Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Esirler
Esirler PDF Yazdır E-posta

Esirler, elleri arkalarından bağlı olarak Medine önünde görünmeye başlayınca Yahudilerde de korku şafakları sökmüştü...kendi aralarında bir hakikati kabul ve itiraf ediyorlar.

- Evet bu O! Belli ki son Peygamber.

- Korkarız bundan sonra daima o galip gelir.

- Ama buna meydan vermemeliyiz.

- Karşılarında bizim gibi savaş sanatına vakıf kimseler yoktu!.. Bu yüzden galip geldi.

- Her ne hal ise...galip ya siz neticeye bakın.

- Ee, peki ne yapacağız?

- Artık aramızdaki anlaşma hükümsüz kalmıştır. Muhammediler yahudi milleti olarak bundan sonra hasmımızdır.

- Evet çok doğru. Gafil avlanmamalıyız. Bugün Kureyşin başına gelenler, yarın bizim karşımıza çıkacak.

- Maalesef tehlike hayli ürkütücü. Bunun için Müslümanlara karşı her usûl ve her imkân bize mubahtır. Yeterki onların büyümelerini durduralım.

......

......

Mekke müşrikleri, esirlerinin kurtulması için Medine'ye fidye bedellerini gönderdiklerinde Sevgili Peygamberimiz'in sevgili kerimeleri Zeyneb radıyallahü anha da kocasının kurtulması için bir mikdar mal ile mübarek annesi; annemiz Hazreti Hadice'tül Kübra'nın evlenirken kendisine hediye ettiği göz boncuğundan mamul Yemen işi gerdanlığı yolladı...Peygamber Efendimiz, gerdanlığı görünce tanıdılar. Gerdanlık O büyük kadını; O vefalı dostu, O eşsiz yardımcıyı, O parlak iman sahibini hatırlatmıştı. Mahzun oldular. Hiç bir sebep ve bahane ile O'na ait bir aziz hatıra pazara çıkmamalı. Bu sebeple eshabdan rica ediyorlar. Yumuşak; takdir hakkını diğer tarafa bırakan; arzuyu sadece ihsas ettiren bir üslub.

- Eğer Zeyneb'in esirini serbest bırakmayı düşünürseniz; fidyelerini de iade edersiniz.

- Başüstüne ya Resulallah. Derhal Ebül Âs'ı hürriyetine kavuşturuyor ve hanımının gönderdiği gerdanlıkla malı da geri yolluyoruz.

Ve denilenler aynen yapıldı.

......

... Ebül Âs, ticaretle meşgul. Annesi Hâle, Hazreti Hadice'nin kızkardeşi...diğer bir ifadeyle Hazreti Hadice, Ebül Âs'ın teyzesi. Aziz Peygamber hanımı, yeğenini oğlu gibi severdi. Ebül Âs'la Zeyneb'in evlenmelerini Hazreti Hadice istemiş; Resulullah da bunu uygun görmüş ve nikahlarını yapmıştı.

... Efendimiz'in islâm dinini ilk ilân ettiği zamanlarda kızları kendisine imân etmiş; fakat damatlar, iman etmemişti. Mekke kâfirleri, Peygamberimizin yeni bir din yaymasına fena halde öfkelenmiş ve Ebül Âs'a da baskıya başlamışlardı:

- Ya Ebül Âs! Zeyneb'i boşa! Şayet kızları boşanıp baba evine gönderilirse Muhammed onların derdine düşeceği için böyle şeylerle uğraşmaya vakit bulamayacaktır. Hiç çekinme derhal boşa. Biz sana Mekke kızlarından hangisini beğenirsen onu alırız.

Ebül Âs gelenleri azarladı:

- Siz delirdiniz mi? Yuvamı yıkmaya çalışıyorsunuz. Bir babanın yaptıklarını nasıl evli bir kadına mal edersiniz. Hayır! Ben eşimden ayrılmayacağım. Başka hiçbir Mekke kızıyla da evlenmek istemiyorum.

Sevgili Peygamberimiz, hep Ebûl Âs'ın hayırlı bir damat olduğunu takdirle bahsederlerdi.

......

Ebûl Âs, serbest kalıp Mekke'ye dönünce muhtemelen bir tedbir olarak Hazreti Zeyneb radıyallahü anh'ı Medine'ye Sevgili Peygamberimizin yanına kaçırttı. Çünkü mağlub müşrikler bir fenalık edebilirlerdi...

Mekke'ye dönen Ebûl Âs, Şam'a kervanla mal götürdü. Sattıkları ile tekrar mallar alarak ülkesine dönerken İslâm askerlerine yakalandı. Efendimize getirdiler.

- Mallarını iade ediniz ve kendisine dokunmayınız, buyurdular.

Mekke'ye giden Ebül Âs bir zaman sonra Medine'ye geldi ve Sevgili Peygamberimiz'in huzuruna çıkarak kelime-i şahadet getirdi...

Huzurdan çıktıktan sonra eshab-ı kiram efendilerimiz kendisine sordular:

- Daha evvel niçin müslüman olmadın?

- Mekke'de bir çok kimseye borcum vardı. Yaptığım ticaretle bu borçlarımı ödedim. Borçlarımı eda etmeden Medine'ye yerleşseydim arkamdan "Müslüman olma bahanesiyle kaçtı" diyeceklerdi.

Efendimiz, mübarek kızları ile Ebül Âs'ın nikâhını yenilediler...

......

Herkes; esirinin Mekke'ye gelebilmesi için Medineye fidye gönderirken Ebu Süfyan bunu kabul etmiyordu:

- Oğlum Hanzala'yı öldürdüler!..

- İyi ya Amr'ı bir ân önce ellerinden kurtar.

- Hem evlad kaybedeceğim; hem mal kaybedeceğim öyle mi? Hayır! Fidye göndermeyeceğim onlara...

- Eee, n'olacak peki? Amr hep ellerinde esir mi kalacak..

- Usanacakları güne kadar kalsın.

- Ne inatmışsın meğer ya Eba Süfyan!

- Siz öyle bilin..

...Belli ki Ebu Süfyan'ın bir düşündüğü var

İsteyenin Hac ve Umre'ye gidebileceğine dair Mekke ile Medine arasındaki anlaşma yürürlükte olduğu için Sa'd bin Numan, umre için Mekke'ye gitti. Biraz da yaşının ilerlemiş olmasından dolayı "bana kim ilişecek?" diye düşünüyordu.

Herkese bir ilişen olabilir. İşte Sa'd bin Amr'e de Ebu Süfyan ilişti. Daha Sa'd bin Amr radıyallahü anh "aman-yaman" demeden kendini tutuklanmış buldu. Ebu Süfyan oğlu Amr'a karşılık O'nu elinde tuttuğunu ve ancak Amrla takas karşılığı serbest bırakacağını, başka bir teklife razı olmayacağını ailesine duyurdu. Sa'd'ın yakınları Resulullah'a gelerek tadsız haberi arz ettiler. Efendimiz, Amr'ın bırakılmasını emrettiler de Sa'd radıyallahü anh da hürriyetine kavuştu.

......

......

......

Bir sabah Hazreti Ömer, radıyallahü anh, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile Hazreti Ebu Bekr radıyallahü anhın yanlarına gelince onları teessürler içinde buldu..

- Ya Resulallah anam babam sana feda olsun! Nedir bu hal? Niçin Ebubekir de siz de ağlıyorsunuz?

Eshabdan başka kimseler de geldiler. Efendimiz, Cebrail aleyhisselamın Enfal suresinin altmışyedi, altmış sekiz, altmışdokuzuncu ayetlerini getirdiğini haber verdiler:

- Hiç bir Peygamber için yeryüzünde ağır basmadıkca (tam hakimiyet kurmadıkça) esirleri bulunmak (ve ondan fidye almak) vâki olmamıştır. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah, ahireti kazanmanızı diliyor. Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına üstün kılar), hükmünde hikmet sahibidir. / Eğer, (Levh-i mahfuz'da) Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı aldığınız fidyeden dolayı mutlaka size büyük bir azab dokunurdu. / Artık o aldıklarınızı helâl ve hoş olarak yiyin ve Allahdan korkun. Şüphe yok ki Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.

Esirler hakkında ne yapılacağına dair vahiy gelmeyince Efendimiz arkadaşları ile danışmış / istişare etmiş ve bilinen karar alınmıştı. Ancak bu meşveret toplantısında Hazreti Ömer, farklı kanaat ve görüş/ictihad arz ederek esirlerin öldürülmelerini teklif etmişti. Sa'd bin Muaz da daha evvel esirlerin sağ tutulmalarından hoşnud kalmadığını ihsas etmişti.

Efendimiz buyurdular ki:

- Eğer, fidye yüzünden gökten azab inseydi Ömer'den başkası kurtulmazdı. Çünkü O 'esirleri öldürelim; düşmandan fidye kabul etmeyelim' diyordu. Eğer azaba uğrasaydık bir de Sa'd bin Muaz kurtulurdu.. O azab, bana gösterildi; o kadar yaklaşmıştı ki; bize şu önümüzdeki ağaçtan daha yakındı.

...ama şükür ki yüce Allah, fidye alınmasına ve alınmış olanın da kullanılmasına müsaade ediyor ve "helal-hoş"olsun buyuruyordu. İstişare ile hareketin bereketi.

......

......

Savaş, Ramazan-ı şerif ayında olmuş; esir sahiplerinin bazıları esirleri ellerinde tutanlara hürriyet bedellerini/fidyeleri hemen ödeyerek yakınlarını Mekke'ye götürmüşler; bazısı ise fidye parasını Şevval ve Zilkade ayları boyunca fidye verip esir kurtarma işi devam etmişti...

......

......

Arapçanın zenginlik ve ihtişamı ile edebiyat zirvede. Şiirse bu zirvenin en tepe noktasında. Fikirler ve duygular çok kere kudretli mısralarla terennüm ediliyor. Bu mısralar, muhatabı şereflendirdiği gibi; ağır darbelerle hırpalayabiliyor da. Yani o ağıtı ile, mersiyesi ile, hicviyesi ile şiir, güçlü arap şairlerinin dilinde tam bir silah; bir ok, bir mızrak, bir kılıç... Bedr hezimetinin üzerinden bir ay geçip yahudinin kışkırtması ile yol açılınca bu silah, müminlerin üzerine çevrildi. Kureyş ve yahudi şairleri, amansız bir sanat taarruzundalar...keyfiyet Allah Resulüne götürüldü. Buyurdular ki:

- Onlar sizin için ne diyorlarsa siz de layık oldukları karşılığı veriniz.

İzni alan müminleri kim durdurabilir artık! Şimdi kılıç, ok, mızrak çatışması; sıcak savaş, yerini fikir ve edebiyat; yani irfan kapışmasına bıraktı; soğuk savaş dönemi.

...Kureyş'in önde gelen şairlerinden Abdullah bin Zıbara, Bedr için bir manzume yazdı... Kelimeler sanki kor ateşten; adamlarını övüyor müslümanları kötülüyor; insanları etkisine alıyor. Buna ensardan değerli şair Hasan bin Sabit, iki kudretli şiirle karşılık verdi. Sanki bir cepheden öbür cehpeye iki esaslı hücum gerçekleştirilmişti. Hasan bin Sabit radıyallahü anh'a Haris bin Hişam, kısa bir şiirle cevaba yeltendi ama cılız şiir havada kaldı. Bu kere Hasan bin Sabit; bu kahraman sahabi de düşman şairlerine cepheden bir saldırı yaparak yazdığı sekiz müthiş şiirle mukabele etti. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali'ye Haris bin Hişam cevap verdi. Dırar bin Hattab'ın karalamaları Kâb bin Malikten hak ettiği karşılığı aldı...daha sayısı hayli kabarık küffar san'atkârı islâm cephesine saldırarak Ebu Cehil ve Bedir'de öldürülen diğer Allah düşmanlarını methüsena ediyor; buna mukabil Sevgili peygamberimizle müslümanlara sataşıyorlardı. Ama Peygamberden dualı müminler de her birine ağzının payını verdiler. Hatta yahudi şairi Kâb bin Eşref'in öldürülmeden önce söylediği taşlamayı da İslâm hanımlarından Meymune binti Müryed'in şiirleri karşıladı... Ayrıca müminler, bir taktikle şairlerinin şiirlerini çocuk, genç hanım ve hizmetçilere ezberlettirerek kitleye maledip yaygınlaştırıyor ve böylece hem müminlerin azmi yüksek seviyede tutuluyor ve hem de küffar tarafı manen sarsılıp çözülmeye uğraşılıyordu.

Hasan bin Sabit, bizzat Peygamber Şairi... sonraki asırlarda islam hükümdarlarının da yakınlarında şair bulundurmaları demek ki bir sünneti ihya maksadına dayanıyor.

San'at ve san'atkâr islâmda layık olduğu alakayı daha ilk günden bulmuş ve islâm, hizmet için san'atdan istifade etmiştir.

......

Bedr'den sonra şiirin düşmanın yıkıcı kültürel propagandasına karşı bir mevkute/medya gibi kullanılması bunun en açık delilidir.

......

Mekkeli gayrı müslimlerden Cübeyr bin Mut'im Medine'ye geldi. Fidyelerini ödeyip esirlerini alacak. Sevgili Peygamberimizle, sallallahü aleyhi ve sellem, görüşmek için bekliyor. İkindi namazından sonra mescidde uzandığı yerde uyuyakalmış. Müslüman olmayan biri, Peygamber mescidinde uzanmış uyuyor; fakat müslümanlardan kimse ona ilişmiyor. İşte hürriyetin en geniş şekilde yaşandığı yer; islâm ülkesi. Akşam ezanı okundu. Resulullah efendimiz ve cemaat camiyi doldurdu fakat Cübeyr hâlâ uykuda. Efendimiz, imam olarak akşam namazını kıldırmaya başladılar; Fatihayı şerifi bitirip Tûr suresini okumaya başlamışlardı ki Cübeyr tedirginlikle uyandı ve doğrulduğu yerde bu muhteşem sureyi dinlemeye başladı.

Cübeyr, o ânı şöyle anlatıyor:

- Tûr suresini sonuna kadar dinledikten sonra mescidden çıktım...ayetler, kafamda yankılanıyordu: "Yoksa onlar, yaratansız olarak mı yaratıldılar. Yoksa kendileri midir yaratıcıları/Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?" Bunlar belli ki insan sözü değildi. O ândan itibaren iman nurunun kalbime yerleştiğini hissettim..

.............

Umeyr bin Vehb, kıvrak zekâlı işbilir bir müşrik. Bedr'e oğlu ile beraber iştirak etmiş; fakat karnından aldığı bir yara ile bayılmış; tâ gün batıp karanlık, ölü ve yaralıların üzerine bir şal gibi çekildikten nice sonra ayıkmış ve sine-sürüne kaçarak soluğu Mekke'de almıştı.
Şimdi amcazadesi Safvan bin Umeyye ile birlikte Kâbe-i Şerif yolundaki Hıcır denen yerde oturmuş konuşuyorlar. Tamamen iyileşmiş olan Umeyr, Bedr cenginden, verdikleri kayıplardan, hatır hürmet görür yirmidört kişinin taş doldurur gibi berbad bir kuyuya doldurulduklarından bahsediyor.

Umeyr bin Vehb, kıvrak zekâlı işbilir bir müşrik. Bedr'e oğlu ile beraber iştirak etmiş; fakat karnından aldığı bir yara ile bayılmış; tâ gün batıp karanlık, ölü ve yaralıların üzerine bir şal gibi çekildikten nice sonra ayıkmış ve sine-sürüne kaçarak soluğu Mekke'de almıştı. Şimdi amcazadesi Safvan bin Umeyye ile birlikte Kâbe-i Şerif yolundaki Hıcır denen yerde oturmuş konuşuyorlar. Tamamen iyileşmiş olan Umeyr, Bedr cenginden, verdikleri kayıplardan, hatır hürmet görür yirmidört kişinin taş doldurur gibi berbad bir kuyuya doldurulduklarından bahsediyor.

Safvan bin Umeyye iç geçirdi:

- Hey gidi koca Kureyş! Parlak yıldızın nasıl da söndü? Onlar öldüler biz hayattayız öyle mi ya Umeyr? Eğer biz hayattaysak ve eli kolu bağlı oturup hiç bir şey yapamıyorsak olmaz olsun böyle hayat! İnsan yaşadığı hayatı hak etmeli. Biz bu hakka sahip miyiz ya Umeyr?

Safvan, perişandı. Zaten Umeyr de bu ânı hazırlamak istemişti. Cevap verdi:

- Doğru diyorsun ya Safvan! Ömrün önümüzde kalan günleri artık bizim için ağız tadı değil, zehir vaad ediyor. Eğer borçlu olmasaydım; veya borcumu karşılayacak servetim olsaydı Yesrib'e gider ve muhakkak bir yolunu bularak O'nu katlederdim. Ama başıma bir hal gelirse çoluk çocuğum ağır bir borcun altında kalırlar.

Safvan, karşısındakinin tâ gözlerinin içine baktı.

- Bu nasıl endişedir ya Umeyr? Biz amca çocukları değil miyiz? Senin borcun benim borcum; senin çocukların benim çocuklarım. Bilmez misin seni ne kadar severim. Bilmez misin yanımda ayrı bir yerin var! Hem bugüne kadar duyup işitilmedik hadiseler yaşanırken bunlar, ağza alınacak lakırdılar mı? Hemen ne yapacaksan yap!...

Umeyr'in planı tutmuş; Safvan'a istediği şeyleri söyletmişti:

- Ya Ümeyye yemin olsun ki elimdeki şu kılıcı zehirleyecek ve Muhammed'e bununla öldüreceğim. Bu uğurda ölürsem gam değil. Zaten benim O'nun hayatına kastetmemden sonra sağ kalmam imkânsız. Ne yapalım? Çakallar gibi yaşamaktansa arslanlar gibi can vermek daha iyidir. Ancak sen şimdi bunları hiç kimseye söyleme . Aman ha!

- Çocuk musun ya Umeyr?

- Karına bile söylemeyeceksin...

- Merak etme...

......

Umeyr, hemen hazırlığa başladı. Kılıcını bir tüyü bile ikiye bölecek kadar biledi ve çeliği en tesirli zehirle besledi. Üzerinde saatler boyu çalıştığı kılıç, şimdi merhametsiz bir çıngırak yılanından farksızdı ve dokunduğu hasmı öldürmek için ucunun değmesi yeterdi.

......

Umeyr, kendince bir münasib zamanda Mekke'den çıkarak Medine yoluna düştü...

O'nun Medine'ye girdiği sırada Hazreti Ömer ve bazı müslümanlar mescidin kapıya yakın bir yerinde oturmuş sohbet ediyor; yaman mücahidden heyecanla Bedr'i dinliyorlardı. Tam o esnada Hazreti Ömer, birden irkildi:

- Şu mescid önündeki Umeyr bin Vehb değil mi?

- Evet ya Ömer O!.

- Sadece oğlunu kurtarmak için değil; O; mutlaka bozuk bir niyetle buraya gelmiştir. O ne Allah düşmanıdır O!.. Ben, hemen Efendimize haber vereyim...

Hazreti Ömer, Peygamberimize koştu:

- Ey Allah'ın Resulü! Umeyr, belinde kılıçla mescid önünde. Şu an devesini çöktürmekle meşgul...

Sevgili Peygamberimiz:

- Bana getiriniz, buyurdular...

Hazreti Ömer, huzurdan çıktı. Sohbet arkadaşlarına:

- Resulullah'ın etrafında yer alınız! Bu adamdan her şey beklenir. Uyanık olun!

Dedi ve Umeyr'i karşılamaya gitti...

- Burada ne arıyorsun ey Allah düşmanı?

- Oğlum için geldim!

- Seni Resulullah istiyor! Haydi yürü!

Ömer radıyallahü anh, Umeyr'i kimseye herhangi bir zarar veremeyecek şekilde tutarak yürütmeye başladı. Efendimizin huzuruna geldiler. Peygamberimiz:

-Elini çek ya Ömer; Umeyr'i serbest bırak!

Buyurdular. Ve sordular:

-Ya Umeyr! Buraya niçin geldin?

- Esir oğlum için...

- Oğlun için geldiysen bu kılıç neyin nesi?

- Bu da bir kılıç mı; Bedr'de kendimi korumak için bile iş görmedi...

...kurnaz adam, beklediği âna yaklaştığını sanarak ve heyecanını mümkün mertebe bastırarak aklınca Sevgili Peygamberimizi kandırmaya çalışıyor. İşte kılıcı elinin altında ve büyük düşmanı tam karşısında.

Efendimiz üstelediler:

- Doğru söyle ya Umeyr! Niçin geldin?

- Oğlum için geldiğimi söyledim ya!

- Ya Umeyr sen oğlunu kurtarmak için değil beni şu zehirli kılıçla öldürmek için geldin?

- Hayır!.. Kim dedi?

- Sen Hıcır'da Safvan bin Umeyye'ye dedin!

Umeyr sapsarı kesildi. Peygamberimiz devam ettiler:

-Hıcır'da amcaoğlun Safvan ile oturmuş Bedr'de kuyuya atılanları konuşuyordunuz. Sen "eğer borcum ve çoluk çocuğum olmasa Yesrib'e gider Muhammed'i şu kılıcımla öldürürüm" dedin. Ümeyye de beni öldürmen karşılığı borcunu ve aile efradının geçimini üzerine aldı.

Umeyr'i ter basmıştı. Şaşırdı. Bir yaprak gibi titriyordu. Bütün gözler üzerindeydi. Kısık bir sesle cevap verdi.

- Bu konuşma sadece ikimiz arasında geçti. Bizden başka kimse bilmiyordu aramızdaki bu sırrı...

- Hayır o sırrı bir kişi daha biliyordu ya Umeyr!

- Kim?

- Allah... Herkes için sır olan Allahü teâlâ için malumdur. İşte senin kimse bilmiyor diye sevindiğin niyetini sen daha buraya gelmeden Allah, bana bildirdi...

- Ah demek ki biz bugüne kadar sana inanmamakla hata etmişiz. Ölenlerimiz de boşu boşuna ölmüş. Bütün kalbimle iman ediyorum ki sen hak Peygambersin: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühü.

Endişeler yatıştı; yüz hatları yumuşadı. Peygamber Efendimiz ve hazır olan eshab-ı kiram sevindiler.

Umeyr bin Vehb radıyallahü anh dedi ki:

- Bana islâm nimetini ihsan eden Allah'a hamdü senalar olsun..

Peygamberimiz, yüzlerine yayılan mübarek bir tebessümle:

- Kardeşinize dinini ve Kur'an-ı Kerim okumayı öğretiniz ve esirinin de hürriyetini iade ediniz, buyurdular.

......

Medine'de Umeyr bin Vehb kendisinin bile beklemediği bir şekilde âniden müslüman olurken; Mekke'liler her şeyden habersizdir. Bu sebeple Safvan bin Umeyye, fazla bir açıklama yapmamakla beraber müşriklere onları ümidlendirici bir haberden bahsediyordu:

- Ey hemşehrilerim! Siz, bugün pek haklı olarak yas içindesiniz! Ama yakında yüreklerinizi ferahlandıran müthiş bir haber alacaksınız!

- Ne haberi ya Safvan?

- Şimdilik bu kadarını bilin yeter. Ama şunu söyleyeyim ki Bedr mağlubiyetinin intikamı alınacak; ölülerimizin kanları yerde kalmayacak.

- Sen hayal görüyorsun!

Safvan bunu söyleyen yaşlıya güldü...

- Hayır, ben hayal görmüyorum! Ama; yakında içinizdeki intikam duygularının tatmin edilmiş olduğunu göreceksiniz.

Hazreti Umeyr, Medine'de bir müddet kaldıktan sonra Resulullah Efendimizin huzuruna çıktı:

- Ya Resulallah, öğrenilmesi lâzım olanı öğrendim. Şimdi müsaade buyurursanız Mekke'ye gitmek istiyorum. Zira hidayete kavuşmadan evvel malumunuz olduğu gibi müslümanlara işkence eder; Allah'ın nurunu söndürmeğe çalışırdım. Şimdi memleketime gidip insanları islâm dinine davet etmek; muhalefet edenlere layık oldukları cezayı vermek istiyorum.

İzni alan Umeyr gitti.

Hazreti Ömer dedi ki:

- Mescidin önünde ilk gözüme çarptığında Umeyr bana bir hayvan gibi göründü; iman edince evladım kadar sevgili oldu...

......

Umeyr bin Vehb'i Medine'ye göndermiş olan Safvan; günler geçip de Medine tarafından bir ses seda çıkmayınca yavaş yavaş huzursuz olmaya başladı. Bu arada Mekkeliler de kendisine arada bir soruyorlardı:

- Ya Safvan nerede kaldı senin beşaretin!

- Bekleyin. Yakında kavuşacaksınız!

Biraz daha zaman geçiyor. Bu defa yine aynı şeyler soruluyor; fakat kendisi aynı cevabı aynı toklukla veremiyordu... Medine yolunu beklemeye başladı. Gelen yolcuların önüne çıkarak:

- Sevinçli bir haberiniz var mı, diye soruyor.

Sualine hep menfi cevap aldı. Bir yolcunun dedikleri ise dünyaları başına yıktı. Adam şunu diyordu:

- Ne beklediğini bilmiyoruz ama bizim sana vereceğimiz haber şu; amcaoğlun Umeyr bin Vehb müslüman olmuş!...

Safvan, nice sonra kendine gelebildi...duyduğunun doğru olmamasını istiyordu?

-Şaka yapıyorsunuz!

- Biz şaka yapmıyoruz ama dediklerimizden şüphen varsa az sabret Umeyr de nerede ise gelir.

...ve beklenen yolcu geldi; konuştular ve koptular. Safvan bin Umeyye kendisiyle bütün alakalarını kesti. Artık kalbine tebliğ ateşi düşen mübarek sahabi, insanları islâmiyete davete başladı. Elinden bir çok bahtiyar kimse imana kavuştu. O'nun dini yayma gayretine karşı duranlar ise layık oldukları muameleyi gördüler. Umeyr radıyallahü anh onları affetmiyordu.

......

......

İslâmı seçenleden biri de Velid bin Velid. Velid'i Abdullah bin Cahş, Bedr'de esir almıştı. Kardeşi Halid bin Velid'le baba bir kardeşi Hişam bin Velid fidye bedelini verip kerdeşlerini kurtarmaya geldiler. Esirin sahibi Abdullah bin Cahş radıyallahü anh dörtbin dirhem fidye bedeli istedi; Halid razı olduysa da Hişam çok buldu. İhtilaf Peygamber Efendimize götürüldü. Efendimiz, fidye bedeli olarak babalarının kılıcını verebileceklerini teklif ettiler. İki kardeş bunu aralarında hayli tartıştılarsa da sonunda "peki" dediler ve Velid'i alıp gittiler. Ne var ki üç kardeş, Zülhuleyfe'ye geldiklerinde Velid bin Velid bir fırsatını bularak kaçtı ve Sevgili Peygamberimizin huzuruna gelerek müslüman oldu...ve sonra tekrar yola düşerek Mekke'ye; evine geldi. Hareketi kardeşlerini çok kızdırmıştı. Halid bin Velid dedi ki:

- Madem ki müslüman olacaktın niçin daha esirken müslüman olmadın? Babamızın hatırasına düşmanlığın mı vardı ki kılıcı elimizden çıkardıktan sonra koşa koşa gidip islâma girdin?

Velid radıyallahü anh, şu cevabı verdi:

- Eğer daha önce iman etseydim "fidye bedelinden kurtulmak için böyle yaptı" diyen olabilirdi. Bu sebeple fidye ödendikten sonra müslüman olmayı tercih ettim.

...kardeşleri üzerine atıldılar:

- Demek öyle ha! Bari biraz hapis yat da sen de müslümanlara kaptırdığımız kılıç için hürriyetinle fidye ödemiş ol. Seni gidi ecdadın yolunu da hatırasını da ayaklar altına alan hain!

...ve Velid bin Velid radıyallahü anh'ı zindana tıktılar...

Haberi işiten Peygamberimiz, hapis, işkence ve sıkıntıda olan müslümanlar için ettiği duaya bu mazlum mü'min'i de kattı...

......

Velid bin Velid bir gün yine bir imkân yakalayarak hepisten kaçtı ve Efendimize geldi. Allah'ın Resulü bir mü'min'in zindandan kurtulmasına sevinmişlerdi...lakin Mekke'de; hapishanede daha başkaları da vardı. Bu sebeple Peygamberimiz, Seleme bin Hişam'la Iyaş bin Rebia'yı sordular:

- Ya Resulallah! Onlar ayakları birbirine bağlı olduğu halde işkence altındalar.

Sevgili Peygamberimiz, mü'min oldukları için hapishanede çürütülen eza ve cefa ile dininden caydırılmaya çalışılan müslümanlar için sabah namazlarından sonra derinden derine dua ediyorlar:

- Allah'ım! Seleme bin Hişam, Iyaş bin Ebi Rebia ve işkence altındaki sair mü'minlere imdat eyle...

...ve duadan sonra sordular:

- Düşman elinde esir ve işkenceye maruz bu müslümanları kim kurtaracak?

Velid bin Velid:

- Ben hazırım ya Resulallah!

Zindandan henüz firar etmiş Velid radıyallahü anh, imana yeni gelmiş olmanın aşkı ve Seleme ile Iyaş'ın içinde bulundukları yürek yakan şartları yakinen bilmiş olmanın etkisiyle bu bayağı zor; fakat külfeti nisbetinde de sevabı çok hizmete sual daha Fahr-i Kâinat'ın mubarek ağzından çıkar çıkmaz talib olmuştu.

Velid bin Velid, Sevgili Peygamberimizle Eshabı Kiram'dan hayır dua alarak devesine atladığı gibi Mekke yoluna düştü...günlerce yol aldıktan sonra ve işte bir kere daha Mekke:

Büyük bir gizlilikle Mekke'ye girdi...kendi hapis yattığı yere varmayı başardı fakat; eyvah, esirler burada yoktu...başka yere nakletmiş olmalılar... ama orayı nasıl bulacak? Arayan buluyor. Bir kadın gördü bir kab yemekle gidiyordu.

- Ziyafet mi var ey hemşire?

- Bir kab yemekle ziyafet mi olur kardeş. Şu iki esir açlıktan ölecekler. Kursakları sıcak bir çorba görsün...

...Velid, izi yakalamıştı. Müthiş sevindi. Kadın, sokağı sapınca da takibe başladı.

......

İki müslüman, penceresiz; fakat tavanı da olmayan dört tarafı yüksek duvarla çevrili bir yerdeydiler...öldürücü darbe yiyen kâfirler, hırslarını bunlardan çıkarıyor; fakat mü'minler de şahlanan imanlarından aldıkları kuvvetle dayandıkça dayanıyorlardı.

Velid bin Velid, geceyi bekledi. Ortalıktan el ayak çekilip ay çölün öte ucundan görünmeye başlayınca; o da Peygamberine verdiği sözü gerçekleştirmek için harekete geçti...nihayet aşılmaz sanılan duvarları aşarak esirlerin yanına indi...

İçerdekiler önce şaşırdılarsa da sonra geleni tanıdılar.

- Velid işin ne burada?

Velid, iman çilekeşlerinin bağlarını kılıçla keserken bir taraftan da anlatıyordu.

- Peygamberimizin, muhacirin ve ensarın selamını getirdim.

Seleme ve Iyaş, zındanı terkederken gözlerinden sevinç damlaları sızıyordu.

- Ey bir müşriki mü'min yapıp bizi müşriklerden kurtaran Allah'ım sen elbette varsın; senin Resulün de elbette hak Peygamber...şükürler olsun..

......

Dışarı çıkan üç mü'min Hazreti Velid'in devesine bindikleri gibi ver elini Medine. Mübarek hayvan, çatlarcasına koşuyor. Medine civarındaki Harre'ye kadar hiç durmadan yol aldılar.

Onlar selamete varmışlardı ki kâfirler, nice sonra esirlerin kaçtıklarını fark ettiler. Bunun üzerine iki ayrı takım teşkil ederek birinin başında Halid bin Velid olduğu halde Usfan tarafına, öbür takım da Sevgili Peygamberimiz'in Hicret yolu olan deniz tarafındaki Emec'e doğru gitti ise de bir zaman sonra öfke ve kızgınlıkla eli boş geri döndüler...

......

Üç sahabi Medine'ye yorgun ve bitkin girdiler. Zaman zaman yaya yürümek mecburiyetinde kaldığı için Velid radıyallahü anh'ın ayakları dilim dilim parçalanmış kanıyordu...

......

Cündeb bin Damre, çok zengin ve çok yaşlı ve dört erkek evlâd sahibi Mekke'li bir müslümandı. Hicret edememeşti. Birçok müslüman Mekke'den Medine'ye; Resulullah'ın yanına göçmüşken O'nun hâlâ Mekke'de durup kalması yüreğini yakıyordu. Nisâ sure-i şerifesi, bu yangını harlandırdı; ihtiyar çınar tutuştu. Sure "mü'minlerden mazereti olmadan yerlerinde oturup kalanlar; elbette mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle bir olamazlar!" Diye buyurarak devam ediyordu. Cündeb radıyallahü anh, Rabbine yalvarmaya başladı:

- Allahım! Hicret etmemek için benim hiçbir mazeretim yok! Buna rağmen hâlâ buradayım! Halbuki Habibin Medine'de. Ey Allahım! Benim bu şehirden rızkımı kaldır. Beni müşriklerin yanından ayırarak hicret yurduna gönder. Oraya gitmek Resulünle olmak; O'nun hizmetinde bulunmak istiyorum...

......

İhtiyar müslüman, çok geçmeden hastalandı. Evlâdları yatağının önüne diz çöktüler; onlara dedi ki:

- Beni Mekke'den çıkarın!

- Nereye çıkaralım babacığım; nereye gitmek istiyorsun?

- Hasretinde olduğum yere; hicret yurduna; Resul aleyhisselamın yanına.

Evlâdları:

- Peki babacığım, dediler. Derhal!..

...ve mübarek sahabiyi bir deveye bindirerek yola düştüler...

Hayvanın üzerinde hasta ve yaşlı bir insan; önde uzayıp giden sapsarı çöl, tepede yakıcı güneş var ama elde özlenilen Medine'ye kavuşacak kadar ömür var mı? Hayır. Ne yazık ki Cündeb hazretlerinin ömrü Medine yakınlarına varıldığında bitti...

Şimdi eshab-ı kiram'da bir merak:

- Acaba, diyorlar. Cündeb bin Damre muhacir mi; hicret sevabına kavuştu mu?

Nisa suresinin yüzüncü ayeti kerimesi geldi...evet; Cündeb radıyallahü anh Medine'ye varmamış olsa da hicret etmiştir ve hicret sevabına da kavuşmuştur.

 
< Önceki   Sonraki >