Ana Sayfa arrow Eshâb-ı Kirâm arrow Eshâb-ı Kirâm Kitabı 1
Eshâb-ı Kirâm Kitabı 1 PDF Yazdır E-posta

Osmân “radıyallahü anh” şehîd olunca, bütün müslimânlar, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” halîfe yapdılar. Halîfe hazretleri, önce ortalığı yatışdırmağa başladı. Sahâbe-i kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birçoğu ise ve bilhâssa aşere-i mübeşşereden, ya’nî Cennet ile müjdelenen on kişiden biri olan ve yedinci dedesinde Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ile akrabâ olan ve islâmiyyetin ilk zemânında îmâna gelip, kâfirlerden çok cefâ çeken, [Meselâ kâfirler kendisini Ebû Bekr “radıyallahü anh” ile ipe bağlayıp, nemâz kılmalarına mâni’ olurlardı] ve İstanbulda medfûn bulunanImage Hâlid ibni Zeyd ebâ Eyyûbel ensârî “radıyallahü anh” ile âhiret kardeşi olan Talha “radıyallahü anh” ve yine aşere-i mübeşşereden Zübeyr “radıyallahü anh” ve Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”in ölünceye kadar sevgilisi olan ve Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ tarafından medh edilmek se’âdetiyle şereflenen Âişe “radıyallahü anhâ” valdemiz, hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” kâtillerinin hemen yakalanarak kısâs yapılmasını halîfeden istediler. Halîfe de, (Ortalık karışık olduğundan, bu işe başlarsam, fitnenin artmasına ve belki ikinci bir fâci’anın çıkmasına sebeb olur. Önce isyânı basdırayım, ortalığı râhata kavuşdurayım, ondan sonra, Allahü teâlânın kısâs emrini yapacağım) dedi. Karşı tarafdakiler ise, kâtillerin, şimdi bile belli olmadığını, dahâ sonra hiç bulunamıyacaklarını ve dînin emri yapılamıyacağını, ancak şimdi mümkin olduğunu, ictihâd ederek söylediler.

Böyle ictihâd edenler arasında bulunan Talha “radıyallahü anh”, Şâmda vazîfeli olduğu için, Bedrde bulunamamış, diğer bütün gazâlarda bulunmuş, hele Uhud muhârebesinde, Allahü teâlânın yolunda çok işkencelere uğramışdı. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” kendisini siper etmiş ve sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi ok yağmuru altında sırtına alarak kayaya çıkarmışdı.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” (Talha ve Zübeyr Cennetde benim komşularımdır) buyurduğunu, hazret-i Alî “radıyallahü anh” söyliyor. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü anh” da, Hadîcet-ül-kübrânın “radıyallahü anhâ” birâderi oğludur ve sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin halası Safiyyenin oğlu olup, islâmiyyetin ilk günlerinde, onbeş yaşında iken müslimân olmuşdur. Allahü teâlânın yolunda ilk kılınc çeken budur. Ya’nî, islâm subaylarının birincisidir. Birçok gazâlarda ve en tehlükeli ânlarda, Resûlullahın önünde çarpışarak çok yerinden yaralanmışdı. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz (Her Peygamberin havârîsi vardır. Benim havârim Zübeyrdir) buyurmuşdur. Ömer “radıyallahü anh” vefât edeceği zemân, halîfe olmaya lâyık gördüğü altı kişiden biri Talha, biri de Zübeyrdir. Zübeyr çok zengin olup, bütün servetini Resûlullah uğrunda fedâ etmişdi.

İşte bu büyük zâtlar, kısâsın hemen yapılmasına ictihâd edip, şiddetle istediler. O zemân, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihâdı üç dürlü idi. Bir kısmı, halîfe gibi ictihâd etmişdi. Bir kısmı da, karşı taraf gibi ictihâd etmişdi. Üçüncü kısm ise, susmayı uygun görmüşdü. Bunlardan her birinin, başkasına uymayıp kendi ictihâdı ile hareket etmesi lâzım idi. Birinci ve ikinci kısmda olanlar çoğaldı. Abdüllah bin Sebe’ adındaki yehûdî, işe karışarak, iş muhârebeye sürüklendi ve Basra ve Cemel vak’aları meydâna geldi.

Mu’âviye “radıyallahü anh”, o zemân Şâmda vâlî idi. Üçüncü kısm ictihâdında olup, idâresindeki müslimânları bu muhârebelere karışdırmamışdı. Hepsinin râhat ve sükûnetle yaşamasını te’mîn etmişdi. Fekat, Alî “radıyallahü anh” Şâmlıları da çağırınca, Mu’âviye “radıyallahü anh”, birçok hadîs-i şerîfleri düşünerek, karşı taraf gibi ictihâd etdi. Halîfe Şâmlılarla anlaşmak üzere iken, araya siyonizm, yehûdî parmağı karışarak, Sıffîn muhârebesi meydâna geldi.

Bu muhârebelerde, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birbirlerini incitmeği, intikâm almağı, hilâfete, saltanata, rütbe ve servete kavuşmağı aslâ düşünmemiş, yalnız ictihâdları farklı olduğundan, dînin emrini yerine getirmeğe uğraşmışlardır. Muhârebe zemânında bile, birbirleri ile mektûblaşdıkları, nasîhat verdikleri, sevişdikleri çok misâllerle meydândadır. Meselâ, Sıffîn muhârebesi sıralarında, İstanbul imperatoru ikinci Kostantin, hudûdlardaki islâm şehrlerine râhatsızlık veriyordu. Mu’âviye “radıyallahü anh”, ona mektûb yazıp: (Bu sarkıntılıkdan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar, onun askerinin kumandanı olur, oraya gelip, şehrlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım) demişdi. Yine aynı zemânda, halîfe Alî “radıyallahü anh”, büyük bir kalabalık karşısında (Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar, kâfir ve fâsık değildirler. Çünki, ictihâdları öyle oldu) buyurdu. Birbirleri ile harb ederken, birisi ötekine kardeşim dedi. O da, buna efendim dedi. Bunların muhârebeleri, ictihâdları ayrı olduğu için olup, saltanat için, mal ve şöhret için değildi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, ictihâdında isâbet eden müctehide ikiden ona kadar, hatâ edene de, bir sevâb verilir. Eshâb-ı kirâmın hepsi, müctehid idi. Her müctehide, kendi ictihâdı ile amel etmesi farzdır.

İmâm-ı Müslimin üstâdlarından Ebû Zür’atirrâzî “rahime-hümallahü teâlâ”, kitâbında diyor ki, (Eshâb-ı kirâmı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aşağılıyan, onlara dil uzatan, zındıkdır. Müslimânların, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” düşmanlarını düşman bilmeleri ve onlara, Ehl-i beytin düşmanlarından dahâ fazla la’net etmeleri lâzım gelir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük düşmanı olan ve çok eziyyet ve cefâlar etmiş olan Ebû Cehle la’net etmiyorlar, ona birşey demiyorlar da, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” medh etdiği, sevdiği Mu’âviyeyi “radıyallahü anh”, Ehl-i beyte düşman zannedip, bu kerîm olan zâta dil uzatıyorlar ve hâşâ la’net ediyorlar. Bu nasıl dindir, nasıl müslimânlıkdır? Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın peygamberi olduğunu, Kur’ân-ı kerîmin Ona Allahü teâlâdan geldiğini bizlere ulaşdıran Eshâb-ı kirâmdır. Eshâb-ı kirâmı büyük ve doğru bilmiyen, onların bizlere ulaşdırdıkları haberlere de inanmaz ve tabi’î, dinleri yıkılır, gider).

İbni Hazm diyor ki, Eshâb-ı kirâmın cümlesi ehl-i Cennetdir. Çünki, Allahü teâlâ bunlar için meâlen (En büyük dereceler vereceğim) buyurdu. Sûre-i Hadîdde 10.cu âyet-i kerîmede, (Onların hepsine hüsnâyı, ya’nî Cenneti va’d etdik), sûre-i Enbiyâda meâlen (Onları ezelde, hiçbir şeyi yaratmadan evvel, Cennetlik eyledim. Cehennem onlardan uzakdır) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmelerden anlaşılıyor ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ehl-i Cennetdir. Hiç birisi Cehennem ateşine yaklaşmıyacakdır. Çünki, hüsnâ ile ya’nî Cennet ile müjdelenmişlerdir.

Yine Mir’ât-i kâinâtın üçyüzyirmiyedinci (327) sahîfesinde buyuruyorki: Akâ’id kitâblarının hepsinde şöyle yazılıdır: Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsini büyük bilmek, hepsine hüsn-ı zan etmek, hepsinin sâlih ve âdil olduğuna inanmak, hiçbirine dil uzatmamak, düşmanlık etmemek ve bir kısmını sevdiği için, ötekileri fenâ bilmemek kat’î delîller ile bütün müslimânlara vâcibdir.

Allâme Sa’deddîn-i Teftâzânî “rahime-hullahü teâlâ”, (Şerh-i akâid) de diyor ki, (Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aralarındaki muhârebelerin dînî sebebleri vardır. Onlara dil uzatanların sözleri edille-i kat’iyyeye, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun değilse, kâfir olurlar. Uygun ise büyük günâha girerler. Bid’at sâhibi, ya’nî sapık olurlar.)

Mevâhib-i ledünniyyede, (Eshâbımın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ismini işitince, susunuz! Şânlarına yakışmıyan sözleri söylemeyiniz) hadîs-i şerîfi yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” şânlarına lâyık olmıyan sözleri söylemek, müslimânlara yakışmaz. Onların muhârebeleri kötü sebeblerle, aşağı düşüncelerle değildi. Onların rûhları ve nefsleri, insanların en iyisinin ve yükseğinin “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda bulunarak, derslerini ve nasîhatlarını dinliyerek temizlenmiş, nûrlanmış, kalblerinde kin ve geçimsizlik kalmamışdı. Her biri ictihâd makâmına yükselmiş olduğundan, kendi ictihâdlarına uygun hareket etmeleri lâzım ve vâcib idi. Ba’zı işlerde ictihâdları ayrılınca birbirlerine uymayıp, kendi ictihâdlarına uymaları doğru yol idi. Onların birbirlerine uymamaları da, uymaları gibi, hak üzere idi. Nefsin arzûsu değildi.

Ba’zıları, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” ile harb edenlere kâfir diyor. Hâlbuki, Sahâbe-i kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bir kısmı, ictihâdlarında çok def’a Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” de uymadılar. Bu ayrılmaları, kabahat sayılmadı. Cebrâîl “aleyhisselâm” geldiği zemân, bunlara birşey denilmedi. O hâlde, imâm-ı Alînin “radıyallahü anh” ictihâdına uymıyanlara dil uzatılabilir mi? Bunlara kâfir denebilir mi? Hem de, uymıyanlar çok idi ve çoğu, Sahâbe-i kirâmın “radıyallahü anhüm” büyükleri ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sevgilileri ve hattâ Cennet ile müjdelenmişleri idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Kâfir denebilir mi? Dîn-i islâmın yarısına yakın emrlerini bizlere ulaşdıran onlardır. Onlara kusûrlu denirse, dînin yarısı sarsılır. O büyüklerden hiçbirine, bu dînin büyüklerinden hiçbiri saygısızlıkda bulunmamışdır. Dört mezhebin reîsleri ve Sôfiyye-i aliyyenin büyükleri, onları büyük ve yüksek bilmişdir.

Kur’ân-ı kerîmden sonra dîn-i islâmın en doğru kitâbı (Buhâriyyi şerîf)dir. Şî’îler de buna inanıyor. İşte Buhâriyyi şerîfde, herhangi bir sahâbînin “radıyallahü teâlâ anh” söylediği hadîs-i şerîf yazılıdır. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muhârebeler onların sözlerine bir kusûr ve i’timâdsızlığa sebeb olmamışdır. Bu kitâbda ve diğer bütün hadîs kitâblarında hem hazret-i Alînin, hem de hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü anhümâ” bildirdikleri hadîs-i şerîfler vardır. Harb etdikleri için, sözleri kıymetden düşmemişdir. İmâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” ile birlikde harb edenlerin sözleri yazıldığı gibi, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” yanındakilerin sözleri de yazılmışdır. Eğer hazret-i Mu’âviyede “radıyallahü anh” ve onunla berâber olanlarda bir kusûr bulunsaydı, bunların bildirdikleri hadîs-i şerîfler, kitâblara yazılmazdı. Din âlimlerinden hiçbiri, hadîs-i şerîfleri seçerken, imâm-ı Alîye “radıyallahü anh” uyup uymamağı hesâba katmamışdır. Şunu da söyliyelim ki, bu muhârebelerde imâm-ı Alî “radıyallahü anh” haklı idi. Fekat, Onun ictihâdına uymıyanların hatâ etdikleri söylenemez. Çünki, Sahâbe-i kirâmın çoğu ve Tâbi’în ve en yüksek âlimler ve mezheb imâmlarımız, birçok ictihâd mes’elelerinde, imâm-ı Alîye “radıyallahü anh” uymamışlardır. Eğer imâm-ı Alînin “radıyallahü anh” ictihâdının hep hak üzere olduğu kabûl edilseydi, bu kadar din büyükleri, Ondan ayrı ictihâd etmezdi. Ba’zı mes’elelerde, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” da, kendi re’yine uymıyan ictihâdları kabûl buyurmuşdur.

(Mir’ât-ı kâinât)ın yine 327. ci sahîfesinde, şu hadîs-i şerîf yazılıdır:

(Eshâbımı seb’ edenleri, şânlarına yakışmıyan sözleri söyliyenleri dövünüz!)

Almanca Meyer Leksikon adlı meşhûr fen ansiklopedisinde, (Yorulmadan, yılmadan yazan Süyûtînin üçyüzden fazla eseri vardır) diye medh etmekden hıristiyanların bile kendilerini men’ edemediği imâm-ı Celâleddîn-i Süyûtî, (Câmi’ ussagîr) kitâbında, şu hadîs-i şerîfi bildiriyor: (Eshâbımdan, bundan sonra çıkacak hatâları, Allahü teâlâ afv edecekdir. Çünki, onların dîn-i islâma hizmetini kimse yapmamışdır). Yine aynı kitâbda şu hadîs-i şerîf yazılıdır: (Herkese şefâ’at edeceğim. Fekat, eshâbıma dil uzatanlara, Onları kötüliyenlere hiç şefâ’at etmem!)

(Hulâsatül-fetâvâ)da diyor ki: Hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri “radıyallahü anhümâ” söğenler kâfir olur. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” onlardan üstün diyenler, bid’at ve dalâletde olur. Ya’nî, Ehl-i sünnetden ayrılmış, Cehennemlik olmuş olur.

Yine 327. ci sahîfede diyor ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü anh” buyurdu ki: Ebû Bekr ile Ömeri üstün tutup, Osmân ile imâm-ı Alîyi “radıyallahü anhüm” sevmek (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) alâmetlerindendir. Bu ikisini üstün ve ikisini de sevgili tutmak, Cehennemden kurtulanlara mahsûsdur. İkisinin üstünlüğünü Eshâb-ı kirâmın hepsi söylemiş ve Tâbi’înin hepsi din imâmlarımıza bildirmiş ve imâmlarımız, kitâblarında yazmışdır. Meselâ İmâm-ı Şâfi’înin ve Ebül-Hasen Eş’arînin “rahime-hümallahü teâlâ”, Ebû Bekr ve Ömeri “radıyallahü anhümâ” bütün ümmetin üstünde bildirdikleri muhakkakdır. İmâm-ı Alînin “radıyallahü anh” dahî, halîfe iken, ileri gelen kimselere karşı, (Ebû Bekr ile Ömerin, bu ümmetin en üstünü olduklarını) buyurduğu muhakkakdır. (Benden sonra ümmetin en yükseği, Ebû Bekr ile Ömerdir) “radıyallahü anhümâ”, hadîs-i şerîfini imâm-ı Alîden “radıyallahü anh” işitdiklerini imâm-ı Zehebî ve imâm-ı Buhârî “rahime-hümallahü teâlâ” bildiriyor. Şî’î âlimlerinin büyüklerinden Abdürrezzâk-ı Lâhicî de, bu ikisinin yüksek olduğunu söyliyor ve diyor ki, (İmâm-ı Alînin “radıyallahü anh” yüksek olduğunu ve en çok Onu sevdiğimi söylediğim hâlde, Onun yolundan ayrılarak, kendi görüşlerime uyabilir miyim? Çünki O, Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallahü anhümâ” kendisinden dahâ üstün olduklarını söylemişdir). Abdürrezzâk bin Alî Lâhicî, Kum şehrinde müderris idi. 1051 [m. 1642] de vefât etdi.

Hazret-i Osmân ile hazret-i Alî “radıyallahü anhümâ”, halîfe iken, halk arasında fitne ve karışıklık çoğalıp, herkes sıkılıp kalbler kırıldığından, bu ikisini sevmek de, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atın şartı oldu. Böylece, câhillerin, Eshâb-ı Hayrilbeşere “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” dil uzatmaları önlendi. Müslimânlar, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” halîfelerine düşmanlık etmek tehlükesinden kurtarıldı. Görülüyor ki, imâm-ı Alîyi “radıyallahü anh” sevmek de, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atın şartıdır. Ancak, sevginin de bir derecesi vardır. Bir kimse, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” sevgisinde taşkınlık ederek, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına dil uzatır, Onları söğerse ve böylece Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın ve Selef-i sâlihînin “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” yolundan ayrılırsa buna sapık denir. Ehl-i sünnetin şartı olan, imâm-ı Alîyi “radıyallahü anh” sevmekden mahrûm olanlar da, Ehl-i sünnet değildir. Bunlara (Hâricî) denir. Ehl-i beyti seviyoruz diyenler, Eshâb-ı kirâmın hepsini de sevip hurmet etselerdi, çok güzel olurdu. Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin iyi sebebler ve hâlis niyyetler ile olduğunu söyleseler idi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atdan olup, (Bid’at ehli) olmakdan kurtulurlardı. Eshâb-ı kirâmın hepsini büyük bilip, hurmet etmekle berâber, Ehl-i beyti de sevmek (Ehl-i sünnet)e mahsûsdur. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Eshâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur). O hâlde Ehl-i beyt sevilmez mi? Eshâb-ı kirâmın hepsi birbirlerini severlerdi ve Ehl-i beyti severlerdi. Ehl-i sünnet, Ehl-i beytin sevgisini îmânın parçası bilmişdir. Son nefesde îmân ile gitmeği bu sevginin kuvvetine bağlı kılmışdır.

(Mir’ât-ı kâinât) kitâbının [327]. sahîfesinde diyor ki: Âlimlerimiz, Eshâb-ı kirâmı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üç kısma ayırmışdır: Birinci kısm, (Muhâcirîn) olup, Mekke alınıncaya kadar, Mekkeden veyâ başka yerlerden Medîne-i münevvereye hicret eden müslimânlardır. Talha ile Zübeyr “radıyallahü anhümâ”, Muhâcirînin büyüklerindendir.

İkinci kısm, (Ensâr-ı kirâm) olup, bunlar, Medîne şehrinde ve etrâfında bulunan müslimânlardır ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize yardım etdikleri için, Ensâr ismi ile şereflenmişlerdir. (Hâlid ibni Zeyd ebâ Eyyûb-el Ensârî) “radıyallahü anh” Ensârın büyüklerindendir. İmâm-ı Tirmüzînin bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü eshâbımdan herbiri, kabrlerinden kalkarken, vefât etdiği memleketin bütün mü’minlerinin önlerine düşerek ve onlara nûr ve ışık saçarak Arasât meydânına götürür) buyurulmuşdur. Bunun için, İstanbuldaki bütün mü’minler, hazret-i Hâlidin “radıyallahü anh” arkasında ve Onun ziyâsı altında, haşra geleceklerdir.

Üçüncü kısm, Mekke alındığı zemân ve dahâ sonra, burada ve başka yerlerde îmâna gelenlerdir ki, bunlar Muhâcir ve Ensâr değildir. Fekat sahâbîdirler. Mu’âviye ve Amr ibni Âs “radıyallahü anhümâ”, bu sahâbîlerin büyüklerindendirler.

İmâm-ı Vâkıdî diyor ki, Eshâb-ı kirâmdan Kûfe (bugünkü Necef) şehrinde en son vefât eden, Abdüllah ibni Ebî Evfâdır. Şâmda son vefât eden, Abdüllah bin Yesrdir. Medîne-i münevverede son vefât eden, Sehl bin Sa’ddir. Doksanbeş yaşında vefât etdi. Basrada son vefât eden, Enes bin Mâlikdir. Mekke-i mükerremede son vefât eden Ebuttufeyl Âmirdir ki, hepsinden sonra, hicretin yüzüncü yılında vefât eden budur.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” birkaç yakın akrabâsından başka Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yaşça Resûlullahdan küçük idiler. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbının adedi, iyi bilinmiyor ise de, Mekkeye on bin kişi ile ve Tebük gazâsına yetmiş bin kişi ile ve vedâ haccına doksanbin kişi ile gitmişdi. Vefâtları zemânında, yüzyirmidörtbinden ziyâde Sahâbe hayâtda idi.

Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” fazîletlerini, kıymetlerini doğru anlatan kitâblar ve târîhler çokdur. Şeyh İzzeddîn Alînin “rahime-hullahü teâlâ” iki cild (Üsüd-ül-gâbe) kitâbı yedibinbeşyüz Sahâbînin hâl tercemelerini bildirmekdedir ve Avrupa dillerine de çevrilmişdir. İslâm târîhleri arasında doğru olan Vâkıdînin ve İbn-i Haldunun ve ibni Hillikânın “rahime-hümullahü teâlâ” târîhleridir. Bunlarda, Sahâbe-i kirâm hakkında dîne ve edebe muhâlif bir şey yazılı değildir. Almanca “Meyers Lexikon” teknik lügât kitâbının birinci cildi 478. sahîfesinde islâm medeniyyetinin ehemiyyetini hayranlıkla anlatırken diyor ki: (Gazveleri yazan Vâkıdînin târîhi 1882 de Welhausan tarafından Almancaya terceme edilmişdir. Vâkıdînin talebesinden İbni Sa’d, Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâbının “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hayâtını yazmışdır. Kitâbı dokuz cild olup, Sachau tarafından 1921 de terceme edilmişdir. İbni Haldun târîhi yedi cild olup, 1858 de Qutemere tarafından terceme edilmişdir). Meyers Lexikon, 1936 baskısında, 478. ci sahîfesinden başlıyarak ve ayrıca İslâm kelimesinde yazdıklarının tercemesi, seyyid Abdülhakîm Efendiye “kuddise sirruh” okunup, takdîr etmişlerdir.

Sahâbe-i kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muhârebeleri anlatan türkçe târîhlerin çoğu Abbâsîler zemânında, onların arzûlarına göre yazılan târîhlerden terceme edilmişdir. Bunların, hazret-i Âişe, Mu’âviye, Talha, Zübeyr ve sâir Sahâbe-i kirâmı “rıdvânullahi aleyhim” kusûrlu göstermeleri, bundan ileri geliyor. Emevîlerden ve Abbâsîlerden sonra gelen islâm hükûmetlerinin hiçbiri ve bilhâssa Türkler, Ehl-i sünnet i’tikâdını bozmağa, değişdirmeğe çalışmamışlardır. Bu sâyede, bu i’tikâd, şimdiye kadar sâlim kalmışdır.

İbni Hacer-i Mekkî “rahime-hullahü teâlâ”, kitâbının başında diyor ki: Ey kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sevgisi ile dolu olan müslimân! Birinci vazîfen Peygamberimizin “aleyhissalâtü vesselâm” Eshâb-ı kirâmının sevgisini, Ehl-i beyt-i nebevînin sevgisi ile kalbinde cem’etmekdir. Ehl-i beyti, Resûlullahın evlâdı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de, Onun Eshâbı oldukları için sevmeliyiz! Çünki, Eshâb-ı kirâmın nâil oldukları şeref pek yüksekdir. O şerefe başkaları kavuşamaz. O şerefden birisi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek nazarları onlara işlemiş ve hepsine ma’nevî imdâd ile yardım etmişdir. Bu hâssa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemâlâtına, geniş ilmlerine, Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” aldıkları hakîkat mîrâsına, sonra gelenlerden hiç biri kavuşamamışlardır. Her müslimânın bunların hepsini âdil, sâlih ve velî ve âlim ve müctehid bilmesi lâzımdır. Kendilerinden bir hatâ çıksa da cenâb-ı Hak hepsini afv ve mağfiret ile müjdelemişdir. Kur’ân-ı kerîmde meâlen, (Allah “celle celâlüh” Onların hepsinden râzıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdırlar) buyurmuşdur. Sahâbe-i kirâmdan birini kusûrlu bilmek ve kötülemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur. Şübhe yokdur ki, hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” Sahâbe-i kirâmın neseb i’tibâriyle büyüklerindendir. Aleyhissalâtü vesselâm efendimize neseb ile ve nikâh ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Onun hilm ve sehâsını medh ve senâ buyurmuşdur. Onda islâmiyyet, sohbet, neseb, nikâhla akrabâlık şerefleri toplanmışdır ki, bunların her biri, Cennetde Resûlullahın yanında bulunmağa sebeb olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilm ve halîfelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safâ ve sıdkı ve salâhı ve îmânı ve iz’ânı olan kimse için artık bu husûsda fazla anlatmağa lüzûm kalmaz.

İmâm-ı Rabbânî, Ahmed Fârûkî Serhendî “rahime-hullahü teâlâ” (Mektûbât) kitâbının ikinci cild, otuzaltıncı mektûbunda buyuruyor ki: Ehl-i sünnet alâmetlerinden biri, şeyhaynın, ya’nî Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” en üstün olduklarına inanmak ve iki dâmâdı, ya’nî Osmân ile Alîyi “radıyallahü anhümâ” sevmekdir. Şeyhaynın dahâ yüksek olduğunu, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın hepsi sözbirliği ile söylemişlerdir. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek yüzünü görmekle şereflenmiyen, fekat bir veyâ birkaç sahâbîyi görmek nasîb olanlara (Tâbi’în) denir. Bunlar Sahâbe-i kirâmı görmek sâyesinde, bu dînin büyükleri olmuşlardır. Eshâbın ve Tâbi’înin bu sözlerini âlimlerimiz bizlere bildirmişlerdir. Meselâ, Şâfi’î mezhebinin reîsi olan, Muhammed bin İdrîs Şâfi’î ve Ehl-i sünnet imâmlarımızın biri olan Ebül Hasen Alî Eş’arî diyorlar ki, Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallahü anhümâ”, bütün Eshâbdan dahâ üstün oldukları kat’îdir, muhakkakdır. Alî “radıyallahü anh” halîfe iken, büyük bir kalabalık karşısında dedi ki: (Bu ümmetin en üstünü, Ebû Bekr ile Ömerdir).

İmâm-ı Muhammed Zehebî “rahime-hullahü teâlâ” oniki cildlik târîhinde yazıyor ve dîn-i islâmın temelini teşkil eden ve en doğru hadîs kitâbı olan Buhâriyyi şerîfin sâhibi Muhammed bin İsmâ’îl Buhârî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra, bu ümmetin en iyisi Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Ondan sonra da Ömerdir ve dahâ sonra başkasıdır). Oğlu Muhammed ibni Hanefiyye, o da sensin! dedikde, (Ben müslimânlardan birisiyim) buyurmuşdur.

Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallahü anhümâ” üstünlüğünü bildiren haberler o kadar çokdur ki, su götürmez bir hakîkat hâlini almışdır. Buna inanmamak, güneşin varlığına inanmamak gibidir. Bunlar da, yâ çok câhiller veyâ körler ve abdallardır. Şî’îlerin büyük âlimlerinden olan Abdürrezzâk bunu inkâra sebeb bulamıyarak, Şeyhaynın üstünlüğünü söylemişdir. İmâm-ı Rabbânî yine buyuruyor ki:

İmâm-ı Ömerin “radıyallahü anh” hilâfeti zemânı olan on sene ile imâm-ı Osmânın “radıyallahü anh” oniki senesinden ilk altısı, refâh ve istirâhatla geçerek, islâm memleketlerinin hepsinde ahkâm-ı islâmiyye ve merâsim-i dîniyye kemâlîle icrâ edilmekle berâber, islâm dünyâsı çok genişlemişdi. Hattâ, bütün Arabistân ve Afrikanın büyük bir kısmı, islâm memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fîzân, Bingâzî, Tunus, Cezâyir, Fas, Mirâkeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San’â, Asîr, Bahreyn, Hadremut, Katif, Necd, bütün Irak, Hindistân ve Sind, Çin, Semerkand, Hîve, Buhârâ ve Türkistân, Îrân, Kafkasya İslâmın idâresi altına girerek, İslâm sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüşdü. Feth edilen memleketlerin ehâlisi de, seve seve müslimân olmakla şereflendiklerinden islâm nüfûsu pek artmış, milyonları aşmışdı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikrlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrâk şeklleri arasında ayrılık baş göstermişdi. Müslimân şekline giren îmânsızların körüklemesi ile halîfeye karşı çıkan isyân yüzünden, Osmân “radıyallahü anh”ın hilâfetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçdi. Kendisi, halîm, yumuşak tabî’atlı olduğundan bu karışıklık, ne yazık ki, vaktinde teskîn edilemiyerek, âsîlerden onüçbin kişi Medîne-i münevvere şehrini sarmağa kadar ileri gidip, halîfeye, hilâfetden çekilmesini teklîf etmişlerdi. İmâm-ı Osmân “radıyallahü anh” ise, (Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam) buyurdu ki, Sahâbe-i kirâmın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Tâbi’în-i kirâmın ictihâdları da böyle idi. Fekat, âsîler iknâ edilemedi. Hicretin otuzbeşinci senesinde, Zilhiccenin onsekizinci günü, çok feci’ şehâdet vak’ası meydâna geldi. Ba’zı kimseler, her sene o gün bayram yapıyorlar. Ondan sonra, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” bütün müslimânların re’y ve arzûsu ile, hakkıyle halîfe oldu.

Bu iki halîfe zemânında, böyle geçimsizlik, râhatsızlık ve bu geniş memleketler ehâlisi arasında düşmanlık baş gösterdiğinden, bu iki dâmâdı sevmek, Ehl-i sünnetin alâmeti oldu. Böylece, câhillerin, Eshâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bu yoldan saygısızlık göstermelerine, ip ucu bırakılmadı. O hâlde Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Cennet ile müjdelediği (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) fırkasına girebilmek için, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevmek şartdır. Bu sevgiden mahrûm olan bir kimse, Ehl-i sünnet, ehl-i Cennet değildir. Böyle kimselere (Hâricî) denir. Fekat, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” sevgisinde taşkınlık yaparak, Eshâb-ı kirâma, hattâ bunlardan birine, dil uzatmağı, la’net etmeği bu sevginin şartıdır diyenler de var. Bunlar, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın ve bütün büyük âlimlerin yolundan ayrılmış oluyorlar. Bunlara (Râfızî) denir. Râfızî, terk eden, bırakan demekdir. Bunlar, Ehl-i sünneti terk etmişlerdir. Ehl-i sünnet orta ve doğru yolda gidenlerdir. Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevmiyenlerden ve aşırı sevenlerden olmayıp, çirkin olan ifrât ve tefrîtden kurtulanlardır.

Hanbelî mezhebinin reîsi olan Ahmed ibni Hanbel “rahime-hullahü teâlâ”, imâm-ı Alîden “radıyallahü anh” şu hadîs-i şerîfi haber veriyor: İmâm-ı Alî buyurdu ki, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Sen Îsâ aleyhisselâm gibisin! Yehûdîler, Ona düşman oldu. Mubârek annesi hazret-i Meryeme iftirâ etdi. Hıristiyânlar da, Onu aşırı yükseltdiler. Ona yakışan dereceden dahâ yukarı çıkardılar. Ya’nî Allahü teâlânın oğlu dediler). Alî “radıyallahü anh” bu hadîs-i şerîfi haber verdikden sonra, (Benim yüzümden iki dürlü insanlar helâk oldu. Birisi, beni aşırı severek, bende olmıyan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup, birçok iftirâ yaparlar) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, hâricîleri, yehûdîlere, Eshâb-ı kirâma düşmanlık edenleri de, nasârâya, ya’nî hıristiyanlara benzetmekdedir.

Eshâb-ı kirâmın adedinin yüzyirmidörtbinden çok olduğunu yukarıda bildirmişdik. Ya’nî Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” adedi kadardır. Herbiri bir Peygambere benzemekdedir. Ebû Bekr-i Sıddîk, Muhammed aleyhisselâma, Ömer-ül-Fârûk, Mûsâ aleyhisselâma, Osmân-ı Zinnûreyn, Nûh aleyhisselâma, Alîyyül-mürtezâ, Îsâ aleyhisselâma, Mu’âviye hazretleri de Dâvüd aleyhisselâma benzer “rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Îsâ aleyhisselâmın âdet hâricinde ve kudret-i ilâhiyye dâhilinde babasız yaratıldığını ve göke kaldırıldığını ve âdet hâricinde olarak kıyâmete yakın bir zemânda gökden Şâma ineceğini biliyoruz. İnsanlar Onun doğuşunu, yaşayışını, göke kaldırılmasını âdet hâricinde görerek, üç kısma ayrıldı: Bir kısmı Onu, yakışan dereceden ve hâlden çok dahâ yüksek bilip (hâşâ) Allahdır ve Allah Ona hulûl etmişdir ve hattâ oğludur dedi. Bunlar hıristiyanlardır.

Bir kısmı da, âdet hâricindeki hâlleri görünce, Onu yakışmıyacak, çok aşağı derecelere düşürerek babası bilinmiyor [böyle söylemekden Allahü teâlâya sığınırız] dedi. Bunlar yehûdîlerdir.

Bir kısmı ise, bu âdet hârici hâlleri, Allahü teâlânın hikmeti ve kudreti ile bilip, Onun ancak bir kul, bir Peygamber olduğuna inananlardır. Bunlar doğru yolda bulunanlardır. Îsâ aleyhisselâmın bu hâlleri, Tevrâtda uzun uzadıya ve açıkça yazılmış idi. Bu üç kısm insanların hâlleri ve inanışları, Kur’ân-ı azîmüşşânın birçok yerlerinde yazılıdır. İslâm âlimleri bunları Kur’ân-ı kerîmden anlıyarak kitâblarında geniş olarak bildirmişlerdir. Bu hâli, Sahâbe-i kirâm da iyi bildiği için, Server-i âlem ve Seyyid-i evlâd-ı Âdem, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, kendisinin amcası oğlu ve dâmâdı ve âhıret kardeşi olan imâm-ı Alîye “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Sen Îsâ aleyhisselâm gibisin). Bu hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kirâm arasında yayıldı. Bu hadîs-i şerîf, gaybden haber veren hadîslerden olup, mu’cize idi ve imâm-ı Alînin “radıyallahü anh” hilâfeti zemânında kendisinde göründü. Bu vakt, insanlar üç kısm olup, bir kısmı imâm-ı Alîyi “radıyallahü anh”, Ona yakışacak dereceden ve hâlden çok dahâ yüksek görüp, Allah imâm-ı Alîye ve evlâdına (hâşâ) hulûl etmişdir ve imâm-ı Alî “radıyallahü anh”, Peygamber olacak iken, Cebrâîl aleyhisselâm yanılarak Kur’ân-ı azîmüşşânı Muhammed aleyhissalâtü vesselâma indirdi dediler. Bunlardan bir kısmı da, imâm-ı Alî “radıyallahü anh” diğer üç halîfeden ve bütün Eshâbdan dahâ üstündür diyerek, doğru yoldan çıkmışdır. Bunların i’tikâdı, hıristiyanların Îsâ aleyhisselâma olan i’tikâdlarına benziyor.

İnsanların bir kısmı da, imâm-ı Alînin “radıyallahü anh” yüksek şânına yakışmıyan birçok iftirâlar ederek, i’tikâdları bozuldu. Bunlara (Hâricî) denir. Ya’nî doğru yoldan hâric olup, imâm-ı Alîyi “radıyallahü anh” ve ma’sûm evlâdını sevmiyenlerdir. Bunlar da, yehûdîlere benzer. Bir kısm ise, imâm-ı Alîyi ve evlâdını ve evi halkını ve bütün Eshâb-ı kirâmı, Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîflerinde bildirdiği gibi tanımış ve bilmiş olanlardır. Bunlar (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) denilen doğru îmânlılardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bunlardır. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” ile muhârebe edenlerden, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” çok sevdiği zevcesi ve Ebû Bekr-i Sıddîkın kerîmesi Âişe “radıyallahü anhâ” ile Aşere-i mübeşşereden, ya’nî Cennet ile müjdelenen on kişiden olan Talha ile Zübeyr “radıyallahü anhümâ” ve Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” vahy kâtibi ve zevce-i nebevî Ümm-i Habîbe “radıyallahü anhâ” valdemizin kardeşi olduğundan, Fahr-i âlem efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kayın birâderi olan hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh”, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir.

Bir hadîs-i şerîfde, (Eshâbımı sevmekle, benim Peygamberlik hakkımı gözetiniz. Benim hakkımı böylece gözetenleri, Allahü teâlâ, her işlerinde korur ve yardım eder. Benim Peygamberlik hakkımı gözetmiyenleri de, Allahü teâlâ sevmez. Bunların cezâ görecekleri, sürünecekleri zemân pek yakındır) buyurulmuşdur.

Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki:

(İnsanlar çoğalmakda ve Eshâbım azalmakda ve kıymetleri de o nisbetde artmakdadır. Eshâbıma söğmeyiniz! Eshâbıma söğenlere Allah la’net etsin!).

Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki:

(Eshâbımın hiç birine dil uzatmayınız, lekelemeğe uğraşmayınız! Onun kudreti ile yaşamakda olduğum Allaha yemîn ederim ki, sizlerden biri Uhud dağı kadar altun sadaka verse, Eshâbımdan birinin bir müd [iki Rıtl, 260 dirhem-i şer’î] arpa sadakasının sevâbını bulamaz.)

Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki:

(Ne mutlu beni görüp îmân edenlere ve ne mutlu beni görenleri görenlere ve yine ne mutlu beni görenlerin görenini görenlere! Bunların hepsi, ne iyi ve ne bahtiyâr kimselerdir. Bunların nihâyet gidecekleri yer, en iyi yerdir). Server-i âlemi “sallallahü aleyhi ve sellem” görenler, Sahâbe-i kirâmdır “rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Bunları görenler, (Tâbi’în) ve Tâbi’îni görenler (Teba’ı tâbi’în)dir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve imâm-ı Mâlik, Tâbi’îndendir. İmâm-ı Şâfi’î ile imâm-ı Ahmed, Teba’ı tâbi’îndendir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

İbni Hacer-i Mekkînin “rahime-hullahü teâlâ” (Savâık-ul-muhrika) kitâbının ikinci sahîfesinde, şu hadîs-i şerîf yazılıdır:

(Allahü teâlâ bütün insanlar arasından beni seçdi. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsân eyledi ve benim için eshâb ayırdı, seçdi. Eshâbım arasından benim için akrabâ ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için, benim Peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahü teâlâ da, onu Cehennemden muhâfaza eder. Bir kimse, benim hâtırımı düşünmiyerek, Eshâbımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü teâlâ da, onu Cehennem azâbı ile yakar, sızlatır).

Yine aynı kitâbda, şu hadîs-i şerîf yazılıdır:

(Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçdi. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçdi. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeğe uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikde yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz). Bu hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâmın hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmemiz, hepsini büyük bilmemiz lâzımdır.

 
< Önceki   Sonraki >