Ana Sayfa arrow Diğer Nakiller arrow Muhammed Aleyhisselâmın Mucizeleri
Muhammed Aleyhisselâmın Mucizeleri PDF Yazdır E-posta

Aşağıdaki yazılar, (Mir'ât-ı Kâinât) kitabından alınmıştır. Bu kitapta, mucizelerin çoğunun kaynakları da bildirilmiş ise de, biz bu kaynakları yazmadık. Mucizelerin çoğunu da kısaltarak yazdık.

Muhammed aleyhisselâmın hak Peygamber olduğunu bildiren şâhitler pek çoktur. Allahü teâlâ, (Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurdu. Bütün varlıklar, Allahü teâlânın varlığını, birliğini gösterdikleri gibi, Muhammed aleyhisselâmın hak Peygamber olduğunu ve üstünlüğünü de göstermektedirler. Ümmetinin Evliyâsında hâsıl olan kerâmetler, hep Onun mucizeleridir. Çünkü, kerâmetler, Ona tâbi olanlarda, Onun izinde gidenlerde hâsıl olmaktadır. Hattâ, bütün Peygamberler, Onun ümmetinden olmak istedikleri için, daha doğrusu, hepsi Onun nûrundan yaratıldıkları için, Onların mucizeleri de Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinden sayılır. Bu sözümüzü İmâm-ı Busayrînin (Kasîde-i Bürde)si çok güzel dile getirmektedir. [Muhammed Busayrî, 695 [m. 1295] de Mısrda vefât etti.]

Muhammed aleyhisselâmın mucizeleri, zaman bakımından üçe ayrılmıştır:

Birincisi, mübârek ruhu yaratıldığından başlayarak,Peygamberliğinin bildirildiği (bi'set) zamanına kadar olanlardır.

İkincisi, bi'setten vefâtına kadar olan zaman içindekilerdir.

Üçüncüsü, vefâtından kıyâmete kadar olmuş ve olacak şeylerdir.

Bunlardan birincilere, (İrhâs) yâni, başlangıçlar denir. Her biri de ayrıca görerek veya görmeyip akıl ile anlaşılan mucizeler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bütün bu mucizeler o kadar çoktur ki, saymak mümkün olmamıştır. İkinci kısmdaki mucizelerin üç bin kadar olduğu bildirilmiştir. Bunlardan meşhûr olan seksenaltı adedini aşağıda bildireceğiz.

1 -  Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin en büyüğü Kur'an-ı kerimdir. Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar, Kur'an-ı kerimin nazmında ve mânasında âciz ve hayrân kalmışlardır. Bir âyetin benzerini söyliyememişlerdir. İcâzı ve belâgati insan sözüne benzemiyor. Yâni, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve mânasındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı arab şairlerinin şiirlerine benzemiyor. Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması veya dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalblerine dehşet ve korku çökenler, bu sebebden ölenler bile görülmüştür. Nice azılı islâm düşmanları,Kur'an-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, îmana gelmişlerdir. İslâm düşmanlarından ve muattâla, melâhide ve karâmita denilen müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur'an-ı kerimi değiştirmeye, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de hiçbiri, arzularına kavuşamamıştır. Tevrât ve İncîl ise, insanlar tarafından her zaman değiştirilmiş ve yine değiştirilmektedir. Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamıyacak güzel şeyler ve iyi ahlâk ve insanlara üstünlük sağlıyan meziyyetler ve dünya ve âhiret saadetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur'an-ı kerimde açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbâbı anlayabilmektedir. Semavî kitapların hepsinde, Tevrâtta, Zebûrda ve İncîlde bulunan ilimlerin ve esrârın hepsi Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimde mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü teâlâ bilir. Çoğunu sevgili Peygamberine bildirmiştir. Ali ve Hüseyn bu ilimlerden çoğunu bildiklerini haber vermişlerdir. Kur'an-ı kerimi okumak çok büyük bir nîmettir. Allahü teâlâ, bu nîmeti Habîbinin ümmetine ihsân etmiştir. Melekler bu nîmetten mahrumdurlar. Bunun için,Kur'an-ı kerim okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün tefsîrler, Kur'an-ı kerimdeki ilimlerden çok azını bildirmektedirler. Kıyâmet günü, Muhammed aleyhisselâm minbere çıkıp Kur'an-ı kerim okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini anlayacaklardır.

2 -  Muhammed aleyhisselâmın meşhûr mucizelerinin en büyüklerinden birisi de, ayı ikiye ayırmasıdır. Bu mucize, başka hiçbir Peygambere nasip olmamıştır. Muhammed aleyhisselâm elliiki yaşında iken,Mekkede Kureyş kâfirlerinin ele-başları yanına gelip, (peygamber isen ayı ikiye ayır) dediler. Muhammed aleyhisselâm, herkesin ve hele tanıdıklarının, akrabâsının îman etmelerini çok istiyordu. Ellerini kaldırıp duâ etti. Allahü teâlâ, kabûl edip, ayı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer yarısı başka dağın üzerinde göründü. Kâfirler, Muhammed bize sihir yaptı dediler. Îman etmediler. Şiir:

Köpek, aya bakınca havlar,

Ayın bunda ne kusuru var,

Köpekler, her zaman havlar.

                     Beyt:

Ağız tadının kaçması, hastalığı bildirir.

En lezzetli şerbetler hastaya acı gelir.

3 -  Muhammed aleyhisselâm, bazı gazâlarında, susuz kalındığı zaman, mübârek elini bir kabdaki suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devamlı taşmıştır. Bâzan seksen, bâzan üçyüz, bâzan binbeşyüz, Tebük Gazâsında ise, yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları, bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübârek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

4 -  Birgün amcası Abbâsın evine gidip, onu ve evladını yanına oturtup, üzerlerini ihrâmı ile örterek, (Yâ Rabbî! Bu benim amcam ve babamın kardeşidir. Bunlar da benim ehl-i beytimdir. Şu örtümle onları örttüğüm gibi, Sen de Cehennem ateşinden kendilerini ört, koru!) buyurdu. Duvarlardan üç kere âmîn sesi işitildi.

5 -  Birgün, kendisinden mucize isteyenlere karşı, uzaktaki bir ağacı çağırdı. Ağaç, köklerini sürüyerek gelip selâm verip, (Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûluh) dedi. Sonra, gidip yerine dikildi.

6 -  Hayber gazâsında, önüne zehirlenmiş koyun kebâbı koyduklarında, (Yâ Resûlallah! Beni yime, ben zehirliyim) sesi işitildi.

7 -  Birgün, elinde put bulunan kimseye, (Put bana söylerse, îman eder misin?) dedi. Adam, ben buna elli senedir ibâdet ediyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Sana nasıl söyler?dedi. Muhammed aleyhisselâm, (Ey put ben kimim?) deyince, (Sen Allahın Peygamberisin)sesi işitildi. Putun sahibi, hemen îmana geldi.

8 -  Medînede, mescid-i nebevîde dikili bir hurma kütüğü vardı. Resûlullah hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannâne denirdi. Minber yapılınca, Hannânenin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemaat işittiler. Minberden inip, Hannâneye sarıldı. Sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı) buyurdu.

Böyle mucizeler çok görülmüş ve haber verilmiştir.

9 -  Eline aldığı çakıl taşlarının ve tuttuğu yemek parçalarının arı sesi gibi, Allahü teâlâyı tesbîh ettikleri çok görülmüştür.

10 -  Bir kâfir gelip, Senin Peygamber olduğunu ben nerden bileyim?dedi. Resûlullah, (Şu hurma ağacındaki salkımı çağırsam, o da gelse îman eder misin?) buyurdu. Kâfir, evet îman ederim dedi. Resûlullah hurma salkımını çağırdı, sıçrayarak geldi. Resûlullah, (Yerine git!) buyurdu. Ağaçtaki yerine çıkıp asıldı. Bunu gören kâfir îman etti.

11 -  Mekkede birkaç kurt bir sürüden koyun kapıp götürdüler. Çoban hücûm edip, kurtardığında, kurtların birisi, Allahü teâlânın gönderdiği rızkımızı elimizden alırken, Allahü teâlâdan korkmadın mı?dedi. Çoban, (Çok şaşırdım, kurt konuşur mu?)deyince, kurt, (Bundan daha şaşılacak şeyi haber vereyim mi?Medînede Allahü teâlânın Peygamberi olan Muhammed mucizeler gösteriyor) dedi. Çoban gelip bunu Resûlullaha anlattı ve müslüman oldu.

12 -  Muhammed bir çayırda giderken, üç kere, yâ Resûlallah sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe ne istediğini sordu. O da, (Bu avcı beni avladı. Karşıki tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları emzirip geleyim) dedi. Resûl aleyhisselâm, (Sözünü tutar mısın, gelir misin?) dedi. (Allahü teâlâ için söz veriyorum, gelmezsem Allahü teâlânın azâbı benim üzerime olsun) dedi. Resûlullah, geyiği bıraktı. Biraz sonra geldi. Resûlullah onu bağladı. Adam uyanıp, (Yâ Resûlallah, bir emrin mi var) dedi. (Bu geyiği âzâd et!) buyurdu. Adam geyiğin ipini çözüp bıraktı. Geyik sevincinden iki ayağını yere vurup, (Eşhedü en lâilâhe illallah ve enneke Resûlullah) dedi ve gitti.

13 -  Birgün, bir köylüyü îmana dâvet etti. Müslüman bir komşumun vefât etmiş kızını diriltirsen, îman ederim dedi. Mezarına gittiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı. Kabir içinden ses işitildi ve dışarı çıktı. (Dünyaya gelmek ister misin?) buyurdu. (Yâ Resûlallah! Dünyaya gelmek istemem. Burada babamın evindekinden daha rahatım. Müslümanın âhireti, dünyasından daha iyi) dedi. Köylü bunu görünce, hemen îmana geldi.

14 -  Câbir bin Abdüllah bir koyun pişirdi. Resûlullah Eshâbı ile yidiler. (Kemiklerini kırmayınız!) buyurdu. Kemikleri toplayıp, mübârek ellerini üstüne koyup duâ etti. Allahü teâlâ koyunu diriltti.

15 -  Resûlullaha, büyüdüğü hâlde hiç konuşmayan bir çocuk getirdiler. (Ben kimim?) diye sordu. Sen Resûlullahsın diye cevap verdi. Ölünceye kadar konuştu.

16 -  Bir kimse, yılan yumurtasına basarak iki gözü görmez oldu. Resûlullaha getirdiler. Mübârek tükrüğünden gözlerine sürmekle görmeye başladı. Hattâ seksen yaşında olduğu halde, iğneye iplik geçirirdi.

17 -  Muhammed bin Hâtib diyor ki, küçük idim. Üstüme kaynar su döküldü. Vücûdum yandı. Babam Resûlullaha götürdü. Mübârek elleri ile, tükürüğünü yanan yerlere sürdü ve duâ buyurdu. Hemen yanıklar iyi oldu.

18 -  Bir kadın, bir kel oğlunu getirdi. Resûlullah, mübârek elleri ile başını sıvadı. Şifâ buldu. Saçları uzamaya başladı.

19 -  Tirmüzî ve Nesâînin (Sünen) kitaplarında diyor ki, iki gözü âmâ bir kimse gelip, yâ Resûlallah! Allahü teâlâya duâ et, gözlerim açılsın dedi. (Kusursuz bir abdest al! Sonra Yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselâm! Seni vesîle ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hâtırın için kabûl etmesini istiyorum. Yâ Rabbî! Bu yüce Peygamberi bana şefaatcı eyle! Onun hurmetine duâmı kabûl et!) duâsını okumasını söyledi. Adam, abdest alıp duâ etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duâyı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve maksadlarına kavuşmuşlardır.

20 -  Ebû Tâlib ile bir çölde gidiyordu. Ebû Tâlib, çok susadığını söyledi. Resûlullah, hayvandan yere inip, (Susadın mı?) buyurdu ve mübârek ayaklarının ökçesini yere vurdu. Su fışkırdı. (Amcam, bu sudan iç!) buyurdu.

21 -  Hudeybiye gazâsında susuz bir kuyunun yanına kondular. Asker susuzluktan şikâyet ettiler. Bir kova su istedi, içinden abdest alıp ve tükürüp, bunu kuyuya döktürdü. Bir ok alıp, kuyuya attı. Kuyunun ağzına kadar su ile dolduğunu gördüler.

22 -  Bir gazâda, asker susuzluktan şikâyet etti. Resûl aleyhisselâm, iki askeri su aramaya gönderdi. İki kırba dolusu su ile deve üstünde bir kadını gördüler, getirdiler. Resûl aleyhisselâm, kadından bir miktâr su istedi. Bir kap içine döktürdü. Bütün asker gelip, sıra ile kaplarını, tulumlarını doldurdular. Kadına bir miktâr hurma verip su tulumlarını da doldurdular. (Senin suyundan eksiltmedik. Bize suyu Allahü teâlâ verdi) buyurdu.

23 -  Medînede, minberde hutbe okurken, bir kimse, yâ Resûlallah! Susuzluktan çocuklarımız, hayvanlarımız, tarlalarımız helâk oluyor. İmdâdımıza yetiş dedi. Ellerini kaldırıp, duâ eyledi. Gökte hiç bulut yokken, mübârek ellerini yüzüne sürmeden, bulutlar toplandı. Hemen yağmur başladı. Birkaç gün devam etti. Yine minberde okurken, o kimse, yâ Resûlallah! Yağmurdan helâk olacağız deyince, Resûl aleyhisselâm, tebessüm etti ve (Yâ Rabbî! Rahmetini başka kullarına da ihsân eyle!) buyurdu. Bulutlar açılıp, güneş göründü.

24 -  Câbir bin Abdüllah diyor ki, çok borcum vardı. Resûlullaha haber verdim. Bahçeme gelip, hurma yığınının etrâfında üç kere dolaştı. (Alacaklılarını çağır, gelsinler!) buyurdu. Her birine hakları verildi. Yığından birşey eksilmedi.

25 -  Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabûl edip, boş kabı geri gönderdi. Kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek, yâ Resûlallah! Hediyemi niçin kabûl etmediniz?Acaba günahım nedir?dedi. (Senin hediyeni kabûl ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir) dedi. Kadın çocukları ile aylarca yidiler. Hiç eksilmedi. Birgün yanılarak balı başka bir kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu, Resûlullaha haber verdiler. (Gönderdiğim kabda kalsaydı, dünya durdukca yirlerdi, hiç eksilmezdi) buyurdu.

26 -  Ebû Hüreyre diyor ki, Resûlullaha birkaç hurma getirdim. Bunlara bereket verilmesi için duâ etmesini söyledim. Bereketli olmaları için duâ buyurdu ve, (Bunları al, kabına koy. Ondan almak istediğin zaman elinle içinden al, onları boşaltıp saçma) buyurdu. Hurmaların bulunduğu çantamı gece gündüz yanımdan ayırmayıp, Osman zamanına kadar hep yidim. Yanımdakilere de yidirdim ve avuç doluları sadaka verdim. Osmanın şehit olduğu gün çantam zâyi' oldu.

27 -  Resûlullah, Süleymân gibi bütün hayvanların dilinden anlardı. Gelerek sahibinden veya başkalarından şikâyet eden hayvanlar çok görüldü. Resûlullah bunu Eshâb-ı kirâma haber verirdi. Huneyn gazâsında, binmiş olduğu (DÜLDÜL) ismindeki ak katıra (Yere çök) dedi. Düldül, hemen çökünce, yerden bir avuç kum alıp, kâfirlerin üzerine saçtı.

28 -  Resûlullahın gaybdan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısmdır:

Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalbli düşmanlarının îmana gelmelerine sebep olmuştur.

İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.

Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyâmete kadar dünyada ve âhirette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısmlardan birkaçı aşağıda bildirilecektir.

[İslâma dâvetin başlangıcında, müşriklerin eziyyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, Eshâb-ı kirâmın bir kısmı Habeşistana hicret etmişlerdi. Resûlullah Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı kirâmla berâber, üç sene her türlü görüşme, alış-veriş yapma, müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi, bütün ictimâî muâmelelerden men olundular. Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifâklarını bildiren bir ahdnâme yazarak, Kâbe-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ (Arza) denilen bir çeşit kurdu [ağaç kurdu] o vesikaya musallat etti. Yazılı bulunan (Bismikâllahümme = Allahü teâlânın ismi ile) ibâresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtcuk yidi, bitirdi. Allahü teâlâ bu hâli Cibrîl-i emîn vâsıtası ile Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz de bu hâli amcası Ebû Tâlibe anlattı. Ertesi gün, Ebû Tâlib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek, Muhammedin Rabbi ona şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mani olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de Onu artık himâye etmiyeceğim, dedi. Kureyşin ileri gelenleri, bu teklîfi kabûl ettiler. Herkes toplanarak Kâbeye geldiler. Ahdnâmeyi Kâbeden indirerek açtılar ve Resûlullahın buyurduğu gibi, (Bismikâllahümme) ibâresinden başka, bütün yazıların yinilmiş olduğunu gördüler. ]

Acem pâdişâhı Hüsrevden Medîneye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, (Bu gece, Kisrânızı kendi oğlu öldürdü) buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi. [Îrân şâhlarına Kisrâ denir. ]

29 -  Birgün, zevcesi Hafsaya, (Ebû Bekr ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır) buyurdu. Bu sözle Ebû Bekrin ve Hafsanın babası olan Ömerin halîfe olacaklarını müjdeledi.

30 -  Ebû Hüreyreyi Medînede, zekât olarak gelmiş olan hurmaların muhâfazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Resûlullaha götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluğum çocuğum çoktur diyerek yalvarınca, bıraktı, Ertesi gün, Resûlullah Ebû Hüreyreyi çağırıp, (Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?) dedi. Ebû Hüreyre anlatınca, (Seni aldatmış. Yine gelecektir) buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi. Ebû Hüreyre kabûl etti. Gece yatarken, (Âyetel kürsî)yi okursan Allahü teâlâ seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz dedi ve gitti. Ertesi gün, Resûlullah, Ebû Hüreyreye tekrar sorup cevap alınca, (Şimdi doğru söylemiş. Hâlbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?) dedi. Hayır bilmiyorum deyince, (O kimse şeytan idi) buyurdu.

31 -  Rum İmparatorunun orduları ile harp için (Mûte) denilen yere asker gönderdikte, sahâbeden dört emîrin arka arkaya şehit olduklarını, kendisi, Medînede minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

32 -  Mu'az bin Cebeli vâlî olarak Yemene gönderirken, Medînenin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatlar verdi. (Seninle kıyâmete kadar artık buluşamayız) dedi. Mu'az Yemende iken Resûlullah Medînede vefât etti.

33 -  Vefât ederken, kızı Fâtımaya, (Akrabâm arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın) dedi. Altı ay sonra Fâtıma vefât etti. Akrabâsından ondan evvel kimse vefât etmedi.

34 -  Kays bin Şemmasa, (Güzel olarak yaşarsın ve şehit olarak ölürsün) buyurdu. Ebû Bekr halîfe iken Yemâmede Müseylemet-ül-Kezzâb ile yapılan muhârebede şehit oldu.

Ömer-ül-Fârûkun ve Osmanın ve Alînin şehit olacaklarını dahî haber verdi.

35 -  Acem pâdişâhı Kisrânın ve Rum pâdişâhı Kayserin memleketlerinin müslümanların eline geçeceğini ve hazînelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

36 -  Ümmetinden çok kimsenin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâmın o gazâda bulunacağını haber verdi. Osman “radıyalllahü teâlâ anh” halîfe iken müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da berâber idi. Orada şehit oldu.

37 -  Resûl aleyhisselâm birgün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek, (Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?Yemin ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydana gelecek fitneleri görüyorum) buyurdu. Osmanın şehit edildiği günlerde ve sonra Yezîd zamanında,Medînede büyük fitneler meydana geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.

38 -  Birgün kendi zevcelerinden birinin halîfeye karşı isyân edeceğini haber verdi. Âişe bu söze gülünce, (Yâ Hümeyrâ! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın) buyurdu. Sonra, Aliye dönüp, (Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!) dedi. Otuz sene sonra, Âişe, Ali ile harp etti ve ona esîr düştü. Ali, Onu ikrâm ve ihtirâm ile Basradan Medîneye gönderdi.

39 -  Muaviyeye, (Birgün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükâfât et! Kötülük edenleri de affeyle!) buyurdu. Muaviye, Osman zamanında Şâmda yirmi sene vâlîlik, sonra yirmi sene de halîfelik yaptı. [Muaviye, 60 [m. 680] de Şâmda vefât etti. ]

40 -  Birgün, (Muaviye hiç mağlup olmaz) buyurdu. Ali, Sıffîn muhârebesinde, bu hadisi işitince, eğer önceden işitseydim,Muaviye ile harp etmezdim, dedi.

41 -  Ammar bin Yâsere, (Seni bâgî, âsî olan kimseler öldürecektir) buyurdu. Ali ile birlikte, Muaviyeye karşı harp ederken şehit oldu.

42 -  Kızı Fâtımanın oğlu Hasen için, (Bu oğlum çok hayrlıdır. Allahü teâlâ, müslümanlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır) buyurdu. Büyük bir ordu ile Muaviyeye karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halîfeliği Muaviyeye teslim etti.

43 -  Abdüllah bin Zübeyr, Resûlullahın hacâmat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce, (İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun?Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz) buyurdu. Abdüllah bin Zübeyr Mekkede halîfeliğini ilân edince, Abdülmelik bin Mervan, Şâmdan Haccâcı büyük bir ordu ile Mekkeye gönderdi. Abdüllahı yakalayıp öldürdüler.

44 -  Abdüllah ibni Abbâsın annesine bakıp, “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!) dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezan ve ikâmet okuyup, mübârek tükürüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdüllah koyup annesinin kucağına verdi. (Halîfelerin babasını al, götür!) dedi. Abbâs, bunu işitip, gelip sorunca, (Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halîfelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, mehdî ve Îsâ aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır) dedi. Abbâsıyye devletinin başına çok halîfeler geldi. Bunların hepsi, Abdüllah bin Abbâsın soyundan oldu.

45 -  Birgün, (Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydana gelecektir. Bunlar, islâm dîninden ayrılacaklardır) buyurdu.

46 -  Eshâbından çok kimseye hayr duâlar etmiş, hepsi kabûl olunarak faydalarını görmüşlerdir.

Ali diyor ki, Resûlullah beni Yemene kâdı [Hâkîm] olarak göndermek istedi. Yâ Resûlallah! Ben kâdılik yapmasını bilmiyorum dedim. Mübârek elini göğsüme koyup, (Yâ Rabbî! Bunun kalbine doğru şeyleri bildir. Hep doğru söylemek nasip eyle!) buyurdu. Bundan sonra bana gelen şikâyetçilerden doğru olanı hemen anlar, hak üzere hükm ederdim.

47 -  Resûlullahın Cennete gideceklerini müjdelediği on kimseye (Aşere-i mübeşşere) denir. Bunlardan Sa'd bin ebî Vakkâsa Uhud gazâsında, (Yâ Rabbî! Bunun oklarını hedeflerine ulaştır ve duâlarını kabûl eyle!) dedi. Bundan sonra Sa'dın her duâsı kabûl oldu ve her attığı ok düşmana isâbet etti.

48 -  Amcasının oğlu Abdüllah bin Abbâsın alnına mübârek ellerini koyup, (Yâ Rabbî! Bunu dinde derin âlim yap, hikmet sahibi eyle! Kur'an-ı kerimin bilgilerini kendisine ihsân eyle!) buyurdu. Bundan sonra, bütün ilimlerde ve bilhâssa tefsîr, hadis ve fıkh bilgilerinde zamanının bir dânesi oldu. Sahâbe ve tâbiîn herşeyi bundan öğrenirlerdi. (Tercümân-ül-Kur'an), (Bahr-ül-ilm) ve (Reîs-ül-Müfessirîn) ismleriyle meşhûr oldu. İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.

49 -  Hizmetçilerinden Enes bin Mâlike, (Yâ Rabbî! Bunun malını ve çocuklarını çok eyle. Ömrünü uzun eyle, Günahlarını af eyle!) duâsını yaptı. Zaman geçtikçe, malları, mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Yüzden ziyâde çocuğu oldu. Yüzon sene yaşadı. Ömrünün sonunda, yâ Rabbî! Habîbinin benim için yaptığı duâlardan üçünü kabûl ettin, ihsân ettin! Dördüncüsü olan günahların affedilmesi acaba nasıl olacak deyince, (Dördüncüsünü de kabûl ettim. Hâtırını hoş tut!) sesini işitti.

50 -  Mâlik bin Rebî'aya (Evladın bereketli olsun!) diyerek duâ buyurdu. Seksen oğlu oldu.

51 -  Nâbiga ismindeki meşhûr şair şiirlerinden birkaçını okuyunca, arablar arasında meşhûr olan (Allahü teâlâ dişlerini dökmesin) duâsını söyledi. Nâbiga yüz yaşına gelmişti. Dişleri ak ve berrak, inci gibi dizilmiş dururdu.

52 -  Urve bin 'd için, (Yâ Rabbî! Bunun ticâretine bereket ver!) buyurdu. Urve diyor ki, bundan sonra yaptığım ticâretlerin hepsi kârlı oldu. Hiç zarar etmedim.

53 -  Kendi kızı Fâtıma, birgün yanına geldi. Açlıktan benzi sararmıştı. Elini onun göğsüne koyup, (Ey açları doyuran Rabbim! Muhammedin kızı Fâtımayı aç bırakma!) buyurdu. Fâtımanın hemen yüzü kanlandı, canlandı. Ölünceye kadar hiç açlık duymadı.

54 -  Aşere-i mübeşşereden Abdürrahmân bin Avfa bereket ile duâ etti. Malı o kadar çoğaldı ki, dillerde destân oldu.

55 -  (Her Peygamberin duâsı kabûl olur. Her Peygamber, ümmeti için dünyada duâ etti. Ben ise, kıyâmet günü ümmetime şefaat izni verilmesi için duâ ediyorum. İnşâallah duâm kabûl olacak. Müşrik olmayanların hepsine şefaat edeceğim) buyurdu.

56 -  Mekkede bazı köylere gidip îman etmeleri için çok uğraştı. Kabûl etmediler. Yûsüf Peygamber zamanında Mısrda görülen kıtlık gibi sıkıntı çekmeleri için duâ etti. O sene oralarda öyle kıtlık oldu ki, leş yidiler.

57 -  Amcası Ebû Lehebin oğlu Uteybe, Resûlullahın dâmâdı olduğu hâlde, Resûlullaha îman etmedi ve O serveri çok üzdü. Mübârek kızı Ümmü Gülsüm hâtunu boşadı. Çirkin şeyler söyledi. Buna çok üzülüp, (Yâ Rabbî! Buna köpeklerinden birini musallat eyle!) buyurdu. Uteybe, Şama ticâret için giderken bir gece arkadaşlarının arasında yatıyordu. Bir arslan gelip arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybeye gelince, kaptı parçaladı.

58 -  Bir kimse, sol eliyle yemek yiyordu. (Sağ el ile yi!) buyurdu. Sağ kolum hareket etmiyor diyerek yalan söyledi. (Sağ elin artık hareket etmesin!) buyurdu. Ölünceye kadar sağ elini ağzına götüremez oldu.

59 -  Acem pâdişâhı Hüsrev Pervîze îman etmesi için mektûb gönderdi. Alçak Hüsrev, mektûbu parçaladı ve getiren elçiyi şehit eyledi. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, çok üzüldü ve (Yâ Rabbî! Benim mektûbumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!) buyurdu. Resûlullah hayatta iken Hüsrevi oğlu Şireveyh hançerle parçaladı. Ömer halîfe iken, acem memleketinin tamamını müslümanlar feth edip, Hüsrevin nesli de, mülkü de kalmadı.

60 -  Resûl aleyhisselâm, çarşıda emr-i mâruf ve nehy-i münker ederken, nasihat verirken, Mervanın babası olan Hakem bin Âs ismindeki alçak, Resûlullahın arkasından gelerek, gözlerini açıp kapar ve yüzünü buruşturur, böylece alay ederdi. Resûl aleyhisselâm, arkaya dönüp, onun bu çirkin hâlini görünce, (Kendini gösterdiğin şekilde kal!) buyurdu. Ölünceye kadar, yüzü gözü oynak kaldı.

61 -  Allahü teâlâ, Habîbini belâlardan korurdu. Ebû Cehl, Resûlullahın en büyük düşmanı idi. Büyük bir taşı mübârek başına vurmak için kaldırdıkta, Resûlullahın iki omuzunda birer yılan görerek taş elinden düştü ve kaçtı.

62 -  Kâbe-i muazzama yanında namaz kılarken, yine alçak Ebû Cehl, tam zamanıdır diyerek, bıçakla üzerine yürümek isterken, hemen geri dönüp kaçtı. Arkadaşları, niçin korktun dediklerinde, Muhammed ile aramızda ateş dolu bir hendek gördüm. Birçok kimse beni bekliyorlardı. Bir adım atsaydım, yakalayıp ateşe atacaklardı. Bunu müslümanlar işitip, Resûlullaha sorduklarında, (Allahü teâlânın melekleri, onu yakalayıp parçalayacaklardı) buyurdu.

63 -  Hicretin üçüncü senesinde, Resûl aleyhisselâm (Katfân) gazvesinde, bir ağaç dibinde yalnız yatarken, Da'sûr isminde bir pehlivan kâfir, elinde kılınçla gelip, seni benden kim kurtarır dedi. Resûlullah, (Allah kurtarır) dedikte, Cebrâîl ismindeki melek, insan şeklinde görünüp, kâfirin göğsüne vurdu. Yıkılıp kılınç elinden düştü. Resûl aleyhisselâm, kılıncı eline alıp, (Seni benden kim kurtarır?) dedi. Beni kurtaracak, senden daha hayrlı kimse yoktur diye yalvardı. Af buyurup, serbest bıraktı. Îmana gelip, çok kimselerin de îmana gelmesine sebep oldu.

64 -  Hicretin dördüncü senesinde, (Benî Nadîr)de, Resûlullah yahudilerin kale duvarları altında Eshâbı ile konuşurken, bir yahudi büyük bir değirmen taşını yukarıdan atmak istedi. Taşa elini uzatınca, iki eli çolak oldu.

65 -  Hicretin dokuzuncu senesinde uzaklardan akın akın gelip îman ediyorlardı. Âmir ile Erbed isminde iki kâfir, gelenler arasına katılıp, Âmir Resûlullaha îmana geldiklerini söylerken, Erbed arkaya geçip kılıncını kınından çıkarmak istedi. Eli tutmaz oldu. Âmir, karşıdan, ne duruyorsun diye işaret edince, Resûl aleyhisselâm, (Allahü teâlâ, ikinizin zararından beni korudu) buyurdu. Oradan ayrıldıklarında, Âmir Erbede, niçin sözünde durmadın dedi. O da, ne yapayım ki, kaç kere kılıncı çekmek istedim. Hep seni ikimizin arasında gördüm, dedi. Birkaç gün sonra hava açıkken ansızın bulutlar kapladı. Erbede yıldırım düşerek devesi ile birlikte öldü.

66 -  Resûl aleyhisselâm, birgün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine elini uzatırken, bir kuş geldi. Bu mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş mesti yere bıraktı. Bugünden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.

67 -  Resûl aleyhisselâm gazâlarda ve çöllerde, kendini muhâfaza için Eshâbından bekçiler ayırmıştı. Mâide sûresindeki, (Allah seni insanların zararından korur) meâlindeki 67.  âyet-i kerime gelince, bundan vazgeçti. Düşmanlar arasında yalnız dolaşır, yalnız yatar, hiç korkmazdı.

68 -  Enes bin Mâlikte, Resûlullahın bir mendili vardı. Bununla mübârek yüzünü silmişti. Enes, bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman, ateşe bırakırdı. Kirler yanıp, mendil yanmaz, tertemiz olurdu.

69 -  Bir kuyunun suyunu kova içinden içip kalanını kuyuya döktüler. Kuyudan her zaman misk kokusu çıkardı.

70 -  Utbe bin Firkadin bedeninde kurdeşen [Urtiker] denilen hastalık çıktı. Resûl aleyhisselâm, onu soyup ve kendi mübârek ellerine tükürüp, elleriyle gövdesini sıvadı. Hasta şifâ buldu. Bedeni, misk gibi kokardı. Bu hâl uzun zaman devam etti.

71 -  Selmân-ı Fârisî, hak din aramak için, Îrândan çıkıp çeşidli memleketleri dolaşmaya başladı. Benî Kelb kabîlesinden bir kervân ile Arabistâna gelirken Vâdi'-ul kurâ denilen mevkide hâinlik edip bir yahudiye köle diye sattılar. Bu da, akrabâsı, Medîneli bir yahudiye köle olarak sattı. Hicrette Resûlullahın Medîneye teşrîflerini işitince, çok sevindi. Çünkü, kendisi nasrânî âlimi idi. En son rehberi büyük bir âlimin tavsiyesi ile, âhir zaman Peygamberine îman etmek için Arabistâna gelmişti. O âlim, Resûlullahın vasflarını öğretmiş, Onun hediye kabûl edip, sadaka kabûl etmediğini, iki omuzu arasında mühr-ü nübüvvet olduğunu ve pek çok mucizeleri olduğunu Selmâna bildirmişti. Selmân-ı Fârisî, Resûlullaha sadakadır diyerek hurma getirdi. Resûlullah onlardan hiç yimedi. Hediyedir diye bir tabakta yirmibeş kadar hurma getirdi. Resûlullah ondan yidi. Bütün Eshâb-ı kirâm da yidiler. Yinilen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resûlullahın bu mucizesini de gördü. Ertesi gün bir cenâze defninde mühr-ü nübüvveti görmek arzu etti. Resûlullah, bunu anlayıp mübârek gömleğini sıyırarak mühr-i nübüvveti gösterdi. Selmân hemen îmana geldi. Birkaç sene sonra 300 hurma ağacı ile binaltıyüz dirhem altın ödemek şartı ile âzâd edilmesine söz kesildi. Resûlullah bunu işitti. Mübârek elleri ile ikiyüzdoksandokuz hurma ağacı dikti. Ağaçlar o sene meyve vermeye başladı. Birini Ömer dikmişti. Bu ağaç meyve vermedi. Resûlullah, bunu çıkarıp mübârek elleri ile tekrar dikti. Bu da hemen meyve verdi. Bir gazâda, ganîmet alınan, yumurta kadar altını Selmâna verdiler. Resûlullaha gelip, bu gayet azdır. Binaltıyüz gram çekmez dedi. Mübârek ellerine alıp tekrar Selmâna verdi. Bunu sahibine götür dedi. Yarısı ile efendisine olan borcunu ödedi. Yarısı da, Selmâna kaldı.

72 -  Resûl aleyhisselâm, namaz kılarken şeytan gelip namazını bozmak istedikte, mübârek elleri ile yakaladı. Bir daha gelip namazı bozdurmıyacağına dâir ondan söz alıp serbest bıraktı.

73 -  Medînedeki münâfıkların reîsi olan Abdüllah bin Übey bin Selûl, öleceğine yakın Resûlullahı çağırdı. Arkanızdaki gömleği bana kefen yapınız diye yalvardı. Her istenileni vermek âdeti olduğu için, gömleğini ihsân eyledi. Cenâze namazını dahî kıldı. Medînede bulunan bin münâfık, Resûlullahın bu ihsânına hayrân kalıp, hepsi îmana geldiler.

74 -  Kureyş kâfirlerinden Velîd bin Mugîre, Âs bin Vâil, Hâris bin Kays, Esved bin Yagûs ve Esved bin Muttalib, Resûlullaha cefâ ve eziyyet etmekte başkalarından aşırı gidiyorlardı. Cebrâîl aleyhisselâm gelip, (Seninle alay edenlere cezâlarını veririz... ) meâlindeki Hicr sûresinin 95.  âyetini getirip, Velîdin ayağına, ikincisinin ökçesine, üçüncüsünün burnuna, dördüncüsünün başına, beşincisinin gözlerine işaret etti. Velîdin ayağına bir ok battı. Çok kibrli olduğundan, eğilerek oku çıkarıp atmak, kendine ağır geldi. Demiri topuk damarına batıp, siyatik hastalığına yakalandı. Âs'ın ökçesine diken battı. Tulum gibi şişti. Hârisin burnundan devamlı kan geldi. Esved bir ağaç altında neşeli otururken, kafasını ağaca vurup, diğer Esved de, âmâ olup, hepsi helâk oldular.

75 -  Devs kabîlesinin reîsi Tufeyl, hicretten önce, Mekkede îmana gelmişti. Kavmini îmana dâvet için Resûlullahdan bir alâmet istedi. (Yâ Rabbî! Buna bir âyet ihsân eyle) buyurdu. Tufeyl, kabîlesine gidince, iki kaşı arasında bir nûr parladı. Tufeyl, yâ Rabbî! Bu alâmeti yüzümden giderip başka yerime koy. Bunu yüzümde görenlerden bazısı, kendi dinlerinden çıktığım için cezâlandırıldığımı zannederler dedi. Duâsı kabûl olup, nûr yüzünden gitti. Elindeki kamçının ucunda kandil gibi parladı. Kabîlesindekiler zamanla îmana geldiler.

76 -  Medînede Benî Neccâr kabîlesinden hüsn-ü cemâl sahibi bir kadın vardı. Bir cinnî buna âşık olup, dâimâ gelirdi. Resûl aleyhisselâm Medîneye geldikten sonra, birgün bu cinnî, kadının evinin önündeki duvarda otururken, kadın onu tanıdı. Niçin bana gelmez oldun dedi. Cin, Allahü teâlânın Peygamberi zinâyı ve bütün haramları yasak etti, dedi.

77 -  (Bi'r-i Ma'ûne) denilen muhârebede kâfirler verdikleri sözü bozarak yetmiş Sahâbeyi şehit ettiler. Bunlar arasında Ebû Bekrin kölesi iken âzâd ettiği ve ilk îman edenlerden Âmir bin Füheyreyi süngülediklerinde, kâfirlerin gözü önünde, melekler onu göke kaldırdılar. Bunu Resûlullaha haber verdiklerinde, (Onu Cennet melekleri defnettiler ve ruhu Cennete çıkarıldı) buyurdu.

78 -  Sahâbeden Hubeyb bin Adiyi, kâfirler yakalayıp Mekkeye götürdüler. İdam ettiler. Kâfirler görsün de sevinsinler diyerek sehbâdan indirmediler. Kırk gün sehbâda kaldı. Bedeni çürüyüp, kokmadı. Hep taze kan aktı. Resûlullah, bunu haber alarak, onun cesedini getirmek üzere, Zübeyr bin Avvâm ve Miktâd bin Esvedi gönderip gece ağaçtan aldılar. Medîneye getirirken, arkalarından yetmiş atlı yetiştiler. Bu iki müslüman, kendilerini korumak için Hubeybi yere bıraktılar. Yer yarılıp Hubeyb gayb oldu. Kâfirler bu hâli görüp, döndüler, gittiler.

79 -  Sa'd bin Muâz, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zaman sonra vefât etti. Namazında yetmişbin meleğin bulunduğunu Resûlullah haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.

80 -  Hicretin yedinci senesinde Resûlullah, Habeş pâdişâhı Necâşîye ve Rum imparatoru Herakliyusa ve Acem pâdişâhı Husreve ve Bizansın Mısrdaki vâlîsi Mukavkase ve Şâmdaki vâlîsi Hârise ve Umman Sultânı Semameye mektûblar göndererek, hepsini îmana dâvet etti. Mektûbları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, o dilleri söylemeye başladılar.

81 -  Sahâbenin büyüklerinden Zeyd bin Hârise uzak bir yere gidiyordu. Kira ile tuttuğu katırcısı, tenhâ bir yerde bunu öldürmek istedi. İzn isteyip iki rekât namaz kıldı. Sonra üç kere (Yâ Erhamerrâhimîn) dedi. Her birini söylerken (onu öldürme) sesi geldi. Dışarıda adam var sanarak, katırcı dışarı çıkıp içeri girdi. Üçüncüsünde, elinde kılınç bulunan bir süvâri içeri girip katırcıyı öldürdü. Sonra Zeyde dönerek, sen Yâ Erhamerrâhimîn duâsına başlarken, ben yedinci gökte idim. İkincisini söylerken birinci göke yetiştim. Üçüncüsünde yanınıza geldim, dedi. Bunun, melek olduğunu anladı.

82 -  Resûlullahın zevcelerinden Ümmü Selemenin âzâd ettiği Sefîne ismindeki sahâbî, Resûlullahın hizmetinden hiç ayrılmazdı. Rumlara karşı yapılan gazâda askerden ayrılıp kâfirlere esîr düştü. Kaçıp gelirken karşısına korkunç bir arslan çıktı. Ben Resûlullahın hizmetcisiyim deyip başından geçenleri arslana anlattı. Arslan, buna yüzünü gözünü sürüp, yanında yürüdü. Düşmandan bir zarar gelmesin diye yanından ayrılmadı. İslâm askeri görülünce, dönüp gitti.

83 -  Cehcâh-i Gaffârî isminde birisi halîfe Osmana isyân etti. Resûlullahın her zaman elinde taşıdığı âsâyı dizi ile kırdı. Bir sene sonra, dizinde Şir pençe [Anthrax] hastalığı hâsıl olarak ölümüne sebep oldu.

84 -  Muaviye Şâmdan hacca gelip, Resûlullahın Medînedeki minber-i şerifini bereketlenmek için Şâma götürmek istedi. Minberi yerinden oynattıklarında, güneş tutuldu. Her taraf kararıp, yıldızlar göründü. Bu arzusundan vazgeçti.

85 -  Uhud gazâsında Ebû Katâdenin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Resûlullaha getirdiler. Mübârek eli ile gözünü yerine koyup, (Yâ Rabbî! Gözünü güzel eyle!) dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü. Ebû Katâdenin torunlarından biri halîfe Ömer bin Abdülazîzin yanına gelmişti. Sen kimsin?dedi. Bir beyt okuyarak, Resûlullahın mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halîfe bu beytleri işitince, kendisine ziyâde ikrâmda ve ihsânda bulundu.

86 -  Iyâs bin Seleme diyor ki, Hayber gazâsında, Resûlullah beni gönderip Aliyi istedi. Alînin gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mübârek parmaklarına tükürüp, Alînin gözlerine sürdü. Sancağı eline verip, Hayber kapısında döğüşmeye gönderdi. Çok zamandır açılamıyan kapıyı Ali yerinden sökerek, Eshâb-ı kirâm kal'aya girdiler.

Molla Abdürrahmân Câmînin (Şevâhid-ün-nübüvve) kitabında ve Yûsüf-i Nebhânînin (Huccetullahi alel-âlemîn) kitabında, Resûlullahın daha nice mucizeleri yazılıdır. (Şevâhid-ün-nübüvve), fârisîdir, türkce tercümesi de vardır.

Herkese Lâzım Olan Îmân

 
< Önceki   Sonraki >