Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Şehidlerin Efendisi: Hazreti Hamza
Şehidlerin Efendisi: Hazreti Hamza PDF Yazdır E-posta
Müşrik ordusu, tantana ile Medine üzerine gelirken iki kişi, ihtirasla konuşuyorlar. Bunlardan biri zenci köle Vahşi diğeri ise O'nun sahibi Cübeyr bin Mutim. Cübeyr, atından aşağıda yaya yürüyen kölesine seslendi:
-Ya Vahşi!

Vahşi irkildi ve toparlandı:

-Buyurun efendimiz.

-Biliyorsun Hamza, Bedr'de amcam Taime bin Ali'yi öldürdü.

-Tabii biliyorum.

-Şimdi bana yaklaş ve diyeceklerimi iyi dinle!

Vahşi, iyice ata sokuldu. Cübeyr'in donmuş dudaklarından buzdan kelimeler dökülüyordu:

-Şayet bu harbde Taime'nin öcünü alırsan seni âzâd edeceğim; kölelikten kurtulacak ve hür bir insan olacaksın...

Vahşi iliklerine kadar titredi ama bunu efendisine hissettirmedi. Hamza bin Abdülmuttalib gibi bir büyük kahramanı öldürmek çok zor bir şeydi. "Doğru ama", dedi içinden, "zor olduğu için karşılığında hürriyetim geri veriliyor"

Cübeyr bir ânlık susuşu bile beğenmemişti; yukarıdan seslendi:

-Ne o düşüncelere daldın!

-E şey, tabii, gayret edeceğim!

-Ne gayreti? Sen ki Habeş usulü mızrak atmada teksin. Daha bunun gayreti mi olur ya Vahşi? Şuna "öldüreceğim" desene!

Vahşi gururlandı ve kelimeleri dişlerinin arasında eze eze konuştu:

-Hamzayı öldüreceğim!

...Vahşi ile Cübeyr bin Mutim arasında geçen konuşma Hind bin Utbe'nin kulağına gitti. "Hayret", dedi kendi kendine. "Ben, bugüne kadar Vahşi'yi niçin hiç düşünmedim? Ama olsun, işte şimdi karşıma bir fırsat çıktı." Vahşi'nin yanına koştu:

-Beni dinle Vahşi!

-Söyle..

-Bu orduda en iyi mızrak savuran sensin.

-Benim.

-Hamza bir katil. Bedr'de babamı, amcam ve biraderimi insafsızca öldürdü.

-Düşman öldürür.

Hind bin Utbe, dişlerini öğütürcesine asabileşti ve yumruğu ile boşluğu dövdü. Bu sırada Vahşi süzülen bir atmacaya bakıyordu.

-Senin de O'nu öldürmeni istiyorum ya Vahşi!

-Hı?

-Senin de Hamza'yı öldürmeni istiyorum.

-Herşeyin bir bedeli vardır.

-Bunu bilecek kadar akıllıyım.

-Öyleyse...

-Eğer Hamza'yı öldürürsen, seni servete boğacağım.

Vahşi, alelâde bir şeyden bahseder gibi; kısa ve keskin bir cevap verdi:

-Öldüreceğim.

......

Nihayet, Allah ve O'nun Peygamberi ve O'nun dinine düşman ordu gözüktü. Ve bir zaman sonra Uhud'un önündeki düzlüğe yerleşti. Müşrikler yüzleri Uhud Dağı'na yani islâm ordusuna gelecek şekilde safa girdiler.

...düşmanın merkez komutasında Ebu Süfyan, sağ kanat komutasında Halid bin Velid, sol kanat komutasında İkrime bin Ebu Cehil bulunuyordu. Kureyş sancağı Talha bin Ebi Talha'ya verildi.. Safların önüne kadınları yerleştirdiler...kadınlar, şiirler ve ağıtlarla Bedr'i hatırlatıyor, tefler ve hülülülerle orduyu coşturuyorlardı.

......

Muharebenin cumartesi günü yani hemen o gün yapılması hususunda her iki taraf da ortak bir karara vardılar.

Seçilmiş, saf ve tertemiz kahraman mücahidler, gergin yaylar gibiydi. Resulullah kat'i talimat verdiler:

-Ben işaret etmedikçe kimse hücum etmesin!

...müşrik cephesinden meydana ilk çıkan Ebu Amir Fasık oldu. Bu adam, Sevgili Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem, nübüvvet gelmeden önce son bir Resul geleceğini haber vermiş ve zuhur edecek bu Peygamberin tanınma, ahlak ve üstünlük vasıflarını anlatmıştı...ama Resulullah Efendimiz, Nebi olduğunu açıklayınca da Mekke'ye kadar gelerek "evet; doğru, son bir Nebi gelecektir, lakin bu sen değilsin" diye aklı sıra Resulullahı inkâra kalkışmıştı. İşte bu adam; yani ilimden nasipli fakat imandan mahrum bu bedbaht adam, şimdi islâm saflarına ok ve taş savuruyordu. Bir çok Kureyş kâfiri de kendisiyle birlikte ok ve taş yağdırmaya başladılar. Tarihi ân gelmişti.

Kahramanlar kahramanı büyük Peygamberin "hücum!" komutu ile mü'minler, karşı saldırıya geçerek kâfirleri geri püskürttüler. Hatta müslümanlar, biraz ilerleyince ön saflarda şarkı okuyan kadınlar da küffar saflarının arkalarına kaçtılar. Bunun üzerine Kureyş'den bayraktar Talha bin Ebi Talha ortaya çıkarak müslümanlara meydan okudu:

-Ey Muhammediler! İşte meydan! Var mı Talha bin Ebi Talha'nın karşısına çıkacak yiğit?

Yiğitler yiğidi Hazreti Ali, ortaya bir ok gibi fırladı ve kâfirin karşısına dikildi. Ânında hızlı bir dövüş başladı. Allah'ın arslanı, çok geçmeden indirdiği bir kılıç darbesiyle rakibini öldürdü. Ali radıyallahü teâlâ anh'ın güçlü bir hasmı karşısına çıkar çıkmaz hemen tepelemesi, başta Allah'ın Sevgilisi Peygamberimiz olmak üzere bütün müslümanları sevindirdi. Bir ağızdan tekbir getirdiler:

-Allahü ekber!

Talha'dan sonra Kureyş bayrağını kardeşi Osman bin Ebi Talha taşımaya başladı. O da efeleniyor ve karşısına çıkacak yiğit istiyordu. Hazreti Hamza radıyallahü anh, kâfirin üstüne bir dağ gibi yürüdü ve "ya Allah!" diyerek kılıcını öyle bir ustalıkla indirdi ki, Osman bin Ebi Talha'nın kolunun birini ta omuzundan kaburgalarına kadar koparıp attı; o kadar ki, adamın ciğerleri görünür oldu. Bundan sonra Kureyş bayrağını Ebu Sail bin Ebi Talha aldı....aynı aileden bu üçüncü kâfiri de Hazreti Sa'd bin Ebi Vakkas hakladı. Yaman okçu, kâfiri tam gırtlağından vurdu; Sail'in dili dışarı; canı cehenneme düştü. Kureyş bayrağını Nafi bin Ebi Talha kaptı. Âsım bin Sabit öyle ustalıklı bir ok savurdu ki, isabet alan Nafi adeta yere çakıldı. Ölmemişti, ama öldürücü bir yara almıştı. Arkadaşları hemen safların arkasına çektiler. Annesi Selafe binti Said çığlık çığlığa başına koştu:

-Kim seni bu hale soktu?

-Âsım bin Sabit.

Selafe, doğruldu ve dört bir yana bağırdı:

-O Âsım'ın kafasını kopartıp kafatasında şarap içeceğim. Kim ki o katili öldürür de kellesini bana getirirse, kendisine yüz kızıl deve hediye edeceğim!!!

Kureyş'in bayrağını yine ölenlerin kardeşlerinden Haris bin Ebi Talha aldı. Âsım bin Sabit, keskin bir okla bu kâfirin de canını cehenneme yolladı. Bu defa bayrağı kardeşi Kilab bin Ebi Talha aldı. Bunu da Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh katletti. Mücadele olanca hızıyla devam ediyor, mü'minler bastırdıkça bastırıyordu. Küffar bayrağını İrtab bin Serhabil taşımaya başladı. Bir mücahid de O'nu temizledi. Bunun üzerine Sevab ismindeki kölesi Kureyş bayrağını yükseltmeye çalıştıysa da, korkusuz arslan Hazreti Ali, bir kılıç darbesiyle onu da öldürdü.

......

Asker, silah, binek gibi açık farkla aleyhte olan şartlara rağmen, mücahidler çok iyi başlamışlardı.

Resulullah Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, kabzasından tuttukları bir kılıcı havaya kaldırarak mü'minlere hitab ettiler:

-Bu kılıcın hakkını kim verir?

...kılıcın üzerine bir beyit kazınmıştı:

Korkaklıkta ar, hücumda itibar var/Kaderden kurtulamaz insan korkarak.

Resulullahı işiten bir kaç mücahid O'na koştular:

-İnşâallah ben hakkını veririm ya Resulallah!.

-O kılıcı bana müsaade edin ya Resulallah.

...ama Allah'ın Peygamberi suallerinin cevabını almamışlar gibi yine sordular:

-Bu kılıcın hakkını kim verir?

...o hakkı verecek olanın işitmesini bekliyorlardı. Ebu Dücane radıyallahü anh koştu:

-Ya Resulallah bu kılıcın hakkı nedir?

-Bu kılıcı eline alan, karşısına çıkan bir kâfirin boynunu vurup canını cehenneme yollamalı; sonra bir ikincisini, sonra bir üçüncüsünü.

Ebu Dücane:

-Emrin olur ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun.

Dedikten sonra mubarek Peygamberimizden kılıcı tazimle aldı, başına kırmızı bir sarık sararak düşman cephesine doğru büyüklenerek yürümeye başladı. Efendimiz, bu hareket karşısında şaşıran eshabına buyurdular ki:

-Bu şekilde azametle yürümek Allah'ın gazabına sebep olur. Fakat bugün caizdir. Çünkü O, şimdi Allah düşmanı kibirlilere karşı kibirleniyor.

Ebu Dücane, kâfir askerlerini bir bir cehenneme yollamaya başladı. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali başta olmak üzere öteki mü'minler de karşılarına çıkan islam düşmanlarını deviriyorlardı. Harb şiddetlenmişti. Bir ara yaman mücahid Ebu Dücane'nin karşısına tef ve şarkılarla kâfirleri gayrete getiren Hind çıktı. Kılıcı tam indirecekti ki vazgeçti.

-Kadın çekil karşımdan! Peygamber kılıcı kanınla kirlenmesin!

......

Mü'minler, arslanlar gibi ordan oraya, ordan oraya koşuyor ve yüksek ihlas ve yüksek aşkları ile iki ordu arasındaki farkı kapatmaya çalışıyorlardı. Hakimiyet tam mânâsı ile ellerindeydi.

......

Hamza radıyallahü anh, Bedr'de olduğu gibi iki elinde iki kılıçla döne döne dövüşüyor ve karşısına çıkanı yere seriyordu. Sıba bin Abdüluzza, bir nara vurarak meydan okudu. Hemen Hazreti Hamza karşısına dikilerek haykırdı:

-Ey nasipsiz adam! Sen Allah'ın Resulüne meydan mı okuyorsun?

...dedi ve sür'atle kılıcını indirdi. Kâfir, cehennemi boylamıştı. Bu sırada köle Vahşi, elinde mızrak olduğu halde bir taş arkasına gizlenmiş nefes nefese büyük cengaveri takip ediyordu. Hazreti Hamza dövüşe dövüşe bulunduğu yere doğru yaklaşırken Vahşi, keskin bir dikkatle mızrağını fırlattı. Havayı yılan ıslıkları ile yaran mızrak, şiddetle mubarek sahabinin kasığına saplandı. Hazreti Hamza Efendimiz o haline rağmen Vahşi'ye doğru kılıç elde bir kaç adım atabildiyse de, aşırı kan kaybından gözleri karardı, dizleri çözüldü ve yıkıldı. Oruçlu bir halde Kelime-i şahadet ve yüce Rabbimizin güzel ismini söyleye söyleye şehid oldu; radıyallahü teâlâ anh.

İslâm bir büyük kahramanını kaybetmişti... Lakin harbin fırtına gibi devam etmekte olmasından dolayı kimse kimseyi göremiyordu. Vahşi, düşmanın öldüğünden emin olunca bulunduğu taşın arkasından fırlayarak büyük şehidin başına geldi. Siyah burun delikleri şiddetle açılıp kapanıyor, siyah etli dudakları, titriyordu. Korku ve heyecandan gözleri kızarmıştı. İçinden "...ama hürriyetim" dedi. Ve elleri ile mızrağa yapışarak bir-iki zorlandıktan sonra çekip çıkardı. Ve maalesef o ân bir büyük vahşet işledi..köle, hürriyetine kavuşmayı kat'ileştirmek için hiç olmayacak bir şey yaptı. Mızrağın bıçaktan keskin ucu ile şehidimizin göğsünü yarıp ciğerini söktü ve kanlı ellerinde Hazreti Hamza'nın ciğeri olduğu halde koşarak Hind'e geldi. Halbuki vakti geldiğinde ileride onlar da müslüman olacak ve yakıcı pişmanlık ateşinde kavrulacaklardı. Hatta iman eden birinin önceki günahları yok olduğu halde.

-Ya Hind işte!

Nefes nefese idi. Kara alnındaki birkaç ter damlası daha da iri görünüyordu..

İhtiras duygularının en zehirlileri ile kavrulan Hind şaşırdı:

-Ne o! O ne ya Vahşi?

-Bu....bu düşmanın Hamza'nın ciğeri!!!

Hind dondu. Karşısında bir heykel gibi duran ve avuçları ile kan damlayan ciğeri kendisine doğru uzatan bu adama mânâsız, boş ve korkulu bakışlarla baktı. Artık şuuru alabora olmuştu. Dişlerini ve yumruklarını sıktı:

-Ver şunu bana Vahşi!!!

Hind, ciğeri kaptığı gibi dişlemeye başladı. Öylesine intikam hisleri ile doluydu. Dişledi, çiğnedi ve tükürdü. Ve:

-Al şu bileziklerimi ya Vahşi! Mekke'de sana on vakiyye altın daha vereceğim. Haydi şimdi yürü, bir de Hamza'nın ölmüş halini görelim. Hızlı adımlarla şehidin başucuna geldiler.

İşte Hind'in düşmanı, hunharca parçalanmış halde ayakları ucundaydı. Ama O, buna rağmen tatmin olmadı. Şehidlerin efendisi Hazreti Hamza radıyallahü anh'ın kulağını ve burnunu keserek yanına aldı.

...

 
< Önceki   Sonraki >