Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Uhud 2
Uhud 2 PDF Yazdır E-posta
Kâfir ordusu, Zülhuleyfe'de üç gün kaldıktan sonra buradan hareket ederek Ebva'ya geldi; müslümanların gözünde ayrı bir yeri olan mubarek Ebva'ya. Zira Resulullah Efendimiz'in anneleri ve hepimizin aziz anneciği Amine Hatun radıyallahü anha bu topraktaki cennet bahçelerinde idi.
Hazreti Amine'nin Ebva'da medfun olduğunu bilen kâfirlerden biri, ilkel bir teklifte bulundu:
-Ya Eba Süfyan!

-Söyle ya yiğit.

-Bilir misin Muhammed'in anasının kabri buradadır.

-Bilirim. Bir diyeceğin mi var?

-Var...diyorum ki, Amine'nin kabrini açarak kemiklerini yanımıza alalım.

Ebu Süfyan ve dinleyen herkes şaşırdı.

-Eee!

Konuşan, sözlerine devam etti:

-Şayet mağlub olursak bu kemikleri verip esir kadınlarımızı kurtarırız.

-Ya mağlub edersek?

-O zaman da müslümanlardan hayli yüklüce bir para koparttıktan sonra kemikleri yine iade ederiz.

Ebu Süfyan sordu:

-Sözün bitti mi?

-Evet bitti.

-Fakat hiç de hoş bir teklif yapmadın. Bilmez misin ki Beni Bekr ve Huzza kabileleri Muhammed'in dostlarıdır. Biz, böyle bir şey işlersek, onlar da bizim namlı ölülerimize aynıyla mukabele ederler.

...adam alı al, moru mor oldu ama iblise taş çıkartan bu adi teklif de tatbik imkânı bulamadı. Şükür ki bulamadı.

......

...düşman geliyordu. İslâm haberalma teşkilatı, Kureyşlilerin seyri hakkında merkeze sürekli haber aktarıyordu. Mü'minler hazırolda ve tetikte idi. Bin canları olsa binini de aşkla ve tekrar tekrar dinleri ve Resulleri uğruna vermeye bir kere daha hazırdılar... Şimdi bir savaş şekli tesbiti gerekiyordu. Gelen düşmanın karşısına nasıl çıkmalı? O'nu Medine kalesinin dışında mı karşılamalı? Yoksa şehre girişine izin vererek sokak sokak bir müdafaa harbi mi yapmalı?

Yani bir meydan muharebesi mi? Bir müdafaa harbi mi? Evet nasıl? Bu savaş için hangi yol seçilmeli?

...kendileri rüyalarındaki zırh yani Medine işareti sebebiyle şehirde kalarak müdafaa harbi yapılmasını tercih ediyorlar.

Efendimiz, eshabı ile istişare ettiler. Eshabın önde gelenlerinden, Hazreti Ebubekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Sa'd bin Muaz ve diğerleri sokaklara barikatlar kurulduktan sonra düşmanın beklenmesini, kaleden girdiklerinde damlardan, evlerden, sokak gerilerinden üzerlerine taş, mızrak, kılıçlarla saldırarak imha yolunun seçilmesini teklif ettiler.

...ama ya genç sahabiler?

Bedr'de bulunamamış; Bedr'in faziletini, üstünlüğünü, O'nun nasıl bir nimet olduğunu Peygamberimizden her işittiklerinde bu fırsatı kaçırmış olmalarına dövünen çağlayan imanlı gençler?

Genç sahabiler, düşmanın Medine dışında karşılanmasını ve göğüs göğüse bir meydan savaşı yapılmasını; müdafaa değil; taarruz yolunun seçilmesini istiyorlardı.

Efendimiz Abdullah bin Ubey'e de fikrini sordular:

-Ya Abdullah bin Ubey! Sen ne diyorsun?

-Sizin gibi düşünüyorum ya Resulallah. Medine kalesinden dışarı çıkmayalım. Zira biz, cahiliyet zamanında dışarı çıkarak yaptığımız her harbi kaybettik. Ama yerimizden ayrılmadığımız her defasında da düşmanı yendik. Şöyle hareket edelim derim:

Genç-ihtiyar, muhacir, ensar, bütün müminler daha da dikkat kesildiler. Abdullah bin Ubey:

-Kadın ve çocukları hisarlara yerleştirdikten sonra biz, şehir meydanında düşmanı bekleyelim. Mekkeliler içeri girince her taraftan üzerlerine saldıralım.

...

Buna mukabil Sevgili Peygamberimizin sevgili amcası Hamza bin Abdülmuttalib radıyallahü anh, Sa'd bin Ubade radıyallahü anh, Numan bin Melik radıyallahü anh ile Evs ve Hazreç kabilelerinden bir çok kimseler ise genç sahabilerin içtihadındaydılar.

Emsalsiz yiğit Hazreti Hamza, Mekke dışına çıkarak düşmanla dişe diş bir mücadelenin en ısrarlı taraftarıydı:

-Ya Resulallah! Şayet biz, Medine kalesinden harice çıkmazsak; kâfirler, bu hareketimizi acz ve korkaklık sanarak cesaret kazanabilirler. Halbuki Allahü teâlâ, sana Bedr meydanında bir avuç müslümanla muhteşem bir zafer lutfeyledi. Üstelik biz, bugün Bedr'e nazaran hem insan; hem techizat bakımından daha kuvvetliyiz.

Gençler, Hazreti Hamza'yı desteklediler:

-Evet ya Resulallah! Biz Bedr'den mahrum kalanlar olarak nice zamandır böyle bir fırsatı gözlüyorduk; şehrin dışına çıkıp Allah ve Resulünün düşmanları ile göğüs göğüse vuruşalım..

İnsanlığın zirvesi; sabırda da cesarette de zirve Büyük Peygamber, Malik bin Sinan'dan görüşünü sordular:

-Senin fikrin nedir; ya Malik bin Sinan?

İhtiyar mü'min, derin bir edeble cevap verdi:

-Ey Allah'ın Resulü! Her iki yol da güzel. Hangi yolu tensip buyurursanız; seçtiğiniz yolu cana minnet sayarız. Umarız ki mü'minler, zafer kazanır; biz de inşâallah şehid oluruz.

Hazreti Hamza, yalçın gri kayalık zirveler kendisine dar gelen bir heybetli kartal gibiydi. Bir kere daha söz aldı:

-Ya Resulallah! Sana Kur'an gönderen Allah hakkı için söylüyorum; küffara kılıç vurmadıkça orucumu açmayacağım!

Mubarek, bir ân evvel çarpışmak için bu kadar istekliydi. Hazreti Hayseme, Hazreti Hamza'yı destekledi.

-Hamza doğru söyler ya Resulallah! Kureyş kabilelerden asker toplayarak üstümüze gelir ve biz de onlara karşı müdafaada kalırsak; yarın daha başka kâfirler de bundan cesaret alarak Medine'yi basmaya teşebbüs ederler. Ben düşmandan çekinmiyorum. Öldüreceklerim mü'minler için kârdır; ölmem kendim için. Bedr'e kur'a kendisine çıktığı için oğlum gitti ve şehid oldu; bu defa da inşâallah ben şehid olurum.

...vaziyet anlaşılmıştı. Çoğunluk, Medine-i Münevvere dışında düşmanla savaşılmasından yanaydı. Efendimiz, bu fikirde olmamakla birlikte ekseriyetin görüşüne uydular.

......

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, o gün Cuma hutbesinde eshabına buyurdular ki:

-Düşman karşısında şartlara sabr eder ve bulunduğunuz yerden ayrılmazsanız zafer sizindir.

Evet, Resulullah Efendimiz mücahidlere zaferin şartlarını sayıyorlardı: Sabır ve emre itaat.

......

O gün ikindi namazını da kendileri kıldırdıktan sonra odalarına geçtiler. Hazreti Ebubekr ve Hazreti Ömer de yanlarında idi. Efendimiz, iki yakın dostunun da yardımı ile üzerine zırhını, başına imamesini giydi:

...bu sırada mü'minler dışarıda bekliyorlar.

Evs kabilesinin reisi ve Ensar'ın büyüğü Sa'd bin Muaz ve Usseyid bin Hudayr radıyallahü anhüma kalabalığa seslendiler:

-Sabırlı olup mübalağalı isteklerden sakınınız. O sallallahü aleyhi ve sellem, vahiyle hareket etmektedir. Size yakışan şu ki, iradesine müdahele etmeden Resulullah'a kayıtsız şartsız itaat etmektir.

Bu sözler, dinleyenlerin kalbini şöyle bir sızlatıp geçti. Herkesin vicdanı bir suale cevap arıyordu. "sakın ola ki haddi aşmış olmayalım! O'nu incitmiş olmayalım!!" Eshab, bu duyguların sancısında iken iki cihan güneşi kapıda göründüler. Üzerlerinde zırhları, sırtlarında kalkanları, bellerinde meşin kuşağı ve ellerinde kılıçları zülfikâr vardı.

Müslümanlar, Resul aleyhisselamı böyle görünce pişmanlık hissi kalblerine bir taş gibi oturdu...

-Keşke Medine haricine çıkalım demeseydik!

Diye mırıldandılar. Bir sahabi söz aldı:

-Ey Allah'ın Resulü! Sizin istemediğiniz bir şeyi yapmak bizim ne haddimize! Yüksek ve şerefli tercihiniz her ne ise biz ona uyarız...

...ama geç kalınmıştı. Efendimiz, buyurdular ki:

-Ben burada; Medine'de kalalım dedim. Fakat ekseriyet aksi kanaatte ısrarlı oldular!.. Ve ardından bir muazzam hakikati dile getirdiler:

-Bir Peygamber, zırhını giyip, silahını kuşandıktan sonra düşmanla cihad etmeden onları üzerinden çıkarması layık mıdır? Allahü teâlâ'nın hükmü her ne ise o zuhur eder.

...ve bir kere daha nasihat ettiler. Eshabdan çıt çıkmıyordu:

-Eğer sözümü dinler ve sabreder ve birbirinizden ayrılmazsanız zafer sizindir.

Ve sonra üç sancaktan Evs sancağını Sa'd bin Ubeyde'ye, Hazreç Sancağını, Hubbab bin Münzir'e, Muhacirlerin sancağını da Ali bin Ebi Talib'e verdiler. Ve....

Evet ve Cuma günü ikindiden sonra yerlerine Abdullah bin Ümmü Mektum'u vekil bırakarak Uhud Dağı'na doğru hareket ettiler. Nescin denilen yere vasıl olunca Kahraman Peygamber, orduyu teftiş ettiler. Yaşı küçük olanlar vardı. Bunların Medine'ye dönmelerini buyurdular.

"Çocuk" denilecek kadar küçük bu mücahidler, şunlardı: Abdullah bin Ömer, Zeyd bin Sabit, Üsame bin Zeyd, Bera bin Azib, Es'ad bin Zübeyr, Avane bin Evs, Ebu Said-i Hudri, Rafi bin Malik ve Semürret bin Cündeb.

Bunlardan Rafi, ayak parmakları ucuna kalkarak uzun boylu görünmeye çalıştıysa da, yine de gitmeyeceklerin arasına ayrıldı.

Zübeyr radıyallahü anh, bu durumu farkettiği için:

-Ya Resulallah! Rafi küçük sayılmaz; düşmanla mücadele edebilir. Güzel de ok atar. Gazaya iştirakini arz ediyorum.

Diyerek yaşı küçük, yüreği mangal gibi olan bu gence yardımcı oldu. Bir sahabi bir başka sahabiye himmet ve şefaat eder de Peygamberimiz "hayır" derler mi? Kabul buyurdular. Rafi muradına kavuştu...ama bu defa başka bir şey daha çıktı ortaya. Semüret bin Cündeb, Rafi'ye müsaade edildiğini görünce kendisine de izin alması için üvey babası Meri radıyallahü anha yalvardı:

-Babacığım, güreşsek ben O'nu yenerim. Fakat Rafi, cihada gidiyor; ben Medine'ye dönüyorum. N'olursun lütfen Resulullah'a bu gerçeği arz et..

Meri, vaziyeti arz etti. Efendimiz, gençlerin güreşmelerini irade buyurdular. Rafi ve Semüret tutuştular. Rafi onüç; diğeri de belki onbeş yaşında. Efendimiz ve eshab, güleç yüzlerle iki gencin güreşini seyrediyorlar. Hakikaten Semürret, dediği gibi rakibini yendi. Ve tabii savaşa katılma hakkına kavuştu...diğer gençlerse, yaşlı, kadın ve çocukları korumak işinde vazife almak için Medine'ye geri gönderildiler...

...

Peygamberimiz, asker, binek ve techizat mikdarını saydırdılar: İslam ordusu bin kişiydi.. Yüz kişi zırhlıydı. İki at vardı. Atlardan biri Resulullah'a aitti, biri Ebu Bürdeye. Hepsi bu kadar.

...

Sa'd bin Muaz ve Sa'd bin Ubade hazretleri Peygamberimizin atı önünde gidiyorlardı. Yolda islam ordusuna altıyüz kişilik bir yahudi birliği de katılmak istedi. Bunlar Abdullah bin Übey'in müttefikleriydi. Yahudilerden gelen haber Peygamberimize sunulunca buyurdular ki:

-Onlar müslüman oldular mı?

-Hayır ya Resulallah!

-Öyleyse geri dönsünler. Çünkü biz müşriklere karşı kâfirlerin yardımını kabul etmeyiz.

...

...akşam namazı Şeyhayn'da kılındı ve gecenin burada geçirilmesine karar verildi.

Yatsı namazının edasından sonra da ordu istirahate çekildi...dinlenmekte olan Sevgili Peygamberimizin muhafızı Zekfan bin Abdilkays radıyallahü anhtı. Orduyu da elli kişilik bir muhafız bölüğü koruyordu; Efendimiz, bu birliğin kumandanlığına Muhammed bin Mesleme radıyallahü anhı tayin etmişlerdi.

......

Nitekim müşrikler, Zülhuleyfe'ye geldiklerinde müslümanların Şeyhayn'da gecelediklerini haber alınca İkrime bin Ebu Cehil kumandasında bir vurucu öncü kuvveti müslümanların üzerine gönderildiler...düşman fedaileri Harre'ye kadar sokuldularsa da, gerek o yerin sarplığından ve gerekse islâm muhafız bölüğünden dolayı baskına teşebbüs edemeden geri döndüler.

......

Ordu-yı Hümayûn, Cumartesi sabahı namazdan önce Uhud'a geldi.

Sevgili Peygamberimiz, Medine'de kalıp kalmama hususunda çevresindekilerle istişare edip de çoğunluk, "düşmanı şehir dışında karşılayalım" deyince bu fikre itibar etmişlerdi. Halbuki bizzat kendileri Medine kalesinden çıkılmamasını tercih ediyorlardı. Abdullah bin Übey de görüş olarak Kureyşlilerin kale içinde karşılanmalarının doğru olacağını söylemişti...ama bu konuda yüce Allah'dan vahiy gelmediği için Efendimiz, mü'minlerin çoğunluk kararına uymuşlar; fakat Abdullah bin Übey bu bağlayıcı ve üstelik Peygamber tasvibi ile tasdikli kararı bir türlü içine sindirememişti. Bu sebeple Uhud'a kadar geldiyse de burada zehrini kustu ve münafıklığını/dışı müslüman içi kâfir olan gerçek yüzünü belli etti ve kavminden kendisine tam bağlılarla diğer münafık ve şüphe içinde olanları ayarttı.

Abdullah bin Übey diyordu ki:

-Ey arkadaşlar! Muhammed bu kadar ciddi ve hayati bir meselede bizim değil; hatta kendisinin de değil; hiç bir savaş tecrübesi olmayan; hevesleri, akıllarını örtmüş tıfılların dediklerine kıymet verdi. Şimdi burada yanlış bir karar uğruna boşu boşuna ölmemizin bir manası var mı? Hayır yok! Hayatımızı ortada mı bulduk?

Yardakçıları O'nu desteklediler:

-Yaa doğru diyor tabii. Niye Medine'yi terk ettik?

-Evet yanlış iş yapılıyor.

Ve Abdullah bin Übey, kendisine "baş münafık" dedirtecek cür'eti gösterdi:

-Medine'ye dönüyoruz. Haydi yürüyün.

...tam üçyüz kişi Medine'ye döndüler. Sureta Medine'ye, aslında cehenneme...

Evs kabilesinden Hariseoğulları ile Hazreç kabilesinden Selimeoğulları liderlerinin bu davranışı ile bir an sarsıldılarsa da Cenab-ı Hak kalblerine kuvvet vererek onları ebedi felaketten korudu.

Bu hareketle islâm ordusu bir ânda bin kişiden yediyüz kişiye düştü..

Evet ordumuz; üçte bir kuvvetini kaybetmişti ama; aslında bu bir kayıp değil arınmaydı. Allah'ın dinine hizmet her kula nasip olmayacağına göre çürükler aradan ayıklanmış, geriye halis müslümanlardan kurulu bir iman ordusu kalmıştı.

Buna rağmen Selimeoğullarından Abdullah bin Amr, Medine'ye geri gidenlerin arkalarından koşarak onları caydırmaya çalıştı:

-Ey kavmim! Geri dönün! Size çocuk ve kadınlarımızı nasıl korursak Peygamberi de öyle koruyacağımıza dair Akabe'de verdiğimiz sözü hatırlatırım.

Başmünafık, bu sözler karşısında yalana sığındı:

-Kureyş'le Muhammed arasında bir muharebe olacağına inanmıyorum.

...

Abdullah bin Amr ne kadar uğraştıysa da bir şey yapamadı ve mücahidlerin yanına geldi. Sevgili Peygamberimiz, buyurdular ki:

-Ateş gümüşün kirini-pasını nasıl temizlerse; Medine de muhakkak ki bütün kötülükleri öylece temizleyecektir.

...mü'minlerle münafıklar böylece ayrılmış oluyorlardı. İnen ayetler de bunu açıklıyordu.

Bilal-i Habeşî, ezan ve kamet okudu. Mü'minler, Sevgili Peygamberimizin arkasında silahları üzerinde olduğu halde cemaatle sabah namazlarını kıldılar. Resulullah imamesinin üzerine bir tolga ve zırhının üzerine bir zırh daha giyindi.

Ordu, Efendimizin emri ile sırtını Uhud Dağı'na verdi.

Peygamberimiz Orduyu harp nizamına soktular: Sağ kanat komutasını Ukaşe bin Muhsan'a, sol kanat komutasını Ebu Seleme bin Abdil Esed'e ileri hat komutasını Ebu Ubeyde bin Cerrah ve Sa'd bin Ebi Vakkas'a, ardçı komutanlığını da Mıkdat bin Amr'a verdiler. Mubarek Peygamberimiz, islâm sancağını da kendi elleri ile Mus'ab bin Umeyr'e teslim ettiler. Parola "öldür" kelimesiydi.

...tam bu sırada Medine tarafından birinin koşarak gelmekte olduğu görüldü. Yaklaştığında gelenin bir gece önce Abdullan bin Ubey'in kızı Cemile ile evlenen Hanzala bin Ebu Süfyan olduğu anlaşıldı. Cumartesi sabah orduya katılmak için Peygamberimiz'den müsaade alan aziz sahabi, bu sebeple kan-ter içinde cihada yetişmişti...

Mücahidlerin yüzü Medine'ye bakıyordu. Ordunun solunda bulunan Uneyn Tepesinde bir geçit vardı. Küffar buradan bir çevirme hareketi yapabilir endişesi ile Resulullah Efendimiz, Abdullah bin Cübeyr komutasında elli kemankeş/okçu neferi geçidi beklemek için vazifelendirdiler ve sıkı sıkıya talimat verdiler:

-Ey mücahidler! Sizin vazifeniz bu geçidi bekleyerek düşmanın bizi arkadan vurmalarına mani olmaktır. Eğer müşrik atlıları geçidi aşmak isterlerse; üzerlerine ok yağdırınız. Oklara karşı at süremezler. Biz aşağıda galip de gelsek; mağlub da olsak yerinizden kıpırdamayınız. Hatta yırtıcı kuşların cesetlerimizi parça parça ettiklerini görseniz bile buradan asla ayrılmayınız. Müşrikleri bozguna uğratıp ayaklarımızın altında ezdiğimizi görseniz dahi size bir haberci göndermedikçe burayı terketmeyiniz.

 
< Önceki   Sonraki >