uzun anlatmakda, çok övmekdedir. İşte bu büyük âlim buyuruyor ki, (Mu’âviye “radıyallahü anh”, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden bin kerre efdaldir). Artık başka bir söze lüzûm kalır mı? İnâd edenlerin iddi’âları çürümez mi?

Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” nemâz kıldırırken rükû’da (semî’ Allahü limen hamideh) deyince, ilk safda bulunan Mu’âviye “radıyallahü anh” da, (Rabbenâ lekel-hamd) dedi. Böyle söylemesi, takdîr ve tahsîn buyurularak, bunu söylemek kıyâmete kadar sünnet olarak kaldı. Ne büyük mazhariyyet! Abdüllah ibni Mubârek gibi, maddî ma’nevî üstünlüğü, din imâmlarının hepsi tarafından tasdîk edilen büyük bir islâm âlimi, Mu’âviye “radıyallahü anh” için böyle medh ve senâ etdikden sonra, câhillerin ve nefslerine aldanmış olanların ve inâd edenlerin güvenecek bir delîlleri kalır mı?

Gençleri aldatmağa çalışan, yurt dışındaki islâm düşmanları, Ehl-i beyti seviyoruz diyorlar. Eğer yalnız Ehl-i beyti sevmekle kalıp, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeselerdi, Eshâb-ı kirâma saygı gösterselerdi ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin ictihâd sebebiyle, din gayretiyle yapıldığına inansalardı, mezhebsiz olmakdan kurtulurlardı. Çünki, Ehl-i beyti sevmemek, (Hâricî) olmakdır. Eshâb-ı kirâmı sevmemek sapık olmakdır. Ehl-i beyti de, Eshâb-ı kirâmın hepsini de sevmek ve hürmet etmek (Ehl-i sünnet)den olmakdır. Demek oluyor ki, mezhebsizlik, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmından bir kısmını sevmemek demekdir. Ehl-i sünnet ise, sevmemeklikden kurtulup, hepsini sevmekdir. Îmânı kuvvetli olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” büyüklüğünü anlıyabilen, aklı işliyebilen bir kimse, Eshâb-ı kirâmı sevmeği, onlara düşmanlık etmekden elbet dahâ doğru ve dahâ iyi bulur. Peygamber efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” sevdiği için, bunların her birini sever. Zâten hadîs-i şerîfde, (Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşman oldukları için ederler) buyurulduğunu yukarıda bildirmişdik.

Ehl-i sünneti, nasıl oluyor da, Ehl-i beyti sevmez sanıyorlar. Ehl-i beytin muhabbeti, onların îmânlarının temelidir. Son nefesde îmân ile gidebilmek için, onların sevgisini şart koymuş olduklarını yukarıda bildirmişdik.

İmâm-ı Rabbânî “radıyallahü anh” 2.ci cild, otuzaltıncı (36) mektûbda buyuruyor ki: Bu fakîrin babası, zâhir ve bâtın ilmlerinde [ya’nî kalb ilmlerinde] çok âlim idi. Her zemân Ehl-i beyti sevmeği tavsıye ve teşvîk buyururdu. Bu sevginin son nefesde îmânla gitmeğe çok yardımı vardır derdi. Vefât edecekleri zemân bu fakîr yanlarında idim. Son anlarında dünyâya şu’ûrları azaldıkda, kendilerine, her zemânki bu nasîhatlerini hâtırlatdım ve o sevginin nasıl te’sîr etdiğini sordum. O hâlde iken bile, Ehl-i beytin sevgisi deryâsında yüzüyorum buyurdular. Hemen Allahü teâlâya hamd ve senâ eyledim. Ehl-i beytin sevgisi, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Âhıret kazançlarını, hep bu sermâye getirecekdir. Ehl-i sünneti tanımıyanlar, bu büyüklerin orta, âdil, hâlis sevgilerini bilmiyerek, ifrâtı seçerek, sevgide taşkınlık yaparak, orta ve âdil sevgiyi sevmemek sanıyor. Ehl-i sünnete hâricî damgasını basıyorlar. Bu zevallılar bilemiyorlar ki, aşırı ve taşkınca sevmek ile hiç sevmemek arasında, bir de insâflı, orta derecede sevgi vardır. Hakkın yeri de, her şeyde ortada, merkezdedir. Bu hak ve adâlet merkezi, Ehl-i sünnete nasîb olmuşdur. Allahü teâlâ, o büyüklerin çalışmalarını bol bol mükâfatlandırsın! Âmîn.

Ne kadar şaşılır ki, hâricîleri Ehl-i sünnet öldürmüşdü. Ehl-i beytin intikâmını onlardan Ehl-i sünnet almışdı. Ehl-i sünneti, yoksa şî’î mi sanıyorlar? Ehl-i beyti sevenlere şî’î mi diyorlar? Yine şaşılır ki, işlerine gelince, Ehl-i sünnete şî’î, işlerine gelmiyen yerlerde de, hâricî diyorlar. Ya’nî sevgide taşkınlık görmeyince hâricî, ba’zan da, hakîkî sevgiyi görerek, şî’î diyorlar. Ne kadar câhildirler ki, Ehl-i sünnet evliyâsından, Âl-i Muhammed “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” sevgisini işitince, bunları şî’î zan ediyorlar. İkinci cihân harbinde Tahranda çıkmakda olan (İttilâ’ât-i Heftegî) ismindeki bir acem mecmû’ası da, böylece, Ehl-i sünnet âlimlerinden ve Evliyâsından çoğunun, hattâ Kâdirî olan Sa’dîyyi Şirâzînin “rahime-hullahü teâlâ” Ehl-i sünnet olmadığını isbâta kalkışarak, birçok hezeyânlar uyduruyordu. Tabi’î buna gülmekden başka cevâb verilememişdi. Hâlbuki, birçok yazılarında bildirdiği ve Şemseddîn Sâmî beğin (Kâmûsül a’lâm)da yazdığı gibi, kendisi Ehl-i sünnet evliyâsından şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdîden, bu da, Gavs-ı a’zam seyyid Abdülkâdir-i Geylânîden inâbet almışdı. Ya’nî, tesavvufu Ehl-i sünnet büyüklerinden edinmişdi. Doksan yaşından ziyâde yaşıyarak ehl-i salîb seferlerinde bulunmuşdu.
Bu câhiller, Ehl-i sünnet âlimlerinden olup da, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aşırı ve zararlı sevmekden men’ eden ve diğer üç halîfenin de sevilmesine çalışan mubârek kimselere hâricî diyorlar. Bu her iki câhillerin hepsine yazıklar olsun ve binlerce yazıklar olsun. Bu uygunsuz sözleri hangi cesâret ile söyleyebiliyorlar? Sevmenin bu aşırı ve tehlükelisinden ve hiç de sevmemek felâketinden Allahü teâlâya sığınırız.

Sevmenin aşırı ve tehlükeli olması şöyledir ki, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevmiş olmak için, diğer üç halîfeye düşman olmak lâzımdır diyorlar. İnsaf etmeli, iyi düşünmeli, bu nasıl sevgidir ki, bu sevgiyi elde etmek için, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” halîfelerine, ya’nî vekîllerine düşmanlık şart oluyor? İnsanların en iyisinin Eshâbına söğmeği, la’net etmeği îcâb etdiriyor? “aleyhi ve âlihi ve eshâbihissalevâtü vettehiyyât”. Bunlara göre, Ehl-i sünnetin kabâhati, Ehl-i beytin sevgisi ile Resûlullahın Eshâbını büyük bilip saygı göstermeği birleşdirmekdir ve aralarındaki muhârebelerden, karışıklıklardan dolayı, Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” birini fenâ bilmemek, kötülememekdir ve hepsini hevâ ve te’assubdan, ya’nî inâd ve çekememezlikden uzak ve temiz bilmekdir. Çünki, Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetine, sözlerine kıymet verdiğinden, o sohbetde bulunmakla, kulaklara ve gönüllere lezzet ve hayât veren te’sîrli sözleri dinlemekle şereflenenleri büyük ve kıymetli bilir. Bununla berâber, haklı olanlara haklı, hatâ edenlere de hatâlı derler. Fekat bu hatâyı, hırs, şehvet ve inâddan değil, re’y ve ictihâdda yanılmak bilirler. Bunların, Ehl-i sünneti sevmesi için, kendileri gibi Eshâb-ı kirâma “aleyhimürrıdvân” düşman olmalarını ve bu din büyüklerine kötü göz ile bakmalarını isterler. Hâricîlerin sevmesi için de, Ehl-i beyte “aleyhimürrıdvân” düşmanlık etmelerini, Muhammed “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”ın Âline, en yakınlarına düşman olmalarını isterler. Yâ Rabbî! Sen, bize doğru yolu gösterdikden sonra, bizleri yanılmakdan, yoldan çıkmakdan koru! Bize kalırsa hâlimiz harâb! Sen sonsuz rahmet hazînenden bize merhamet et! Her iyiliği, herkese, karşılıksız veren, ihsân eden ancak sensin!

Ehl-i sünnet âlimlerine göre, o muhârebeler zemânında, Eshâb-ı kirâmın üç kısm olduğunu yukarıda bildirmişdik. Bir kısmı delîl ve ictihâd ile, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” haklı olduğunu anlamışdı. Bir kısmı da, yine delîl ve ictihâd ile, karşı tarafı haklı bulmuşdu. Üçüncü kısm ise, delîl ile hiç bir tarafı üstün görmedi. Her üç kısmın kendi ictihâdlarına göre hareket etmesi lâzım idi. O hâlde birinci kısmın, hazret-i Alîye “radıyallahü anh” yardım etmesi lâzım oldu. İkinci kısmın ise, kendi ictihâdlarına göre, karşı tarafa yardım etmesi lâzım oldu. Üçüncü kısmın işe karışmaması doğru olup, bir tarafı ötekine tercîh etmeleri hatâ olurdu. O hâlde, her üç fırka kendi ictihâdına göre hareket etdi. Kendilerine lâzım ve vâcib olanı yapdılar. Bundan dolayı, hangisine birşey denilebilir ve nasıl dil uzatılabilir? İmâm-ı Şâfi’î ve Ömer bin Abdül’azîz buyuruyor ki, (Allahü teâlâ, ellerimizi o kanlara bulaşmakdan koruduğu gibi, biz de dillerimizi karışdırmakdan korumalıyız!) Bu sözden anlaşılıyor ki, bir tarafa haklı, karşı tarafa hatâlı dememiz de, doğru değildir. Çünki, müctehid hatâ edince de bir sevâb kazanır ki, ictihâd ve gayretinin karşılığıdır.

İki müctehidin ictihâdları birbirine uymazsa, her birinin kendi ictihâdını doğru, ötekinin ictihâdını yanlış bilmesi lâzımdır. Meselâ, Hanefî mezhebinde kan akması abdesti bozduğu hâlde, Şâfi’î mezhebinde bozmaz. Şâfi’î mezhebinde, yabancı kadına dokunmak, abdesti bozar, Hanefîde bozmaz. Bunlardan elbette biri doğru, öteki yanlışdır. Fekat, bir şeyde, doğru taraf birden fazla olur mu, olmaz mı? Bu çok derin ve karışık bir mes’eledir. Doğrunun bir olup, ötekilerin ind-i ilâhîde yanlış olacağına göre, ictihâdı doğru olanlara, iki veyâ on sevâb, hatâ edenler, günâha girmedikleri gibi, Allahü teâlâ afv edip, bir sevâb da veriyor. Bir şeyin doğrusu birden çok olur, diyen âlimler de vardır. Meselâ, Âdem aleyhisselâmın dîninde kızların, erkek kardeşlerine nikâh edilmeleri emr olunduğu hâlde, sonradan gönderilen Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” dinlerinde harâm olması da, Allahü teâlânın emri idi. Allahü teâlânın emrlerinde hatâ olamıyacağından, her iki emr de doğrudur. Birinci emr, Âdem aleyhisselâma ve Onun ümmetine, ikinci emr de, diğer Peygamberlere ve ümmetlerine doğrudur. Her müctehid için doğru olan, kendi re’y ve ictihâdıdır. İctihâd, o mezhebde bulunanlar için de hakdır, doğrudur. Şu hâlde, hak birden çok olmakdadır. Bunun için, bir mezhebe uyan kimse, başka mezhebde bulunanlara ve ictihâdlarına hatâ diyemez. Görülüyor ki, her müctehid, kendi ictihâdına göre hareket etmeğe mecbûrdur. Bunun hikmetine, fâidesine gelince, (Ümmetimin ictihâdlarında ayrılması, Allahü teâlânın geniş bir merhametidir) hadîs-i şerîfinin gösterdiği gibi, islâmiyyetden ayrılmaksızın, dinde gösterilen kolaylıkdır. Meselâ, Hanefî mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, dâimâ abdesti bozulacağından ve her zemân abdest alması güç olduğundan, Şâfi’î mezhebine geçerek veyâ o mezhebi taklîd ederek, zorlukdan kurtulacağı gibi, Hanefî mezhebinde bulunan kimse, dişlerini zarûretsiz kaplatsa veyâ doldurtsa, gusl abdesti kabûl olmıyacağından, Şâfi’î mezhebini taklîd ederek cenâbetlikden kurtulur. Nikâh, talâk ve zekâtda ise, Şâfi’î mezhebinde karşılaşılan güçlükler, Hanefîyi taklîd ederek hafîfletilir. Su mes’elelerinde Hanefî ve Şâfi’îlerin karşılaşdıkları sıkıntı da, Mâlikî mezhebinin ictihâdını taklîd ederek kolaylaşdırılır. Bunlar gibi, dahâ birçok misâller, meselâ yolculukda öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı nemâzlarını birlikde kılmak suretiyle Hanefîlerin, Şâfi’î mezhebini taklîd etmeleri gibi kolaylıklar vardır. Çünki, vapurda, trende, göğüs kıbleden dönünce, Hanefî mezhebinde olanın farz nemâzları kabûl olmaz. Mezheb taklîdi hakkında, din âlimlerinin sözleri, Tâm ilmihâl (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında uzun yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmı “aleyhimürrıdvân” sevmek, onlara bağlı olmak, insanlar içinden beğenilmiş, süzülüp ayrılmış olan bu çok kıymetli tabakanın hayât tarzlarına imrenip onlar gibi olmağa özenmek, Allahü teâlânın en büyük ni’metidir. Hadîs-i şerîfde, (Kişi sevdiği ile berâberdir) buyurulduğundan onları sevenler, onlar iledir. Cennetde onların makâmlarında, yakınlarındadır.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, ellerine geçen delîller ile, imâm-ı Alînin “radıyallahü anh” haklı olduğunu, karşı tarafdakilerin ise, ictihâdda yanıldıklarını anladılar. Hatâ, ictihâdda olduğu için, kimsenin birşey söylemeğe hakkı yokdur. Bunlara kabâhatli, mel’ûn denilebilir mi? İctihâd emrini yerine getirdiler. Cehd edip uğraşdılar. Hakîkati böyle gördüler. Bunların uyuşmaması, din âlimlerinin mezheblere ayrılması gibidir. İmâm-ı Alînin “radıyallahü anh” (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değildir. Günâha da girmediler. Zîrâ, onları küfrden, günâhdan koruyan ictihâdları, buluşları vardır.) buyurduğunu yukarıda bildirmişdik. Ba’zı kimseler, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” ile harb edenleri kötüliyor. Âlimler ise, imâm-ı Alînin “radıyallahü anh” haklı olduğunu söylemekle berâber, karşı tarafdakilerin ictihâdlarına, te’vîllerine hatâ demiyor. Hiçbirine dil uzatmıyor, kötülemiyorlar. Hayrülbeşer “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, (Eshâbım için birşey söylerken, Allahü teâlâdan korkunuz!) buyurdu ve ehemmiyyetini bildirmek için birkaç kerre tekrâr söyledi. Bir kerre de buyurdu ki, (Eshâbımın her biri gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız selâmete kavuşursunuz). Sahâbîlerin her birinin kıymetini, büyüklüğünü, yüksekliğini bildiren hadîs-i şerîfler pek çokdur. O hâlde hepsini kıymetli ve yüksek tutup, yanlış hareketlerinin iyi sebeblerle, güzel niyyetlerle yapıldığını bilmelidir. İşte Ehl-i sünnet mezhebi budur.

Ba’zıları, bu mes’elede taşkınlık yapdı. Alî “radıyallahü anh” ile muhârebe edenlere kâfir dedi. Din büyüklerine her kötü sözü söylemekden utanmadılar. Bunların maksadı, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” haklı olduğunu ve karşı tarafdakilerin hatâ etdiğini bildirmek ise bunu bildirmek için, Ehl-i sünnetin tutduğu doğru yolu seçmek yetişir. Din büyüklerine söğmek, onları kötülemek, müslimânlığa sığmaz. Ya’nî bunların tutduğu yol ki, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmına söğmeği, la’net etmeği, kendilerine din ve ibâdet edinmişlerdir. Bu, düpedüz dinsizlikdir. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” halîfelerine söğmeğe ibâdet diyen din, nasıl bir dindir? Bu dünyâda, uzun asrlar içinde birkaç kimse dürlü şeyler uydurarak doğru yoldan ayrıldı, bid’atlara sarıldı. Bu sapıklar arasında doğru yoldan, şî’îler ve hâricîler kadar çok uzaklaşan görülmemişdir. Din büyüklerini söğmeği, kötülemeği, îmânlarının temeli sanan kimselerin, doğru yoldan nasîbi ne olabilir. Bunlar, on iki fırkadır. Hepsi de Eshâb-ı kirâma “aleyhimürrıdvân” kâfir diyor. Olmadık şeyleri söyliyorlar. Dört halîfeden üçüne söğmeği ibâdet biliyorlar. Böyle kimseler hakkındaki azâbları bildiren hadîs-i şerîfleri de işitince, bunları başkaları için sanıyorlar. Keşki gitdikleri yolun ma’nâsını bilip, bu yoldan da kaçınsalardı. Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmeselerdi ne güzel olurdu! Hıristiyânlar da kendilerine Îsevî diyor. Yehûdîler de Mûsevî deyip hiçbiri kendilerine kâfir demiyor ve kâfir bilmiyorlar. Kendi dinsizliklerini beğenmiyenlere kâfir diyorlar. Hepsi de aldanıyorlar. Her ikisi de kâfirdir.

Eshâb-ı kirâma düşman olmağı, Abdüllah bin Sebe’ adındaki bir yehûdî dönmesi ortaya çıkardı. Zemânla, unutulmuş iken, cihâna yayarak dîn-i islâmda büyük bir yara, derin bir uçurum açılmasına tekrâr sebeb olan, Şâh İsmâ’îl Safevîdir. 907 [m. 1501] senesinde Îrânda Safeviyye devletini kuran bu adamın altıncı dedesi, Safiyyeddîn Erdebîlî, Sôfiyye-i aliyyeden sâlih bir zât olup, Muhammed Geylânîden inâbet almışdı. Bunun torunu Cüneydin müridleri pek çok olduğundan Karakoyunlu hükümdârı Mirzâ Cihân şâh tarafından Erdebîlden çıkarılmışdı. Diyâr-ı Bekre gelip, Ak koyunlu hükümdârı Uzun Hasene sığınmış ve hemşîresi ile evlenmişdi. Oğlu Haydar da, Uzun Hasenin kızını almışdı. Babası ve sonra kardeşi öldürülüp, kendisi bir müddet sonra babasının intikâmını almış, Tebrîzde hükûmet kurmuş ve Eshâb-ı kirâma düşman olmağı, resmen i’lân etmişdir. Müslimânları kolay aldatabilmek için, oniki imâmdan imâm-ı Mûsâ Kâzım “rahmetullahi aleyh” soyundan olduğunu söylerdi. Bu sözün yalan olduğunu, kitâbımızın sonunda, hâl tercemesini anlatırken açıkladık. Lütfen oradan okuyunuz! Bu zemâna kadar, Îrânda asrlardan beri yaşamış olan müslimânlar, hep Ehl-i sünnet idi. Babasının fitne ve fesâdını ortadan kaldıran Bahr-i hazerin batısındaki (Dirbendîye) devletinin üçüncü reîsi Şirvânşâhı yakaladıkda, diri diri şişe geçirip kebab yapdığı ve Tebrîze girdikde, Ehl-i sünneti kılınçdan geçirdiği meşhûrdur.

Şâh İsmâ’îlin islâm târîhini lekeliyen o bozuk hareketlerinden önce, islâm memleketlerinin hiçbirinde, mekteblerde, medreselerde, meclislerde, hocalardan, mu’âllimlerden, talebeden hiçbirisi Sahâbe-i kirâmdan hiçbirisine dil uzatmazdı. Hanefî âlimleri, Yezîde bile la’net etmeğe izn vermemişdir. Yalnız aldatılmış olan ba’zı kimseler, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bulundukları derecenin üstüne çıkarmış iseler de, bunlar da, Sahâbe-i kirâm için dîne ve edebe muhâlif birşeyler söylememişlerdi. Ehl-i beytin kıymetini bilmemekde Abbâsîler, Emevîleri geçmişlerdir.

Yavuz Sultân Selîm hân “rahmetullahi aleyh” zemânında Îrân hükümdârı olan şâh İsmâ’îl, dîni siyâsete âlet ederek, emellerini başarabilmek için, müslimânları Ehl-i sünnetden ayırmağa çok uğraşdı. Her tarafa adamlarını göndererek, İslâm memleketlerine bozuk i’tikâdını bulaşdırdı. O zemânlar Anadoluda, bektâşîlik, câhiller elinde bulunduğundan, bu tekkeleri sardı. Memleketi bu felâketden korumak için, bektâşî tekkeleri kapatılmışdı. O tekkelerden öteye beriye dağılanlar, birer tekkeye sığınarak i’tikâdlarını gizleyip, Ehl-i sünnetden görünerek, bozuk i’tikâdlarını zemân zemân meydâna çıkardılar. Ehl-i beyti sevmek için, Sahâbe-i kirâma düşmanlık etmek lâzımdır diyerek, tekkelere gelen Anadolunun saf ve temiz müslimânlarını aldatmağa başladılar. Tekke şeyhlikleri de, babadan oğula geçen bir makâm hâlini alıp, çok yerlerde ilmde derinleşmemiş ve Ehl-i sünnet i’tikâdından haberi olmayan, gâfil ve câhillerin elinde kaldığından, bu fenâ i’tikâd, dervişler arasında alıp yürüdü. Sahâbe-i kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muhârebeleri, kendi görüşlerine ve dünyâya olan hırs ve tama’larına göre değişdirerek anlatdılar. Vak’aları, olayları değişdirdiler. Çirkin hikâyeler uydurdular. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere yanlış, bozuk ma’nâ verdiler. Bu çirkin i’tikâd, zemânla bütün tekkelere de yayıldı. Son zemânlarda şî’îlik bulaşmıyan bir tekke kalmamış gibi idi.

Mu’âviye “radıyallahü anh” ve torunu olan ikinci Mu’âviye ve Ömer bin Abdül’azîzden başka, bütün Emevî halîfeleri zemânlarında, Ehl-i beytin yüksek derecelerine yakışmıyacak birşeyler uydurulup söylendi ve müslimânlar arasında yayıldı. Abbâsîler zemânında, halîfe olacaklar arasında ictihâd edebilecek âlim kimseler bulunmayıp, dünyâ menfe’atleri için halîfe olmağa uğraşdıklarından, o zemânın târîhcileri, Eshâb-ı kirâm arasındaki vak’aları da, Abbâsî halîfelerinin hâline benzeterek yazdı. Emevî halîfelerine de iftirâlar yapdılar. Bunları lekelediler, kötü tanıtdılar.

Bunlar, gâliba Ehl-i beyt-i nebevîyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kendileri gibi sanıyor. Onları da, hazret-i Ebû Bekr ile Ömere “radıyallahü anhümâ” düşman biliyor. Onları da, kendileri gibi, iki yüzlü, münâfık hayâl ediyorlar. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”, üç halîfe ile meşhûr olan dostluğunun siyâsî ve gösteriş olduğunu ve onlara, haklı bilerek, kalbinden gelerek değil de, münâfıklıkla, hürmet ve sevgi gösterdiğini zan ediyorlar. Ne kadar şaşılacak şeydir. Bunlar, Ehl-i beyti, eğer, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” sevdikleri için seviyorsa, Onun düşmanlarına da, düşmanlık etmeleri lâzım gelirdi. Onun düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından dahâ çok söğüp, la’net etmeleri îcâb ederdi. Bunlardan hiçbirinin, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” en büyük düşmanı olan ve mubârek vücûdüne ve nâzik rûhuna eziyyet ve işkenceler yapan Ebû Cehle la’net etdikleri, söğdükleri görülmemişdir. Fekat, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” en çok sevdiği Ebû Bekri “radıyallahü anh”, Ehl-i beytin düşmanı sanarak, âyet-i kerime ile ve hadîs-i şerîfler ile medh edilmiş olan bu büyük zâta la’net etmekden, çirkin şeyler söylemekden çekinmiyorlar. Bu nasıl müslimânlıkdır? Allah göstermesin, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin “radıyallahü anhümâ” Ehl-i beyte düşman olacakları düşünülebilir mi? Bu insâfsızlar, keşki Ehl-i beytin düşmanlarına la’net etselerdi de, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” büyüklerinin ismlerini karışdırmasalardı ve din büyüklerini kötülemeselerdi, Ehl-i sünnetden ayrılıkları kalmazdı. Çünki, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin düşmanlarına düşmandır. Onların kötü ve alçak olduklarını söylemekdedir. Ehl-i sünnetin iyiliğinden biri de şudur ki, belki müslimân olmuşdur, tevbe etmişdir diye, hiçbir kâfire ve hiçbir alçağa ism söyliyerek la’net etmeğe izn vermemişler, kâfirlere toptan la’nete müsâ’ade etmişlerdir. Son nefesde, Allah korusun, îmânsız giden belli kâfirlere la’net etmişlerdir. Bunlar ise, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere “radıyallahü anhümâ” utanmadan, sıkılmadan la’net ediyor. Eshâb-ı kirâmın büyüklerine dil uzatıyorlar. Allahü teâlâ, kendilerine doğru yolu göstersin!

Ehl-i sünnet, iki mühim noktada, bunlardan ayrılmakdadır:

1 — Birincisi şudur ki, Ehl-i sünnet, dört halîfenin de hilâfetinin doğru olduğunu, dördünün de, halîfe olduğunu söylüyor. Çünki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Benden sonra, halîfelik otuz senedir). Bu gaybdan haber veren hadîs-i şerîflerdendir. Otuz sene hazret-i Alînin “radıyallahü anh” hilâfeti ile temâm oldu. Bu hadîs-i şerîf, dört halîfeyi göstermekdedir ve hilâfet sıraları doğrudur. Bunlar ise, üç halîfenin hilâfetinin doğruluğuna inanmıyor. Zor ile, kuvvet kullanarak halîfe oldular diyor. Hazret-i Alîden “radıyallahü anh” başka kimse halîfe olamazdı diyorlar. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” üç halîfeye bî’at ve itâ’at etmesi, (takıyye) idi. Ya’nî istemiyerek, idâre etmek için idi diyorlar. Bu sözleri ile, insanların en iyisinin Eshâbı arasında nifâk, iki yüzlülük vardı, birbirlerini aldatarak geçiniyorlardı sanıyorlar. Çünki, bunlara göre hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevenler ile sevmiyenler, senelerle birbirleri ile yalancıkdan sevişmişler. Kalblerindeki ayrılığı saklamışlar, düşmanlıklarını dostluk şeklinde göstermişler. Bunlara göre, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek sohbetinde edeblenen, yetişen Eshâb-ı kirâmın hepsi, hîleci, yalancı ve iki yüzlü oluyor. Kalblerinde olanı saklayıp, olmıyanı gösteriyorlar. Bunun için de, bu ümmetin en kötüsü, onlar oluyor. Sohbetlerin, derslerin en fenâsı da, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbeti oluyor. Çünki, bu kötü huylar, ondan sirâyet etmiş bulunuyor. Bunlara göre, asrların en kötüsü, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” asrı oluyor. Çünki, onların asrı, güyâ düşmanlık, intikâm ve iki yüzlülük ile dolu bulunuyor. Hâlbuki, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Feth sûresinde, meâlen, (Onlar kendi aralarında devâm üzere ve pek fazla merhametlidirler) buyurmakdadır. Allahü teâlâ, hepimizi bu bozuk i’tikâdlardan muhâfaza buyursun!

Bu ümmetin önde olanları bu kadar kötü huylu olursa, sonradan gelenlerinde artık iyilik bulunabilir mi? Bunlar, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmanın üstünlüğünü ve bu ümmetin ne kadar hayrlı, kıymetli olduğunu bildiren âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri acabâ görmemişler mi, duymamışlar mı? Yoksa, bunları duyup da inanmamışlar mı? Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri bizlere onlar öğretdi. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” kötü olursa, onlardan öğrenilen din de kötü olmaz mı? Bunların maksadı, yoksa, bu perde altında dîni yıkmak mıdır ve islâmiyyeti ortadan kaldırmak mıdır? Ehl-i beyti sever görünerek, islâmiyyeti yok etmeğe uğraşıyorlar. Keşki hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevenlere kıymet verselerdi de, bâri bunlara iki yüzlülük damgasını vurmasalardı. Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sever ve sevmez sandıkları Eshâb-ı kirâm, otuz sene birbirleri ile yalan, kin ve iki yüzlülük yaparak geçinmişler ise, bunların neresinde iyilik kalır? Hangi sözlerine inanılabilir? Ebû Hüreyreye “radıyallahü anh” dil uzatıyorlar, söğüyorlar. Hâlbuki, bilmiyorlar ki, onu kötüleyince, ahkâm-ı islâmiyyenin yarısı kötülenmiş olur. Çünki, ictihâd derecesine varmış olan büyük âlimlerimiz buyuruyor ki, ahkâm-ı islâmiyyeyi bildiren üçbin hadîs-i şerîf vardır. Ya’nî üçbin ahkâm-ı islâmiyye, sünnet ile belli olmuşdur. Bu üçbinden binbeşyüzünü haber veren Ebû Hüreyredir. O hâlde, onu kötülemek, ahkâm-ı islâmiyyenin yarısını kötülemek olur. İmâm-ı Muhammed bin İsmâ’îl Buhârî buyuruyor ki, Ebû Hüreyreden “radıyallahü anh” hadîs-i şerîf işitip de söyliyenler, sekiz yüzden fazladır. Bunların hepsi de, Eshâbdan ve Tâbi’îndendir. Bunlardan biri Abdüllah ibni Abbâs ve biri Abdüllah ibni Ömer, birisi Câbir bin Abdüllah, birisi de Enes bin Mâlikdir “radıyallahü anhüm ecma’în”. Bunların söylediği, Ebû Hüreyreyi “radıyallahü anh” kötüleyen söz, hadîs-i şerîf değildir. Uydurmadır. Hâlbuki, onun ilmini ve anlayışını bildiren hadîs-i şerîf meşhûrdur. Kendi düşüncesi ile böyle büyük zâtı, hazret-i Alîye “radıyallahü anh” düşman sanarak, ona karşı ağzına geleni söylemek, ne büyük insâfsızlıkdır. Bu sapıtmaların sebebi, hep sevginin taşkınlığıdır. Az kalsın îmânları gidecek. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” için de, iki yüzlülük yapıp, susdu diyorlar. Onun Şeyhaynı, ya’nî hazret-i Ebû Bekrle Ömeri “radıyallahü anhümâ” medh eden sözlerine acabâ ne diyecekler. Halîfe iken, birçok insan arasında söylediği, üç halîfenin hilâfetlerinin doğruluğunu bildiren sözleri karşısında ne yapacaklar? Çünki, iki yüzlülükle, hilâfet kendi hakkı olduğunu ve üç halîfenin hilâfetlerinin haksız olduğunu söylemedi diyorlarsa da, onların hilâfetlerinin doğru olduğunu ve kendisinden dahâ yüksek olduklarını söylemesi lâzım değildi. Bundan başka, üç halîfenin üstünlüğünü bildiren hadîs-i şerîflere ve bunları ve başkalarını Cennet ile müjdeliyen hadîs-i şerîflere ne diyecekler? Çünki, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” de, iki yüzlülük yapdı demeleri câiz değildir. Peygamberlerin doğruyu bildirmeleri lâzımdır. Dahâ, dahâ! Bunları medh eden âyet-i kerîmelere ne diyecekler? Allahü teâlâya da mı dil uzatacaklar?

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Tevbe, Mâide ve Mücâdele ve Beyyine sûrelerinde buyuruyor ki, (Biz onların her birinden râzıyız. Onların herbiri de, Allahü teâlâdan râzıdırlar). Demek ki, hem sevmiş, hem de sevilmişlerdir.

A’râf ve Hicr sûrelerinde meâlen, (Biz azîmüşşân, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nez’ etdik) buyuruyor. Ya’nî kalblerindeki kin, hıyânet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp atdık. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, hiçbir sahâbî, hiçbir sahâbî için hased ve kin besliyemez. Bunların kökü onlardan sökülmüş, atılmışdır. Çünki, hepsi Hakkulyakîne varmışlardır. Aralarında hâsıl olan mücâdele ve muhârebeler, ictihâd sebebiyle idi. Her biri, kendi ictihâdıyle hareket etmeğe memûr ve mecbûr olduğundan, hiçbirine dil uzatılamaz.

Enfâl sûresinin 64.cü âyet-i kerîmesinde, cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekremine “sallallahü aleyhi ve sellem” meâlen buyuruyor ki, (Sana, Allahü teâlâ ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar kâfîdir) ki, o vakt, Sahâbe-i kirâm pek az idi. Âyet-i kerîmenin ma’nâsına iyi dikkat edilirse, Sahâbe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğü ve derecelerinin yüksekliği anlaşılır. Her biri dîn-i islâmın yayılmasında, Server-i âleme “sallallahü aleyhi ve sellem” kâfî oluyorlar. Allahü teâlâ, onların ismini, kendi isminin yanına getirerek buyuruyor ki, hakîkatde ben sana yetişirim ve onlar benim kifâyetimin mazharı olur. Görünüşde onlar sana kifâyet eder. Başkasının yardımına lüzûm ve ihtiyâc kalmaz.

Feth sûresinin 18.ci âyet-i kerîmesinde, cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor ki, (Ağaç altında sana bî’at eden, [ya’nî emrlerini kaydsız şartsız yapmağa söz veren]mü’minlerden Allahü teâlâ râzıdır) ki, bunlar Sahâbe-i kirâm idi (ve onlara Sekîne, [ya’nî Tumânînet, kalblerine kuvvet] veriyor ve sana olan sevgilerini, Sıdk ve ihlâsı biliyor ve onları yakın bir feth ve zafer ile sevâblandıracağını müjdeliyor.) Hudeybiye anlaşmasında, Sidre yâhud Sümre ağacının altında yapılan söz vermeğe işâretdir. Görülüyor ki, Sahâbeden herbirinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” rızâ-i ilâhîye mazhar olduğu ve kalblerinin temiz ve hâlis olduğu ve sekînenin inzâli ve Feth-i karîb ile sevâblandırılacaklarını bildirmesi, mertebe ve şânlarının büyüklüğüne açık bir şâhiddir.

Feth sûresinin diğer âyet-i kerîmesinde, (Sana bî’at edenler) ya’nî seninle gazâ ve cihâdda bulunup, dîn-i islâmın neşrinde, kullarıma nasîhat vermekde ve doğru yolu göstermekde berâber olacaklarını ahd ve va’d edenler, (Allah celle şânühû ile mübâye’a, [ya’nî va’d] etmiş olurlar) buyurdu.

Diğer âyet-i kerîmede meâlen, (Onlar Allahü teâlâyı severler. Allahü teâlâ da onları sever) buyurdu. Görülüyor ki, Sahâbe-i kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Allahü teâlânın muhabbetine ve mahbûbiyyetine mazhar olmuşdur.

Tevbe sûresinin 103.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ehâlîsinden olup, Muhâcirîn denilen Sahâbe-i kirâm ile, Medîne-i münevvere ehâlîsi olan Ensârdan ve onlara iyilikde tâbi’ olanlardan, Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar) buyuruyor. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” Mekke-i mükerremenin Sahâbe-i kirâmın eşrâfından, büyüklerindendir.

Enfâl sûresinin yetmişikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bunların hepsi Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı içlerinde ivâ ve iskân etmiş, dîn-i islâmı yaymasında nusrat ve yardımda bulunmuşlardır) buyuruldu. İmâm-ı Mâlikin “radıyallahü anh” buyurduğuna göre, Şâmın fethinde, orada bulunan nasârâ [ya’nî hıristiyanlar] dedi ki: Sizin Peygamberinizin Eshâbı, bizim havârîlerimizden dahâ iyidir. Zîrâ onların ismi, Tevrâtda ve İncîlde söylenmiş ve medh olunmuşdur.

Sûre-i Fethde yukarıda bildirilmiş olan âyet-i kerîmeye dayanarak imâm-ı Mâlik “radıyallahü anh”, Eshâb-ı kirâmı sevmiyenlerin kâfir olacağını söylemişdir. İmâm-ı Şâfi’î “rahime-hullahü teâlâ” de böyle buyurmuşdur.

Bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü “sallallahü aleyhi ve sellem” Sahâbe-i kirâmın hepsini âdil bilmişdir. Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” âdil bildiği kimseleri, başkalarının âdil bilmemesinin ne ehemmiyyeti ve zararı olur? Eğer Sahâbe-i kirâm, âyet-i kerîme ve ehâdîs-i şerîfe ile medh ve senâ edilmemiş olsaydı, islâma yardımları ve bu uğurda mallarını ve canlarını, ana, baba ve evlâdlarını fedâ etmeleri ve Peygamber efendimize “aleyhissalâtü vesselâm” yardım etmeleri ve îmânlarının kuvveti, hepsinin âdil olduğunu ve böyle i’tikâd etmemiz lâzım geldiğini açık olarak göstermekdedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin mezhebleri de budur.

Sahâbe-i kirâmın fazîletini, yüksekliğini, şân ve rütbelerinin büyüklüğünü gösteren hadîs-i şerîfler sayılamıyacak kadar çokdur. Hepsi için buyurulan hadîs-i şerîfler cildlerle kitâb teşkil eder. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki:

(Eshâbımın hepsi, gerek birlikde, toptan, gerekse birer birer, yıldızlar gibi nûrludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsanız, ya’nî ardı sıra giderseniz, asl kurtuluş yolu olan, insanlığın kemâli ve se’âdeti olan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz). Bunun içindir ki, din imâmlarımız, ya’nî bu dînin büyükleri, Sahâbe-i kirâmdan herbirinin sözlerini, hareketlerini, işlerini huccet ve sened olarak almışdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfde demek istiyor ki, (Eshâbımdan herhangisini kendinize mezheb imâmı tanır, rehber, önder edinirseniz, re’y ve ictihâdları ile amel ederseniz, gösterdikleri yolda giderseniz, doğru yolda yürümüş olursunuz). Bundan anlaşılıyor ki, bunların hepsi müctehiddir. Herbiri âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiyen ahkâm-ı dîniyyeyi, ilmleri ile, yükseklikleri ve kemâlleri ile ve kalblerinin nûrları ile âyetlerden ve hadîs-i şerîflerden bulup çıkarabilmekdedir. Bunun içindir ki, Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Sahâbe-i kirâmdan birçoğunu, dîn-i islâmı yaymak ve herkese bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri zemân, tenbîh buyururlardı ki, karşılaşacağınız vak’aların, hâdiselerin nasıl yapılması lâzım geldiğini, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık göremediğiniz vakt, âyet-i kerîmelerin delâletinden, işâretlerinden, rümûzundan, ifâde şeklinden, uygun ma’nâlarından, muhâlif ma’nâlarından, emrlerinin îcâblarından çıkarıp anlayınız ve anladığınıza göre yapınız ve yapdırınız! Müctehidlerin vazîfesi de budur. Sahâbe-i kirâmın herbirini bir yıldıza teşbîh buyurdu ki, denizlerde, dağlarda, derelerde, tepelerde, sahrâlarda, çöllerde yollarını şaşıranlar, kıbleyi, diğer cihetleri arıyanlar, bunların zıyâsı sâyesinde yol bulabilsinler. Zemân-ı se’âdetden sonra (Hulefâ-i râşidîn) ve bütün Eshâb-ı kirâm, böylece birbirlerini müctehid tanımışlardır. Birbirlerinin re’y ve ictihâdlarına yanlış dememişlerdir. Sahâbe-i kirâmın sohbetlerinde ve derslerinde yetişen Tâbi’în-i kirâmın çoğu da böyle müctehid oldu. Bunların sohbet ve derslerinde bulunan Tebe’i tâbi’înden bir kısmı da ictihâd derecesine yükseldi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Mâlik, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Ahmed bin Hanbel, imâm-ı Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Dâvüd-i Tâî ve benzerleri “rahime-hümullahü teâlâ” bunlardandır. Bunlar azala azala, üçüncü asrın sonunda, ictihâd yapabilecek derin âlim yetişemez oldu. Önce gelmiş müctehidlerden çoğunun da mezhebleri unutuldu. Şimdi, ancak dört imâmın mezhebi kaldı. Bunlar da, İmâm-ı a’zam, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Mâlik ve imâm-ı Ahmed bin Hanbel “radıyallahü anhüm”dür. Onlardan sonra bu mertebeye, bu dereceye kimse vâsıl olamadı. Onun için, mezhebler, dört olarak kaldı. Müslimânların hepsi, bu dört mezhebden birine uymağa mecbûr ve me’mûr oldu.

Birkaçını bildirdiğimiz âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler karşısında Allahü teâlâ, mezhebsizlere insâf versin! Herkes bilir ki, iki yüzlülük, hâinlik alâmetidir. Eshâb-ı kirâma ve hele, en kıymetlilerinden olan, Allahın arslanına, hiç iki yüzlü denilebilir mi? İnsanlık dolayısıyle, doğru söz, bir iki sâat veyâ bir-iki gün saklanabilir denirse, yeri vardır. Fekat, Allahın arslanına, tam otuz sene, hâinlik alâmetini yüklemek ve bu uzun zemânda, hep iki yüzlülükle yaşadı demek, ne kadar çirkin, ne kadar alçakça bir iftirâ olur. Küçük günâh, her zemân yapılırsa, büyük günâh olur buyurmuşlardır. Kötü insanların, münâfıkların bir fenâlığını otuz sene durmadan yapmanın, artık ne olacağını düşünmeli. Bu sözlerinin çirkinliğini bilip de, Şeyhaynın üstünlüğünü kabûl etselerdi, böylece hazret-i Alîye “radıyallahü anhüm” ihânet etmekden, alçaltmakdan kurtulurlardı. İki belâdan küçüğünü seçmiş olurlardı. Şunu da söyliyelim ki, Şeyhaynın üstünlüğünü söylemekde, hazret-i Alîyi “radıyallahü anhüm” küçültmek yokdur ve onun halîfeliği inkâr edilmiş olmaz. Vilâyetdeki yüksek mertebesine ve hidâyet ve irşâd makâmına dokunulmuş olmaz. Hâlbuki, bunların dediği gibi, onu iki yüzlü bilmekle, bütün bu meziyyetler, kıymetler, kendisinden alınmış olur. Çünki, iki yüzlülük, münâfıkların, en aşağı insanların ve yalancı, dolandırıcı kimselerin işidir.

Şeyhaynın halîfe olacakları ve hattâ Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında defn olunacakları, hadîs-i şerîflerde bildirilmişdi. Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerebnil-Hattâb ve Osmânebnil-Affân ve Alîyyibni Ebî Tâlibin “radıyallahü anhüm” medh ve senâlarını bildiren hadîs-i şerîfleri merak edenlere, binikiyüzaltmışdört ve binüçyüzyirmibeş hicrî senelerinde İstanbulda basılmış olan, türkçe (Menâkıb-i çihâr-yâr-i güzîn) ismindeki kitâbı okumalarını tavsiye ederiz.

Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için, Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Peygamberlerden sonra “aleyhimüssalevâtü vesselâm” Ebû Bekrden dahâ üstün bir kimse üzerine güneş doğmamış ve batmamışdır). Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki, (Allahü teâlânın göğsüme akıtdığı ilmlerin hepsini, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” göğsüne akıtdım).

Ömerebnil-Hattâb “radıyallahü anh” için olan hadîs-i şerîflerden birinde Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer “radıyallahü anh” Peygamber olurdu). Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” derecesini Cebrâîle sormuşdu. Cebrâîl “aleyhisselâm” da, (Ben Cebrâîl olduğum hâlde, Âlem yaratıldığı zemândan kıyâmet gününe kadar Ömerin fazîletlerini ve kemâlâtını söylesem bitiremem!) demişdi. Bununla berâber, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh”, bütün üstünlükleri, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü anh” üstünlüklerinden ancak birisidir.

İmâm-ı Osmânı “radıyallahü anh” medh eden hadîs-i şerîflerden birinde buyuruyor ki, (Her Peygamberin Cennetde bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da, Osmândır).

İmâm-ı Alînin “radıyallahü anh” yüksekliğini bildiren hadîs-i şerîflerden birinde buyuruyor ki, (Alînin “radıyallahü anh” bana olan yakınlığı, Hârûn Peygamberin, Mûsâ aleyhisselâma olan yakınlığı gibidir). Hârûn aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın kardeşi ve vezîri ve muâvini idi. Bu hadîs-i şerîflerden, mezhebsizlerin yanlış ma’nâ çıkardığı ve cevâbı üçüncü kısmda ve (Hak Sözün Vesîkaları) kitâbında bildirildi. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel buyuruyor ki, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” hakkında buyurulan hadîs-i şerîfler kadar, hiçbir sahâbî için söylenmemişdir.

2 — İkincisine gelince, Ehl-i sünnet, Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin, dünyâ için değil, hakîkati ortaya çıkarmak için yapıldığını bildiriyor. Onların hepsini kin ve düşmanlık gibi aşağılıklardan uzak biliyor. Çünki, Eshâb-ı kirâmın hepsi, insanların en iyisinin sohbetinde, nasîhatları karşısında tertemiz olmuş, kin, düşmanlık gibi kötülükler kalblerinden çıkarılmışdır. Her biri ictihâd makâmına yükselmişlerdir. Her müctehidin, kendi ictihâdına, buluşuna göre hareket etmesi vâcib olduğundan, başka başka ictihâd etdikleri şeylerde, birbirlerinden ayrılmaları lâzım olacakdır. Herbirinin, kendi ictihâdına uyması doğru olacakdır. O hâlde, onların ayrılmaları da, birleşmeleri gibi, doğru idi. Keyfleri, şehvetleri, nefs-i emmârelerinin istekleri ile değildi. İctihâd yüzünden idi.

(İctihâd) Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan emrleri, açık bildirilenlere benzeterek, bir emr meydâna çıkarmak demekdir. Bu da, (Fa’tebirû) ve (Ves’elû ehlezzikri) âyet-i kerîmeleri ile emr edilmekdedir. Ya’nî çalışarak, uğraşarak, bütün dikkat ve düşüncelerinizle Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde bulunmıyan mes’eleleri, bulunanlara kıyâs ederek, benzeterek bir hükm-i şer’î çıkarınız diye emr edilmekdedir.

(Mîzân) kitâbında diyor ki, ictihâd yapmağı emr eden âyet-i kerîmeler çokdur. Nahl sûresinin kırkdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) ve Nisâ sûresinin ellidokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahın kitâbına ve Resûlün hadîslerine mürâce’at edin!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeler, ictihâd etmeği emr ediyor.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin talebesinden ictihâd makâmına yükselenlerin en meşhûrları, imâm-ı Ebû Yûsüf, imâm-ı Muhammed, imâm-ı Züfer ve Hasen bin Ziyâd “rahime-hümullahü teâlâ” gibi büyüklerdir. Bunlar, İmâm-ı a’zamdan yalnız birkaç mes’elede ayrılmışlar, bu mes’elelerde kendi ictihâdlarına göre amel etmişlerdir. Çünki, bu mes’elelerde kendi ictihâdları ne şeklde ise, ona göre amel etmeleri farz olup, İmâm-ı a’zamın re’y ve ictihâdına uymaları câiz değildir.

Sahâbe-i kirâmın herbiri de müctehid olup, ictihâd rütbesinin temâmiyle sâhibi olduklarından, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiyen mes’elelerde kendi re’y ve ictihâdlarına göre amel etmeleri farz olup, kendilerinden yukarı olan Sahâbe-i kirâmın, dahâ yüksek, dahâ üstün olduklarını bildikleri hâlde, onların re’y ve ictihâdlarına tâbi’ olmadılar. Bunun içindir ki, Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtında ve Hulefâ-i Râşidînin hilâfetleri zemânında, dîn-i islâmı bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirâma, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiyen mes’eleleri, kıyâs ediniz diye emr olunurdu. Meselâ Mu’âz bin Cebeli “radıyallahü anh” Yemene vâlî ta’yîn buyurdukları zemân, (Orada ne ile hükm ve emr edeceksin!) diye sordular. Allahü teâlânın kitâbı ile amel edeceğim, dedi. (Kur’ân-ı kerîmde bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, Allahü teâlânın Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîflerini kendime düstûr ve kanûn yapacağım. Ya’nî onun sözleri ile, hâlleri ile ve işleri ile amel edeceğim dedi. (Resûlullahın sözlerinde de bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler dâiresinden çıkmaksızın, kendi ictihâdımla hareket ederim dedi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu cevâbları işitince, Mu’âz bin Cebelin “radıyallahü anh” ilminden ve büyüklüğünden dolayı, Allahü teâlâya hamd ve şükr eyledi. Bu hâl, üsûl-i fıkh kitâblarında, Menâr ve Hâşiyesi İbni Melek “rahime-hullahü teâlâ” kitâblarında yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihâdları hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm” ictihâdına uymıyarak, onunla muhârebe edenlere, şî’îler kâfir diyorlar. Harb etdikleri için, her alçaklıkları söylüyor, la’net ediyorlar. Hâlbuki Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” ictihâd edilmesi lâzım gelen birçok işlerde, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizden ayrı ictihâd etmişlerdi. Bu ayrılmaları kabâhat sayılmamışdı. Melek geldiği, vahy getirdiği hâlde bile bu ayrılıkdan men’ edilmemişlerdi.

 O hâlde hazret-i Alînin “radıyallahü anh” ictihâdından ayrılanlara kâfir denilebilir mi? Bunun için Eshâb-ı kirâma “aleyhimürrıdvân” dil uzatılabilir mi? Onun ictihâdından ayrılan müslimânlar pek çokdu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden idi ve bir kısmı da, Cennet ile müjdelenenlerdendi. Bunlara kâfir demek, dil uzatmak, kolay birşey değildir. Bu dîn-i islâmın hemen yarısını bizlere bildiren bunlardır. Bunlar kötülenirse, dînin yarısı yıkılmaz mı? Bu büyüklere nasıl dil uzatılabilir ki, bunlardan hiçbirinin bildirdiği bir hadîsi, islâm âlimlerinden kimse red etmemişdir. Emîr de, vezîr de, kebîr de, fakîh de kabûl etmişdir. Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmden sonra, bütün kitâbların en sahîhi (Buhâriyyi şerîf)dir. Şî’îler de buna inanmakdadır. Bu fakîr [ya’nî imâm-ı Rabbânî] şî’î âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtîden işitdim ki, Kitâbullahdan sonra, en doğru kitâb Buhârîdir, diyordu. İşte bu kitâbda hem hazret-i Alîye “radıyallahü anh” uyanların, hem de uymıyanların bildirdiği hadîs-i şerîfler yazılıdır. Bu muhârebeler, onların adâletine, doğruluklarına bir leke sürmemişdir. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” söylediği hadîs-i şerîfleri yazdığı gibi, hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü anh” söylediklerini de yazmışdır. Eğer hazret-i Mu’âviyede “radıyallahü anh” ve onun sözlerinde, şübhe edilecek, dil uzatılacak birşey olsaydı, onun bildirdiği hadîs-i şerîfleri kitâbına yazmazdı. Eski âlimlerimiz, hadîs mütehassısları da hep böyle yapmış, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” ayrılığını düşünmiyerek, hepsinin bildirdiği hadîs-i şerîfleri doğru kabûl etmişler, kitâblarında yazmışlardır. Hazret-i Alîye “radıyallahü anh” uymamağı bir kusûr ve kabâhat saymamışlardır. Şunu iyi bilmelidir ki, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” ayrı kaldığı her işde, haklı olması lâzım gelmez ve ondan ayrılanların her zemân yanılmış olması îcâb etmez. Evet bu muhârebelerde o, haklı idi. Fekat, her zemân hakkın onda olması gerekmez. Çünki, ictihâd işlerinde Tâbi’înin büyükleri ve din imâmları [mahalle ve câmi’ imâmları değil], çok def’a onun ictihâdına uymamış, başka ictihâd edip, kendi ictihâdlarına göre hareket etmişlerdir. Hak her zemân onda olsaydı, kimse onun ictihâdından ayrılmazdı. Meselâ, Tâbi’înin büyüklerinden ve müctehidlerin yüksek tabakasından olan Kâdî Şüreyh “rahime-hullahü teâlâ”, onun ictihâdı ile karâr vermedi. İmâm-ı Hasenin şâhidliğini kabûl etmemişdi. Müctehidler, hep kâdî Şüreyhin karârı ile hareket ederek, oğlun baba için şâhid olmasını câiz görmemişlerdir. Dahâ birçok işlerde, o yüce imâma uymıyan ictihâdlar seçilmişdir. İnsâflı okuyucular, bunları pek iyi bilirler. Demek ki, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” ictihâdından ayrılmak, bir suç değildir. Ayrılanlara dil uzatmak câiz değildir.

Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ”, Allahü teâlânın sevgilisinin sevgilisi idi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edinceye kadar, onu çok sever ve yanından ayırmazdı. Onun odasında, onun yatağında ve mubârek başı onun kucağında iken can vermişdi. Onun misk kokulu odasında defn edilmiş, kalmışdır. Bütün bu üstünlüklerden ve kıymetlerden ayrı olarak kendisi büyük âlim ve müctehid idi. Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm”, dînin yarısının bildirilmesini ona bırakmışdı. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” sıkışdıkları zemân, ona gelip, ona sorup öğrenirlerdi. Böyle bir Sıddîka ve müctehideye, Emîre [Alî] “radıyallahü anhümâ” uymadı diye, dil uzatıp, ona yakışmıyan çirkin iftirâları söylemek müslimânlığa sığmaz. Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” îmânı olan kimsenin ağzından böyle sözler çıkmaz. Alî “radıyallahü anh” Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” dâmâdı ve amcası oğlu ise, Âişe “radıyallahü anhâ” da, zevce-i mutahherası, çok sevdiği âilesidir.

Birkaç sene evveline kadar, bu fakîr [ya’nî imâm-ı Rabbânî] miskînleri doyurduğum zemân, Ehl-i abânın rûhlarına niyyet ederdim. Ya’nî Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile birlikde, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm” hazretlerinin rûhlarına da gönderirdim. Bir gece rü’yâda, Fahr-i âlemi “sallallahü aleyhi ve sellem” görüp selâm verdim. Selâmımı almadılar ve mubârek yüzlerini döndürdüler ve (Ben yemeği Âişenin evinde yirdim. Bana yemek göndermek istiyenler, Âişenin evine gönderirlerdi) buyurdular. Bundan anladım ki, rü’yâda yüzlerini çevirmelerinin sebebi, yemek dağıtırken, niyyetde hazret-i Âişeyi “radıyallahü anhâ” ortak etmediğim imiş. Ondan sonra hazret-i Âişeyi de hattâ zevce-i mutahheraların hepsini niyyetde ortak eyledim. Ehl-i beytin hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” araya koyarak düâ eder oldum. Çünki, bunlar da, Ehl-i beytdendirler. O hâlde Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Âişe-i Sıddîka yolu ile gelen eziyyet, hazret-i Alî “radıyallahü anhümâ” yolundan gelen eziyyet ve cefâdan dahâ çokdur. Aklı ve insâfı olan, bunu pek iyi bilir. Evet bu söylediklerimiz, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh”, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizi sevdiği ve saydığı için sevenler ve sayanlar içindir. Ammâ bir kimse, Muhammed aleyhisselâmı araya katmadan, onu doğrudan doğruya seviyorsa, buna sözümüz yokdur. Zîrâ söz anlamaz. Bunun maksadı, dîn-i islâmı yıkmak, ahkâm-ı islâmiyyeyi bozmakdır.

Bunlar Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”i aradan kaldırarak, Onsuz bir din kurmak, doğruca imâm-ı Alîyi “radıyallahü teâlâ anh” sevmek ve ona bağlanmak istiyorlar. Nitekim, târîh boyunca, birçok zemânlarda ba’zı dalkavuklar, ahmaklar, başlarında bulunan zâlimlere, diktatörlere yaltaklanarak, dünyâlık ele geçirmek için, onlara Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, hattâ Hâlık teâlânın büyüklüğünü konduruyorlar. Bunların kendileri de, yaltaklandıkları da yıkılıp gitmiş, maddeleri çürümüş, kokmuş, iğrenç bir hâl almış. Habîs rûhları da, Cehennem azâbına yakalanarak dünyâdaki azgınlıklarının, dîn-i islâma yapdıkları hakâretlerin cezâlarını bulmuşlar. Aldandıklarını anlamışlardır.

Muhammed aleyhisselâmdan yüz çevirmek, başka birini Ondan dahâ büyük, dahâ sevgili bilmek küfrdür, dalâletdir, zındıklıkdır. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” bunları sevmez. Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve hazret-i Osmân ile hazret-i Alî “radıyallahü anhüm”, hep Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” hâtırı ve sevgisi için sevilir. Zîrâ, (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana düşmanlık etmiş olur) buyurmuşdur.

Talha ve Zübeyr “radıyallahü anhümâ” Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve Aşere-i mübeşşereden idi. Ya’nî Cennete gidecekleri müjdelenmiş idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Onlara söğmek, kendini söğmek, küçültmekdir. Ömer “radıyallahü anh” vefât ederken, Sahâbe-i kirâm arasından altı kişiyi halîfe olmağa lâyık görüp, bunlardan birinin halîfe seçilmesini tavsiye etmişdi. Bunlardan birini, diğerine tercîh edememişdi. Talha ve Zübeyr “radıyallahü anhümâ” o altı büyüklerden ikisidir. Her ikisi de hilâfeti istemeyip, haklarını ve re’ylerini diğer dördüne bırakmışdır. Talha “radıyallahü anh” o kimsedir ki, Server-i âleme “sallallahü aleyhi ve sellem” karşı edebsizlikde bulundu diye, kendi babasını katl ve fedâ etmişdi. Allahü teâlâ, onun bu hareketini Kur’ân-ı kerîmde medh etmişdir. Zübeyr “radıyallahü anh” ise, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, onun kâtilinin Cehennemde olduğunu haber vermişdir. Ona dil uzatanlar, la’net edenler, alçaklıkda, onun kâtilinden geri değildir. Her ikisi de, islâmın büyükleri ve müslimânların göz bebekleridir.

Eshâb-ı kirâmı aşağılamak nasıl câiz olur ki, onlar dîn-i islâmı yükseltmek ve Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” yardım etmek için, insan gücünün üstünde çalışmışlar, din uğrunda gecelerini, gündüzlerine katmışlardır. Mallarını Allahü teâlâ yolunda fedâ etdiler. Akrabâlarını, âilelerini, çocuklarını, vatanlarını, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sevgisi yolunda terk etdiler. Onun mubârek vücûdünü kendi vücûdlerine ve Onun sevgisini, mallarının ve evlâdlarının sevgisine tercîh ve takdîm etdiler. Bunlar, onlardır ki, sohbet, ya’nî arkadaşlık şerefine nâil ve o sohbetde, başkalarına nasîb olmıyan bereketlere ve derecelere mâlik oldular. Bunlar onlardır ki, vahyi, ya’nî Kur’ân-ı kerîmin inmesini görmek ve Cebrâîl “aleyhisselâm” ile berâber oturmak şerefine kavuşdular. Mu’cizelere, hârikalara şâhid oldular. Başkalarına işitmek nasîb olan ni’metleri ve ilmleri gördüler. Onlardan sonra kimseye verilmiyen kalb temizliği, rûh olgunluğu, onlara verildi. Başkaları dağ kadar altun sadaka verse, onların bir avuç arpa sadakası sevâbına, hattâ yarısına yetişemez. Allahü teâlâ, onları Kur’ân-ı kerîmde medh ederek, (Onlardan râzıyım, onlar da benden râzıdır) buyurdu. Sûre-i Feth sonunda, onlara kızanlara, düşman olanlara (Kâfirler) buyuruluyor. Şu hâlde, onlara düşman olmakdan, küfrden kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bunlar, Server-i âlemi “sallallahü aleyhi ve sellem” aşırı sevdiklerinden, Onun makbûlü oldular. Eğer ba’zı işlerinde birbirlerinden ayrılırlar, kendi ictihâdlarına göre hareket ederlerse birşey denemez. Hakkı ve doğruyu bulmak için hâsıl olan ayrılıkdır ve başkasının ictihâdına uymamakdır. İmâm-ı Ebû Yûsüf, ictihâd derecesine yükseldikden sonra, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye “radıyallahü anhümâ” uysaydı hatâ olurdu. Kendi re’yine uyması doğrudur. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” Sahâbe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sözlerine uymaz, kendi re’yine tâbi olurdu. İster Sıddîk-ı a’zam olsun, ister imâm-ı Alî olsun, hangi büyük Sahâbî “radıyallahü anhüm” olursa olsun, sözlerine uymayıp, kendi re’yi ile karar vermeği doğru yol bilirdi. Herhangi bir müctehidin, Sahâbînin “radıyallahü anh” sözüne uymaması, mümkin ve câiz iken, Sahâbe-i kirâmın, ictihâd işlerinde birbirlerinden ayrılmaları, münâkaşa etmeleri, niçin kabâhat olsun? Sahâbe-i kirâm “radıyallahü anhüm” ictihâd işlerinde, ba’zan Server-i âleme “sallallahü aleyhi ve sellem” de uymamış, sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin ictihâdından ayrılmaları bir kabâhat olmamış, çirkin sayılmamış, men’ olunmamış ve azarlanmamışlardır. Sahâbe-i kirâmın “radıyallahü anhüm” böyle ayrılmalarını, Allahü teâlâ beğenmeseydi, elbette men’ eder ve ayrılanlara azâb edeceğini bildirirdi. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile yüksek sesle konuşanları men’ buyurmuş ve azarlamışdı.

Bedr muhârebesinde alınan esîrlere ne yapalım, süâlini buyurdukda da, Sahâbe-i kirâmın re’yleri, ya’nî fikrleri başka başka olmuşdu. Ömer-ül Fârûk ve Sa’d ibni Mu’âz “radıyallahü anhümâ” esîrleri öldürelim dedi. Diğer Sahâbîler “radıyallahü anhüm” ise, para karşılığı bırakalım, demişlerdi. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” de, bu re’yi kabûl buyurup salıverdiler. Sonra, âyet-i kerîme gelerek, birinci re’yin doğru olduğu bildirildi.

Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü ve mezheblerin ne olduğunu anlamak için ictihâdı iyi bilmek lâzımdır.

Mâl ve mülke olma magrûr,
deme var mı ben gibi.
Bir muhâlif yel eser,
savurur harman gibi.

 
< Önceki   Sonraki >