Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Muhammedi Nur
Muhammedi Nur PDF Yazdır E-posta

Ebabil Kuşları

Allahü ekber 

Yemen, Habeşistan Krallığına bağlı bir valilikti. Kısa boylu,şekilsiz, hilekâr ve ihtiraslı biri olan vali Ebrehe, eyaletinde yaşayan arapların her sene akın akın Kâbe’yi ziyaret için Mekke’ye gitmelerine sinirleniyordu. Bu sebeple, bu koyu hırıstiyan, San’a şehrinde devrin en namlı mimar ve ustalarına gayet süslü, gösterişli büyük bir kilise yaptırdı ve ismini “Kuleys” koydu. 
Cilt1Res02.jpg (24218 bytes)

Bunun ardından da Habeş Kralı’na bir mektup yazarak arapların şimdiden sonra hac için ancak “Kuleys”i ziyaret edebileceklerini; Mekke’ye gitme maksadıyla hiç kimseye izin vermeyeceğini zira bu yüzden ülkesinin büyük maddî zararlara uğradığını bildirdi... Böylece kralın da izin ve desteğini almıştı... 

Ebrehe’nin kararı, az zamanda her tarafa yayıldı. Böyle bir engelleme niyeti Yemen’li arapları fena halde öfkelendirdi. Nukayl isminde bir yerli, Kuleys kilisesine girerek orada ibadet ediyormuş gibi üç gün-üç gece kaldıktan sonra kimsenin olmadığı bir zamanda vurdu, kırdı, içeriyi harabeye çevirdi ve ihtiyacını yaparak kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. 

Bir grup arabın kaza sonucu çıkardığı yangınla kilisenin tahta bölmeleri de yanınca vali, iyice küplere bindi.. Ebrehe’nin intikam kararı işitilmemiş cinstendi.. 

Kâbe’yi yıkıp yerle bir etmek, enkazı fillerle Yemen’e taşımak ve Mekkelileri esir almak için dörtbin Fil ve üçyüzbin Habeşliden kurulu ordusu ile harekete geçti. 

Düşmanın, Mukaddes Kâbe’yi yıkmak üzere gelmekte olduğunu öğrenen Kureyşlilerin keyfi kaçmıştı. Bunun üzerine Mekke Emiri Abdülmuttalib, içlere su serpici şu kısa konuşmayı yaptı: 

– Ey Kureyş kabilesi; endişeye kapılıp, huzurunuzu bozmayın!... Yemen ordusu gelip Kâbe’yi yıkamaz; Kâbe’nin sahibi vardır. O’nu koruyacağından şüpheniz olmasın. Ama ferman-ı ilahi böyle ise kim mâni olabilir? 

Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, o günlerde gördüğü bazı rüyaları kendine göre tâbir ederek böyle diyordu; ama aslında O’nun da kalbi rahat değildi... 

Bir müddet sonra Mekke çevresine gelen düşman öncüleri, arapların koyun ve develerini alıp götürdüler. Götürülenler arasında Abdülmuttalib’in dörtyüz seçme devesi de bulunuyordu. 

Abdülmuttalib, düşmana eli kolu bağlı teslim olamamak için Kureyşli yiğitlerle beraber silahlanıp, pusatlanarak cins arap atlarına binip vakit kaybetmeden Sebir dağına çıktılar. 

Dağda insanı hayret ve hayranlığa düşüren bir olay meydana geldi. 

Âdem aleyhisselâm’dan beri aziz Peygamberimiz’in atalarının birinden diğerine geçe geçe en sonunda dedelerine ulaşan “Muhammedî nur”, Abdülmuttalib’in alnında ayın ondördü gibi parlayıp ışık saçmaya başladı. Öyle ki bu parlak ışık aşağılarda gecenin karanlığına bürünen Mekke’nin üzerine kadar yayılıyordu. 

Nurun alnında yine bütün güzelliği ile belirmesi üzerine, Abdülmuttalib, silah arkadaşlarına: 

– Dönün! dedi. Şehrimize gidiyoruz. Zafer bizimdir! Bu nur ne zaman alnımda ışımışsa o dem düşmana galip gelmişizdir. 

Mekke önlerine gelmelerinden az zaman sonra Ebrehe, beldeyi teslim alıp, Kureyşlileri yerlerinden, yurtlarından sürüp atması için yardımcılarından biri komutasında asker gönderdi. Kureyş emiri Abdülmuttalib’le yaptığı görüşmede O’nun heybetinden komutanın aklı başından gitti, dili dolaştı ve olduğu yere yığıldı. Boğazlanan bir dana gibi böğürüyordu. 

Biraz sonra korkusu yatışan düşman komutanı, kendini toparlayınca yeri öptü ve Abdülmuttalibe: 

– Kureyş’in en üstünü olduğun besbelli. Buna bütün kalbimle inanıyor ve şahid oluyorum, dedi.. 

“Mekke fatihi” olmak hayali ile gelen Ebrehe’nin adamı, muhatabının nurlu yüzü ve ciddi halinden ürkmüştü. İşte şimdi yerlere kapanmış vaziyette böyle konuşuyordu.. Hiç bir şey yapamadan askerleri ile beraber yüzgeri edip oradan savuştular... 

Abdülmuttalib, develeri istemek üzere Ebrehe’nin konakladığı Taif’e gitti. Mağrur kumandana Kureyş reisinin geldiğini haber verdiler. Ebrehe, Abdülmuttalib’i görünce elinde olmayarak ayağa kalkıp baş köşeye oturttu ve ne istediğini sordu. Abdülmuttalib: 

– Adamların develerimi götürmüş; emir ver de iade etsinler!... dedi. Ebrehe: 

– Ben buraya Kâbe’yi yıkmak için geldim!!!. Bu mes’ele üzerinde hiç durmuyorsun da develerini istiyorsun! şeklinde konuşunca Abdülmuttalib, Valinin ne demek istediğini anlamıştı: 

– Develer benim olduğu için istiyorum; Kâbe ise “Allah’ın evi”dir. Yüce Allah,O’nu düşmanın şerrinden muhafaza eder, dedi. 

Bu konuşmalar olurken Ebrehe’nin “Mahmude” ismindeki ak renkli, en gözde fili oraya getirilmişti. Diğer filler öğretildiği biçimde Ebrehe’ye bir takım bağlılık hareketleri yaptıkları halde bu hayvan böyle davranışlara hiç yanaşmadı. 

Ak fil, Abdülmuttalib’i görünce deve gibi çöküp sevgi gösterisi yapmaya başladı. Filin hareketi şaşkınlık uyandırmıştı. Bir müddet herkes konuşmayı unutmuş gibi sustu. Allahü teâlâ, dile gelmesine izin verince fil, açık bir ifade ile, Kureyş liderinde gördüğü “Son Peygambere ait nur”a selâm verdiğini söyledi... 

Ebrehe, develeri sahibine iade etti; fakat Abdülmuttalib’in “Mekke mallarının üçte birini verelim bizlerle uğraşmaktan vaz geçerek geri dönün” teklifini kabul etmedi. 

Teklifi reddedilen Mekke emiri, şehrine dönerek, Kâbe’ye geldi ve kapının kulpundan tutarak yaklaşan tehlike için yana yana Allah’a yalvarmaya başladı. Düşman, Ebrehe’nin komutasında, en önde meşhur ak fil olduğu halde sırtlarına süslü ve pahalı kumaşlar atılı filler, hücuma hazır askerlerle iyice Mekke’ye yaklaştı... Şehirde rahatsızlık son noktadaydı. 

Tam bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. “Mahmude” Mekke üzerine yürümüyordu. Halbuki Ebrehe, her harpte olduğu gibi bu defa da büyük işler başaracağını ümid etmişti. Hayvanı döğmelerine, üstünde değnekler kırmalarına, her yolu denemelerine rağmen adım attıramadılar. 

Yemen ordusu bu mücadelede iken gökyüzü “Ebâbil” denilen ve bu bölgede daha önce görülmemiş siyah renkli, yeşil boyunlu, ufak gagalı, uzun ayaklı dağ kırlangıçları ile doldu. Kuşların gagaları ile ayaklarında nohuttan küçük mercimekten büyük taşlar vardı ve her taşta bir düşmanın ismi yazılıydı. 

Kafileler halinde gelerek önce Kâbe-i Şerîf’in etrafında uçup tavaf yaptılar, sonra düşmanı taş yağmuruna tutmaya başladılar. 

Kuşlar, taşı yukarıdan bıraktıkça isabet alan askerin tepesinden girip ayağından çıkarak onu hemen öldürüyordu. Hatta süvari olanların atları ile beraber canı çıkıyordu. 

İstilâcı orduda müthiş bir bozgun başladı. Etleri lime lime dökülerek ölüyor; Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen’e doğru kaçıyorlardı. 

Fakat, düşmanı havadan takip ederek kovalayan bu minik kuşlar, firarilerin de çoğunu öldürdü. Kaçanlardan bir kısmı yollarda telef olmuş; kurtulanlar ancak Yemen’de nefes alabilmişti. Mağrur Ebrehe başşehir San’a’ya varabildi ama cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Parmak uçlarından kan ve irin akıyordu. Parmakları çürüyüp düştü ve bir müddet sonra yüreği çatlayarak feci şekilde öldü. 

Ebrehe’nin yardımcısı ise kaça kaça tâ Habeşistan’a gelmiş, olanları bir bir krala hikâye ediyordu. Kral: 

– Bunlar ne biçim kuşlarmış ki hep seçme askerleri öldürmüş? diye hayretini açıklarken bir kuş vali muavininin başı üstünde dönmeye başladı. 

– İşte, dedi adam, bu kuşlardan, bu kuşlardan!.. Cümleyi yeni bitirmişti ki, o da bir Ebabilin attığı taşla oracıkta öldü... 

Binlerce asker ve Mahmude’den başka bütün filler ölmüştü. Birkaç gün sonra insan ölüsü ve hayvan leşleri dayanılmaz pis bir koku yaymaya başladı. Mekke yaşanmaz olmuştu. Bunun üzerine Abdülmuttalip, Kâbe’ye giderek Cenâb-ı Hakka bu kokudan kurtulmak için duâ etti. 

Duanın peşinden öyle müthiş bir yağmur yağdı ki ırmaklar gibi kabaran seller, ceset ve leşleri alıp götürdü. 

Kureyş kabilesi, doğumuna iki ay kadar bir zaman kala iki cihanın baş tâcı Sevgili Peygamberimiz’in Allah katındaki eşsiz hatırından dolayı büyük bir düşman tehlikesini atlattığı gibi, kaçan ordunun geride bıraktığı mallara da ganimet olarak sahip olmuştu. 

Ebrehe’den sonra iki oğlu yerine valilik yapmışsa da bu saltanat, kısa sürmüş ve tâcı tahtı batıp gitmiştir. 

Araplar, bu vak’anın geçtiği tarihe “Fil yılı” ismini vermiş ve Kureyş’in Allah indinde makbul olduğuna kanaat getirerek bu kabileye ilişmemeye başlamıştı.

 
< Önceki   Sonraki >