Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Kureyş Müşriklerinin Takibi ve Hamra'ül Esed Sefer
Kureyş Müşriklerinin Takibi ve Hamra'ül Esed Sefer PDF Yazdır E-posta
Mekke ordusu, geri dönerken Bedr'de babası Ebu Cehl'i kaybetmiş olmanın hırsını yaşayan İkrime İbni Ebu Cehil Kureyş reislerine çıkıştı:

-Hiç de övünecek halde değiliz! Bir iş mi yaptık yani? Galip geldik; fakat sonunu getiremedik. Düşmanı yoketmeden geri dönüyoruz. Şimdi müslümanlar çok geçmeden yeniden derlenip toparlanacak ve daha büyük bir kuvvetle üstümüze gelecekler.

Bir reis, İkrime'nin sözünü kesti:

-Bir teklifin olmalı...

-Evet! Ben diyorum ki geri dönelim ve Medine'yi basarak taş üstünde taş koymayalım. Müslümanları imha edelim. Akıl, bunu emrediyor.

Saffan İbni Ümeyye, bu teklife muhalefet etti:

-Biz, Medine üzerine yürürsek Uhud'da büyük kaybı olan Evs ve Hazrec kabileleri, harbe iştirak etmemiş olanlarla beraber intikam almak için müslümanlarla birleşerek üzerimize gelirler. O takdirde büyük kuvvet kazanacak olan Muhammedîler, çarpışmadan zaferle çıkarlar. Ben, böyle düşünüyorum. Bu sebeple yolumuzdan dönmeyerek kendimizi tehlikeye atmayalım ve bir ân evvel Mekke'ye gidelim, diyorum.

Müşrik ordusu, bir taraftan yol alırken aynı zamanda hararetle bu fikri tartışıyorlardı. Bazıları İkrime gibi düşünüyordu; bazıları da Saffan gibi.

İki tarafı da dikkatle dinleyen Ebu Süfyan bir türlü bir karara varamadığı için Revha'ya kadar geldiler. Buraya geldiklerinde "tekrar Medine üzerine yürüyelim" diyenlerin görüşü ağır bastı...

Onlar, bir kere daha Medine üzerine yürüme hazırlığındayken düşman ordusu içinde bulunup da en başından beri teklif ve karşı teklifleri dinleyen Müzeni kabilesinden Abdullah ibni Amr, haberi sür'atle Sevgili Peygamberimiz'e ulaştırmak için bir fırsatını bularak oradan uzaklaştı. Haberci, Medine'ye vardığında günlerden Pazar ve sabah namazı öncesiydi. Abdullah ibni Amr, Peygamber Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'in huzurlarına kabul buyuruldu.

...düşmanın son vaziyeti ve maksadı hakkında en yeni bilgileri alan yüce Resûl, iki has yardımcısı Ebubekr radıyallahü anh ve Ömer radıyallahü anh Efendilerimizi çağırdı ve gelişmeleri onlarla istişare etti. Bu iki sâdık dost, büyük Peygamberi can kulağı ve edeblerin en emsalsizi ile dinledikten sonra kanaatlerini arz ettiler:

-Allah'ın Resûlü daha iyi bilir, ama bize kalırsa müslümanların hâlâ sapasağlam ayakta olduklarını düşmana göstermek ve onlara esaslı bir gözdağı vermek için arkalarına düşelim.

İki aziz ve yüksek dost, Resûller önderinin niyetine uygun görüş belirtmişlerdi. Sevgili Peygamberimizin imamlığında sabah namazı eda edildikten sonra Efendimiz, Hazreti Bilal radıyallahü anh'ı yanlarına davet ederek müslümanlara şu haberi ilân etmesini buyurdular:

-Resûlullah, düşmanın takibini emrediyor! Ancak; bu takibe Uhud harbine iştirak edenler gelecek; bunların dışında hiç kimse iştirak etmeyecektir.

Bilal radıyallahü anh, yüksek sesle nida ederek sefer haberini bütün müslümanlara duyurdu... Uhud savaşına katılıp da sağ dönen bütün Eshab-ı Kiram hatta en ağır yaralıları dahi Peygamber davetine koştular.

Efendimiz, Kureyş'in Medine'yi basma niyetini öğrenince hiç vakit kaybetmeden sefer hazırlığını başlatmıştı. Bunun sebebi bir kere 'en iyi müdafaa taarruzdur' gerçeği. İkinci olarak da Uhud'un müslümanların cesaret ve yiğitliğine zarar vermediğini yine düşmana kabul ettirmek... Sevgili Peygamberimiz, sebeplere tevessül etmekte noksanlık olmaması için üstüne zırhlı gömleğini, başına miğferini giydi ve islâm sancağını Hazreti Ali radıyallahü anh'a verdiler.

...altıyüzotuz kadar Uhud gazisi bu sancağın altında toplandılar.

Câbir bin Abdullah radıyallahü anh da bu sefere katılmayı çok arzu ediyordu. Ancak, "Uhud'a gitmiş olanlar bu sefere alınacaktır" şartı, O'nun bu isteğine sed çekiyordu. Halbuki Hazreti Cabir, Uhud harbine çok istemesine rağmen gidememişti. Bu sebeple ikinci kere bir büyük mânevi rızıktan mahrum kalmak istemeyen bu genç ve yiğit sahabi, derhal yüksek huzura çıktı ve vaziyetini arz etti:

-Yâ Resûlallah! Bu sefere müsaadenizle ben de gelmek istiyorum. Gerçi Uhud'da yoktum; ama o benim şahsi kararımla olmadı. Babamın sözüne muhalefet etmemek ve O'nun cihad etme arzusuna mani olmamak için gelemedim. Yedi tane kızkardeşim var. Babam "yâ Câbir, bacılarını emanet edeceğimiz bir yakınımız olmadığı için bu gazaya ikimiz birden gidemeyiz. Sen gençsin, inşâllah daha çok cihada iştirak edersin. Bense yaşlıyım. Sen kardeşlerinin başında kal da ben Allah'ın Resûlü ile gideyim. Bakarsın şehid olurum. Veya şehid olamazsam da hiç değilse gazi olurum" dedi. Baba sözü dinledim yâ Resûlallah. Herhalde beni mazeretli sayar, istisnai olarak orduya dahil buyurursunuz?

Sevgili Peygamberimiz, meşru mazeretli genç sahabi Câbir bin Abdullah'ı kabul ettiler.

Bir kişi daha bu sefere katılmak istedi; bâş münafık Abdullah bin Übey. Abdullah, Peygamberimize geldi:

-Ben de hayvanıma binerek ordunla takibe gelebilir miyim?

Efendimiz, derhal reddettiler:

-Hayır!

Münafıkın yüzünde sanki sert bir tokat patlamıştı.

...

Peygamberimiz'in atı mescidin kapısına getirilmişti. Hazreti Talha radıyallahü anh da kapıda Sultanlar Sultanını bekliyordu. Efendimiz dışarı çıkıp aziz sahabiyi görünce:

-Yâ Talha silahın nerede? buyurdular

Hazreti Talha:

-Yakında yâ Resûlallah, dedi ve koşarak zırhını giydi, kılıcını eline aldı, kalkanını göğsüne astı.

Sevgili peygamberimiz, Hazreti Talha'ya sordular:

-Yâ Talha! Sence şu ân Kureyş ordusu nerede?

-Yâ Resûlallah! Tahmin ediyorum Seyale'deler.

-Ben de öyle tahmin ediyorum.

...dediler ve bir güzel haber verdiler:

-Yâ Talha, bil ki düşman artık bize gâlip gelemez. Zafer Allahü teâlâ'nın izniyle bize nasip olacaktır.

İşte bu, müslümanları sevindiren en güzel haberdi.

......

Ordu-yı Hümâyun; Peygamber Ordusu, hazır olunca, kâinatın bir tanesi Medine'ye kendi yerlerine İbni Ümmi Mektum radıyallahü anh'ı vekil bırakarak yürüyüşü başlattılar. Bazı sahabiler atlı, bazıları develi, bazısı da yaya idi... Şu var ki hemen tamamı yaralıydı. Hatta bizzat atıyla ordunun başında bulunan Resûlullah bile yaralıydı. Sevgili Peygamberimiz'in Uhud'daki çarpışmalardan aldığı darbelerle alnı ve dudağı yarılmış, yüzüne iki miğfer halkası batmış, sağ alt çenenin ön kesici dişi kırılmış, sağ omuzu ve dizleri örselenmişti.

...müslümanlar, yorgun ve yaralı, hatta hatta bazıları ağır yaralı oldukları halde Peygamber çağrısına severek koşmuşlardı; şimdi de büyük bir arzuyla, bir düğüne gider gibi düşmana doğru yol alıyorlardı. Zira, baskın basanındır. Madem ki küffar Medine'yi rahatsız etme niyetini taşıyordu; öyle ise onu ininde kıstırmak ve bu kötü maksadının hesabını sormak en akıllı davranış olacaktı.

Bu arada Peygamberimiz, Selmoğullarından Salit bin Süfyan ile Numan bin Süfyan ismindeki iki kardeşi keşif kolu olarak önden gönderdiler. İki fedâkâr mücahid, Hamrâ'ül Esed'de kâfirlere yetişerek aralarına katıldılar. Bu sırada düşman karargâhı, toplantı halindeydi. Tekrar Medine üzerine dönüp baskın yapmayı tartışıyorlardı. Safvan, bu fikirde olanlara karşı gelmekteydi. Böylece bir zaman geçti. Ancak o sırada iki sahabiyi tanıyanlar çıktı. Mübarek sahabilerin üzerine atılarak şehid ettiler...bu sefer, ilk şehidlerini vermişti; radıyallahü anhüma.

...

Müslümanlar, Medine'ye sekiz mil mesafede ve zül Huleyfe'ye giderken yolun sol tarafında bulunan Hamrâ'ül Esed/Kızılaslan isimli yerde ordugâh kurdular. Buraya kadar kılavuzluğu Hazrec kabilesinden Sâbit bin Dahhak yaptı. O gece Resûlullah Efendimizin çadır nöbetçiliğini de Abbâd bin Bişr yapmakla şereflendi.

...

...İslâm Ordu'sunun bütün erzakı, Sâ'd bin Ubâde'nin otuz deve ile taşıdığı hurmadan ibaretti.

Ordu, Hamrâ'ül Esed'de iki şehidin cesetleri ile karşılaştı. İki mücahid, kanlar içinde ıssız ve sakin çölde uzanmış, sanki az sonra kalkacaklarmış gibi öylece yatıyorlardı. Efendimiz, iki kardeşi aynı kabre defnettirdiler.

Sevgili Peygamberimizin emri ile Hamrâ'ül Esed'de her gece ayrı ayrı beş yüz noktada ateş yakıldı. Yakılan bu ateşlerle bir koca çevre ateş-duman ve alev şenliğine dönüşüyordu...tâ uzaklardan farkedilen bu muhteşem manzara, düşmanda beklenen ilk tedirginliği uyandırdı. Müslümanların büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu sandılar. Ve içleri korku ile titredi.

...

Kureyş ordusu, Hamrâ'ül Esed'de bir gece konakladıktan sonra sabah erkenden oradan ayrılmıştı. Onlar ayrıldıktan sonra aynı yere müslümanlar geldiler. Bu sırada güneş haylice yükselmişti. Fakat buna rağmen ordusundan geride kalan bir kâfir hâlâ derin uykulardaydı. Âsım bin Sabit, adamı yakaladı. Şaşkınlıklar içinde uyanan düşman, başına gelenleri hemen kavradı. Mü'minler de onu tanımışlardı. Bu, ordusunu kaçıran şahıs, şair Ebu Uzze'ydi. Ebu Uzze, Bedr cenginde esir düşmüş; kendisinden bir daha müslümanlara karşı hiçbir savaşa katılmayacağına dair kat'i söz alınarak fidye bile alınmadan serbest bırakılmıştı...ama işte şimdi suçüstü yakalanmıştı. O, kendisine yapılan bu büyük iyiliğe ve verilmiş sözüne rağmen Uhud'da mü'minlere karşı savaşmıştı. Kâfir şairi, şimdi huzurda Allah Resulüne yalvarıyordu:

-Yâ Muhammed! Beni Uhud'a zorla götürdüler. Sizin karşınıza isteyerek çıkmadım. Rica ediyorum; bana acıyın. Himayeye muhtaç kızlarım var. Bana olmazsa bari onlara merhamet ediniz. Lutfedin bana bir şans daha tanıyın. Yalvarıyorum acıyın...

Ebu Uzze, adeta kendini paralıyordu.

Efendimiz vakarla cevap verdiler:

-Hani bana verdiğin kat'i söz? Biz, seni bırakalım; sen de Mekke'de elinle sakalını sıvazlaya sıvazlaya "Muhammedi ikinci kere aldattım" diye arkamızdan alay et öyle mi? Mü'min, aynı yılan deliğinden iki kere sokulmaz.

...dediler ve celâlli bir halde Hazreti Zübeyr'e seslendiler:

-Vur şunun boynunu yâ Zübeyr!

...kadir-kıymet bilmez ahmak kâfir ebedi felakete yollandı.

...

Tihame Bölgesi'nde yaşayan Huzaa Kabilesi' nin müslümanları gibi müşrikleri de Resûlullah'a hürmetkâr ve bağlı idiler.

Bu kabilenin mensuplarından Mâ'bed bin Ebi Mâ'bed, bir iş için bazı adamları ile Mekke'ye giderken yolları üzerinde bulunan Hamrâ'ül Esed/Kızılaslan'a geldiğinde islâm ordugâhını gördü ve Uhud şehidlerinden dolayı Sevgili Peygamberimiz'e taziyetlerini bildirmek için ziyaretlerine geldi. Mâ'bed henüz imân etmemişti:

-Yâ Ebel Kâsım! Uhud sebebiyle emin ol ki biz de çok üzüldük. Ancak dileriz ki bundan sonra Kureyş'e karşı galip gelirsin.

...dedi ve gitti.

Mâ'bed ve arkadaşları şirk ordusu ile de Revha'da karşılaştılar. Onlar da burada konaklamışlardı. Bu sırada Kureyş'in önde gelenleri hâlâ ısrarla aynı fikrin peşindeydiler:

-Nice Muhammedî bahadırı öldürdük. Bu işi neden yarına bırakıyoruz. Köklerini kazımak varken bu ürkeklik neden? Hayır! Mekke'ye dönmeyeceğiz. Medine'ye gidecek ve tarihi görevimizi yerine getireceğiz.

Böyle bir hareketin bir mağlubiyete sebep olabileceğini ileri süren Safvan ibni Ümeyye ise Mekke yolundan dönmenin yanlış olacağını anlatıyordu. Bu sırada Mâ'bed yanlarına vardı. Mâb'ed'i farkeden Ebu Süfyan seslendi:

-Yâ Mâ'bed bin Ebi Mâ'bed! Geldiğin yollarda ne var-ne yok?

-Sizin için iyi haberler yok yâ Eba Süfyan!

-Ne gibi?

-Müslümanlar, Uhud'a katılmış olanı olmayanı yekvücut olmuş büyük bir ordu halinde üzerinize geliyorlar. Ben ömrümde böyle kalabalık bir ordu görmedim.

-Nasıl olur? Müslümanlarda harp edecek kuvvet kalmadı ki?

-Ben, onları Hamrâ'ül Esed'de gördüm; yakında siz de şu ufuktan atlarının alınlarını görürsünüz.

-Eyvah yâ Mâ'bed sen ne diyorsun?

-Eğer bana inanmıyorsanız bekleyin ve bizzat görün.

Safvan ibni Ümeyye lafa karıştı:

-İşte ne kadar haklı olduğum anlaşılıyor. Haydi bir kazaya uğramadan Mekke'ye dönelim.

Ebu Süfyan dahil müşrik önderlerini korku sardı. Bu sebeple bir ân evvel toparlanarak Mekke yolunu tuttular. Onlar, mü'min olmayan birinin müslümanları korumak için bu şekilde hareket edebileceğini hiç bir şekilde düşünememişlerdi...aslında her şey Allah'dan. 'Allahü teâlâ, isterse bu dine kâfirler ve fasıklarla da yardım eder' değişmez kaidesi bir kere daha yaşanıyordu.

Mâ'bed, kendi adamlarından birini gizlice İslâm ordugâhına göndererek Kureyş'in sıvışıp gittiği haberini Resûlullah Efendimize ulaştırdı. Ebu Süfyan komutasındaki müşrik ordusu Mekke'ye dönerken, yolda Medine'ye gıda almak için giden Abdülkaysoğulları'nın ticaret kervanı ile karşılaştılar.

Ebu Süfyan:

-Yolunuz açık olsun! Ne yana böyle?

Kervan reisi cevap verdi:

-Medine'ye gidiyoruz.

-Yâ? Güzel. Sizden bir ricam var.

-Elbette yâ Ebâ Süfyan! Söyle lûtfen!

-Size bazı şeyler tenbih edeceğim. Eğer bu sözlerimi Muhammed'e nakletmek için bize vekil olursanız, bunun bedelini Ukaz Panayırı'nda kuru üzüm olarak karşılarım.

-Tabiî elbette yâ Ebâ Süfyan!

-Muhammed'e deyin ki: Şimdi gidiyoruz. Ama yakında toplanarak yeniden öyle bir geleceğiz ki, kendisinin de, kendisine inanmış olanların da köklerini kazıyacağız.

-Dediklerini aynen söyleyeceğiz.

...

Abdülkayslar, Hamrâ'ül Esed'den geçerken reisleri, ısmarlanmış haberi Peygamberimize nakletti:

-Sevgili Peygamberimiz:

-Hasbunallâh ve ni'mel vekil/Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir, dediler.

Ve devamla buyurdular ki:

-Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; eğer, müşrikler, bizimle çarpışmak için tekrar gelirlerse taş kesilecekler ve mazi olmuş dünkü gün gibi silinip gideceklerdir.

Sevgili Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz ve cesur ve fedakâr ordusu aleyhimürrıdvan, Hamrâ'ül Esed'de üç gün kaldıktan sonra Medine'ye avdet ettiler. Hamrâ'ül Esed seferi üzerine, yol gösteren, takdir eden ve müjdeleyen bir çok âyeti kerimeler geldi.

...

...diğer taraftan Ebu Süfyansa hâlâ koyu bir gaflet içindeydi. Mekke'ye dönünce ilk iş olarak Hübel putuna gitti:

-Uhud'a gitmeden önce falımı buldurarak öcümü almama imkân verdin. Kalbim soğudu, içim ferahladı. Teşekkürler ederim sana ey Hübel, dedi ve gidip başını tıraş ettirdi.

......

Abdullah bin Übey, orası kendisine tapuluymuş gibi Mescid'de hep aynı yere otururdu. Mevkiine ve sülalesinin hatırına binaen münafıklığı anlaşılıncaya kadar bu hareketi hoş görülüyordu. İki Cihan Güneşi, cum'a günleri minberde hutbe irad ettikten sonra aşağı inince Abdullah bin Ubey her defasında ayağa kalkar ve cemaate hitaben:

-Ey insanlar! Allah'ın aranızda bulundurup sizi O'nunla gâlip ve üstün kıldığı ve O'nunla şereflendirdiği Resulüne yardımcı ve O'na hürmetkâr olunuz. Sözlerini dinleyerek kendisine itaat ediniz, der ve yerine otururdu.

...tâ Uhud savaşına giderken kendisine uyanlarla beraber yoldan geri döndüğü güne kadar ne oturduğu yer için, ne söyledikleri için kimsenin bir itirazı olmadı. Ordu, Hamrâ'ül Esed'den döndükten sonraki ilk cum'a hutbesinden sonra, başmünafık yine ayağa kalkarak yukarıdaki benzeri sözlerle aslında hiç bir kalemin ve hiç bir kelamın övmeye gücünün yetmeyeceği aziz ve üstün Peygamberi methetmeye kalkışınca, bazı mü'minler eteklerinden aşağı çektiler:

-Otur yerine ey münafık! Sen en olmayacak şeyi yaptın! Bugün iki yüzlülükle övmeye kalkıştığın Peygamberi düşman karşısında zayıf bırakmak için adamlarınla cepheden kaçtın. Sen ne oturduğun bu yere; ne de bu Mescid-i Nebi'ye layıksın! Defol!.

Ebu Eyyûb El Ensari Halid bin Zeyd radıyallahü anh, sakalından çekiyor, Ubade bin Samit radıyallahü anh de O'nu dışarı itiyordu. Sahabilerin elinden kurtulan münafık, kendini güçlükle kölelerin arasına attı...bir taraftan da yüksek sesle söyleniyordu:

-Ne yaptım ben? O'nu övmekten başka ne yaptım?

Münafık, mescidin kapısında Muavviz bin Afra'yla karşılaştı?

Hazreti Muavviz radıyallahü anh, Abdullah'ı bir telaş içinde aniden karşısında bulunca sordu:

-N'oldu? Ne var?

-Hiç. Ben O'nu övdüm. Eshabıysa hakaret ederek beni itip kaktılar. Kötü bir şey mi dedim?

Hazreti Muavviz, öfkenin sebebini anlamıştı. O da münafıkı paylamadan edemedi:

-Senin yaptığını kim yaptı ki? Bari Resûlullah'a git de senin için Allah'dan af ve mağfiret dilesin!.

İşte bir zavallılık misali:

-Kimse benim için af dilemesin.

Muavviz bin Afra radıyallahü anh, donup kaldı.

......

Bundan sonra Efendimiz, Zeyneb binti Huzeyme/Huzeyme kızı Zeyneb ile evlendi. Hazreti Zeyneb radıyallahü anha, kocası Abdullah bin Cahş radıyallahü anh'ın Uhud'da şehid olmasından sonra dul ve korumasız kalmıştı. Üstün ve güzel özellikleri vardı. Çok ibadet eder daima fakir fukarayı görüp gözetir; onların dertleri ile dertlenir; sıkıntılarına çare olurdu. Bu yüzden insanlar, O'na "Ümmü'l Mesakin" mişkinlerin / yoksulların annesi lakabını takmışlardı. İşte bu yoksullara annelik hasleti Hazreti Zeybeb'i bir hanımın varabileceği en yüksek yere; Resulullah'a kadınlık ve dolayısıyla bütün ümmete annelik makamına yükseltmişti.

Mubarek annemiz, Resûlullah ile evlenmesinden sadece sekiz ay sonra hayata veda ettiler; radıyallahü anha.

......

Putları ilâh sayarak yüce Allah'a şerik/ortak koşmak gibi bir bahtsızlık içinde olan Kureyş kâfirleri, Uhud'u hâlâ kendileri için bir zafer sanarak o sarhoşlukla birbirlerini öven; mü'minleri yeren şiirler yazıp meydanlarda okuyorlardı... Mü'min şairleri, bunlara hemen gerekli karşılığı veriyorlardı.

......

 
< Önceki   Sonraki >