Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Bütün Zamanların En Büyük ve En Mânâlı Savaşı: Bedir 6
Bütün Zamanların En Büyük ve En Mânâlı Savaşı: Bedir 6 PDF Yazdır E-posta
Hakikaten çok geçmeden mağlub ordunun kılıç artıkları kibir, gurur ve şereflerini Bedr'de bırakmış olarak kimi atlı, kimi develi, kimileri yaya-yapıldak sökün ettiler... Ebu Süfyan, hepsini bir araya toplattı... Küskün, sefil ve mahcuptular...bir zaman kimse kimseye bir şey diyemedi; ne mağlublar bekleyenlere; ne bekleyenler mağlublara... Nihayet bir ihtiyar cılız sesi ile konuştu...
- Yas tutalım; kadınlar ağıt yaksın, şairler mersiye söylesin. Ne başınız önünüzde bekleşir durursunuz böyle?

Ebu Süfyan, derince bir iç geçirdikten sonra:

- Hayır, dedi! Ne kadınlar, ağıtlarla feryadu figan etsin, ne şairler ateşli mısraları ile kalplerimizi yakıp kavursun!

- Ee, ne yapalım peki ya Eba Süfyan! Toprak saçılsın başımıza ne yapalım peki?

- Acıları içinizde büyütün; gözyaşı sellerini içinize akıtın. Eğer Muhammediler ağlaşmalarınızı işitirlerse bize güler ve bizimle eğlenirler. Bu da ikinci bir şerefsizlik olmaz mı? Ben derim ki ne ağlayın, ne inleyin; öfkeleriniz dağ dağ büyüsün. Tâ saldırıp intikamımızı alıncaya kadar ne ruhlara baygınlık veren güzel kokular sürünün, ne kadınlarınıza yaklaşın.

Bazı hatırlılar tasdik etti:

- Evet, doğru der Ebu Süfyan. Yas yok, feryad yok. Bunlar yasak. Ama bir tek şey var; intikam! Bugüne kadar kendimiz için yaşadık. Bundan sonra ölülerimizin intikamı ve şerefimiz için yaşayacağız.

......

Esved bin Muttalib adında bir müşrik'in Zem'a bin Esved ve Akil bin Esved isminde iki oğlu ile Haris bin Zem'a ismindeki torunu öldürülmüştü... Esved, evine kapanıp gizli gizli ağlıyordu. Bir-iki güne bir kölesi ile Bedre giderken geçtikleri vadiye giderek sarhoş oluncaya kadar içer; gözlerinden kanlı yaşlar akıtır; yerden aldığı toprakları kafasına saçar, fakat kölesine bunları kimseye söylememesini tenbih ederdi.

Esved bin Muttalib, bir gece bir kadının feryadını işitti. Kölesine:

- Git bak bakalım. Ağıt yakmaya izin verildi mi? Köle gitti. Ağlayan, devesini kaybetmiş bir kadındı. Haberi gelip efendisine anlattı.

Esved:

- Ya! Demek o kadın hıçkırıklarla develerine ağlıyor ha? Bir deve için böyle feryat edilirse; ya o civan yiğitler için neler yapılmaz?

......

Bir ay müddetle kimse yas tutamadı; şiir söyleyemedi; ağıt yakamadı. Tâ, Kâ'b bin Eşref adındaki bir yahudinin Medine'den Mekkeye gelerek müşrikleri tahrik etmesine kadar bu suskunluk ve için için yanıp tutuşma devam etti. Muttalib bin Ebi Vedaa'nın evine inen yahudi Kâb, ertesi gün Kâbe'nin duvar dibinde yangını alevlendirdi.

- Ey Kureyş! Ebu Cehil, Utbe bin Rebia, Şeybe bin Rebia, Âs bin Hişam, Velid bin Mugire gibi yetmiş kişi öldürülmedi mi? İpek yorgan, hurma lifinden döşeklerden başka yerde bir kere bile yatmamış olanlar pis bir kuyuya taş doldurulur gibi doldurulmadı mı? Kadınlar kocasız, evlatlar babasız kalmadı mı? Oğullar babalarını, babalar oğullarını öldürmedi mi?

Kâb'ın çevresine toplananlarda tasdik sesleri yükseldi:

- Doğru, öyle oldu; maalesef...

- Evet, doğru. Evet, evet...

- Öyleyse yeter! Mersiye de söylenmeli, ağıt da yakılmalı; Muhammediler'den intikam da alınmalı.

Patlamış bir su bendi gibi yas figanları boşalmaya başladı. Kuyuyu dolduran ölülerin eşleri, bir ay boyunca bu kuyu ağzında haykırıp dövündüler.

......

Kâ'b bin Eşref'in faaliyetleri Efendimize bildirildi. Buyurdular ki:

- Bu adamı kim ortadan kaldıracak? Beş sahabi ilk ortaya fırlayanlar oldu.

Vazife bunlara verildi.

Allah'ın Resulüne soruyorlar:

- Nasıl bir usûl takip edelim?

Buyurdular ki:

- Harb hiledir. Şartlar neyi icap ettirir; kalbinize ne uygun gelirse onu yapın!..

...birgün vazifeli sahabiler işlerini halletmiş olarak tekbir getire getire gelirken Sevgili Peygamberimiz namaza durmuşlardı. Onları duyunca tebessüm ettiler. Bir İslâm düşmanı daha temizlenmişti.

Bu hadise büyük bir ölçü kazandırmıştı: "Harb hiledir."

......

......

Ebu Râfi, Abbas bin Abdülmuttalibin kölesi... Aynı zamanda Zemzem kuyusunun çevresinde ahşap su bardakları yapıp satıyor. Resulullah'a iman etmiş bahtiyarlardan. Hezimet haberinin Mekkeye yeni yayıldığı sırada O, çalışırken Abbasın hanımı Ümmü Fadl ve daha başka kimseler de yanında bulunuyorlardı. Az sonra Ebu Leheb geldi; bir yer bulup sırtını dönerek oturdu. Ebu Rafi, Sevgili Peygamberimiz'in zaferini işitmiş olduğundan o gün sevinçler içindeydi. Göz altından Ebu Leheb'in yüzüne bakmaya çalıştı; mosmordu. Belli ki haberi o da almış ve o üzüntüyle kendini buraya atmıştı. O böyle can sıkıntısından patlarcasına otururken Ebu Süfyan göründü. Ebu Süfyan'ın görünmesi ile de Ebu Leheb boşalmaya başladı:

- Nedir bu kepazelik ya Eba Süfyan. Biz dünyada hangi hakla dolaşıyoruz? Aklım hafsalam olanları almıyor! Bir açıklama yap; ikna et beni. Çıldıracağım yoksa.

Ebu Süfyan yaklaşırken Ebu Rafi, Ebu Leheb için içinden...

"İnşaallah tez zamanda, üzerinde gezmeye kendini layık görmediğin toprağın altına koyarlar seni hain mel'un." diye geçiriyordu. Ebu Süfyan geldi. O da bir tarafa ilişti.

Ebu Leheb, konuşmaya zorladı.

- Evet, anlat bakalım haberler sende.

Meraklılar etrafını çevirdiler.

- İşin içinde iş var... Bizden istediklerini öldürmüş istediklerini esir almışlar. Düşman, yalnızca sizin tanıdığınız veya tanımadığınız Muhammedilerden ibaret değilmiş. Gökten yere atlı insanlar inmişler. onların gelmesi ile müslümanların karşısında dikiş tutturamamışız.

Lafın burasında heyecanını zaptedemeyen Ebu Rafi:

- Vallahi onlar melekti! diye araya girdi...

...zaten kudurgan bir hal almış olan Ebu Leheb, ânında Ebu Rafiye şiddetli bir tokat vurdu. Ebu Rafi hemen O'nun üzerine atıldı. Alt alta üst üste dövüşmeye başladılar. Ama kuvvetleri dengesizdi. Ebu Leheb'e göre çok zayıf olan Ebu Rafi alta düştü. O altta iken beklenmedik başka bir şey oldu Ümmü Fadl, eline bir sopayı geçirdiği gibi Ebu Leheb'in kafasına indirdi.

Öfkeli kadın diyordu ki:

- Demek Ebu Rafi'yi efendisi Abbas'ın yokluğunu fırsat bilerek dövüyorsun ha! Yağma mı var!..

Zaten ruhen mahvolmuş Ebu Leheb, üstüne bir de bir kadından dayak yemiş olarak çekip evine gitti. Ve bir daha da dışarı çıkamadı. "Adese" denilen ve vücudu sivilceler içinde bırakan veba benzeri bir hastalığa yakalanmıştı. Kokuyordu. Bir hafta sonra öldü. Pis koku yanına yaklaşılmayacak kadar artmıştı. Sopalarla ite ite bir çukura yuvarladılar ve üzerine uzaktan taşlar attılar...tıpkı kendisinin de zamanında Mekke'de Resulullah Efendimizin evini taşlaması gibi.

......

Medine'ye zafer haberini götürenler geri dönüp askere yetiştiler. Hıcır-Tebük arasında mola verilen gece Sevgili Peygamberimiz'in devesi Kusva kayboldu. Bütün aramalara rağmen mübarek hayvan bulunamıyordu. Eshab, kaygılanırken biri içten içe sevinip söylenmeye başladı. Mücahidlerin arasına sonradan dönüş yolunda katılan Zeyd bin Lusayt adındaki bu adam, yahudi iken sözümona müslüman olmuştu. Münafık Zeyd diyordu ki:

- Hani gökten haberler veriyordu. Şimdiyse devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor?

Amr bin Hazm çıkıştı:

- Ya Zeyd! Ne dediğinin farkında mısın! Sus! Bir daha böyle bir şey duymayayım! Çıldırdın mı sen?

Hayır! Zeyd bin Lusayt, çıldırmamıştı; ama, zafer, O'nun iç yüzünü daha fazla saklayamaz hale getirmişti.

......

O, kokuşmuş konuşması ile nifak çıkartmak için ilk bozgunculuğu denerken Umare bin Hazm, huzurda idi. Allah'ın Sevgilisi aniden:

- Münafık, "hani gökten haberler veriyordu. Şimdiyse devesinin nerede olduğunu bile bilmiyor" diyor. Vallahi Allah, bana bir şeyi bildirmedikçe bilemem...

Hazır olan eshabı kiram şaşırdılar. Bir şey anlamamışlardı. Resulullah devam buyurdular:

- Fakat şimdi Allah, Kusvanın nerede olduğunu bana gösterdi. Şu vadinin içinde bir ağaca yuları dolanmış duruyor; dedikten sonra hayvanın bulunduğu yeri tafsilatlı olarak tarif ettiler ve, haydi gidib getiriniz! Emrini verdiler.

Eshab'dan bir kaç kişi haber verilen yere koştular. Hakikaten Kusva oradaydı. Yuları kurtararak Hicret'in unutulmaz Peygamber bineğini alıp geldiler.

......

Umare bin Hazm, arkadaşlarına vardığında heyecandan nefes nefese idi:

- Biri edebsizce bir laf etmiş. Bunu Allahü teâlâ, Resulüne haber verdi. Peygamberimiz de bize nakletti. Korkudan nerdeyse dudaklarımız çatlıyordu. Kim acaba bu münafık?

Amr radıyallahü anh:

- O hayasız maalesef aramızda ya Umare!

Umare radıyallahü anh dehşete kapıldı:

- Ne diyorsun! Kim o, çabuk söyle!

- Zeyd bin Lusayt. Peygamber Efendimizden naklettiğin sözleri elifi elifine O, söyledi...

Hazreti Umare; Zeydin üzerine yürüdü:

- Vay seni yahudi alçağı seni! Demek müslüman olman sözdeymiş ha! Nifak çıkartmak için aramıza girdin öyle mi? Defol! Çabuk yıkıl karşımdan.

Mübarek sahabi, hem bozuk yaradışlı adamı paylıyor; hem de döve döve aralarından atıyordu..

...nifak fitnesi, dişlerini göstermeye başlamıştı.

......

...daha sonra Resulullah'ı başındaki tepside mis gibi kızarmış bir oğlak ve elinde ağızlara layık nefis bir tatlı tepsisi ile bir kadın karşıladı:

- Ey Peygamber! Hoş geldin. Zaferin kalbimize soğuk sular serpti. Eğer bu savaştan galip olarak gelirlerse Allah için bir oğlak kesip kızartacak ve kendilerine sunacağım diye adak adadım. İşte şu ân bu adağım gerçek oldu; lütfen buyurun arkadaşlarınızla beraber afiyetle yiyiniz. Oğlak kebabından sonra tatlı da var.

Efendimizin kabul etmesi ile sofra kuruldu. Hazır olanlar oturdu. Çetin bir harbden sonra burcu burcu kokan bir ziyafet. Herkes müthiş aç; et ve tatlı tepsilerde sanki mücahidlere gülüyor. Ancak Resulullah el uzatmadan eller sofraya uzanamıyor. Resulullah bu sofraya asla el uzatmayacaklar. Zira o ân bir mucize daha gerçekleşti. Tepside yatan kızarmış hayvan, Allah'ın izniyle yerinden silkinip ayağa kalktı; canlanmıştı. Herkesin şaşkın bakışları üzerinde iken şunları söyledi:

- Ey Allahın Resulü! Etimden bir lokma bile almayın. Beni bu yahudi kadın zehirledi...

Evet yahudi, yine cıfıtlığını etmiş, Sevgili Peygamberimize suikast yapmaya teşebbüs etmişti. Yani kıyamete kadar gelecek sayısı meçhul insanlara en büyük fenalığı yapmak istemişti. Zira O'ndan sallallahü aleyhi ve sellem mahrum bir dünya, saadetten habersiz olarak karanlıklar içinde çırpınır dururdu..

Tabiî adak ve ikram sahibi yahudi cadısı, müslümanlardan da gerekli ikramı gördü..

......

Ebu Süfyan kumandasında Şam'a giden kervan'dan haber getirmek için gönderilen Talha ibni Abdullah ve Sa'd ibni Zeyd hazretleri, Medine'ye geri gelirken yolda Resulullah kumandasındaki islâm ordusunun Bedr'e gittiklerini öğrenince derhal o tarafa yöneldiler ama muharebeye yetişemediler; Sevgili Peygamberimiz ve ordu geri dönüyordu.

Efendimiz ve eshabı kiram, Revha'ya geldiklerinde kendilerini istikbal etmek için buraya kadar gelmiş müslümanlarla kucaklaştılar. İlk defa bir zafer havası yaşanıyor. Yüzlerde güller açıyor; Resulullah Efendimiz ve mücahidler tebrik ediliyordu. Mübarek Seleme bin Seleme nükte yaptı.

- Tebrik edecek ne var ki! Kesim için ayrılmış ve kafasının tüyleri dökülmüş develer gibi saçsız yaşlılarla karşılaştık ve işlerini bitirdik; hepsi bu!

Efendimiz benzetmeye tebessüm buyurdular ve:

- Hay Allah iyiliğini versin Seleme! O tepeleri saçsız insanlar Kureyş kavminin eşrafı idi..buyurdular.

......

Ensar'dan Useyd bin Hudayr, Resulullah'ı karşılamak için nerelere kadar gelmişti:

- Ya Resulallah! Gazan mübarek olsun! Allahü teâlâya şükürler olsun ki sana zafer ihsan etti. Şayet muharebeden gününde haberim olsaydı ben de seve seve koşardım. Ama maalesef bu nimetten mahrum kaldım.

Efendimiz:

- Doğru diyorsun buyurdular ve üzüntüsünden dolayı kendisini teselli ettiler.

Abdullah bin Üneys de Peygamberimizi Türban'da karşıladı:

- Ey Allahın Resulü selametle ve zaferle dönüşün hepimizi ziyadesiyle sevindirdi Hoş geldiniz. Gazanız mübarek olsun...

......

Kâinatın Efendisi ve insanlığın kurtarıcısı Kahraman Peygamber, aydınlık Medine'de müslümanlar tarafından görkemli bir şekilde karşılandı...buradan fakir, silahsız, bineksiz olarak çıkan müslümanlar, Sevgili Peygamberimizin dua ve mucizeleri bereketi ile servete, silaha ve bineğe kavuşmuş olarak muzaffer bir şekildebeldelerine giriyorlardı. Sefer için Medine'den çıkışla Medine'ye giriş arasında ondokuz gün geçmişti.

......

......

......

Esirler, ordudan bir gün sonra gelebildi. Resulullah Efendimiz, onları görmeye gittiler ve esirler arasında bulunan amcası Abbas bin Abdülmuttalib'in önünde durdular...

- Nasılsın?

- İyi değilim

- Sebep

- Hem esir edildim; hem de üzerimdeki yirmi ukiye ve sekizyüz dirhem altın ganimet olarak alındı. Halbuki ben müslümanım. Kureyş beni Bedr'e zorla getirdi.

- Harbe zorla getirildiğin doğru ama müslüman olup olmadığını ancak Allah bilir. Şayet müslümansan elbette katlandığın sıkıntıların ecrine kavuşursun.

- Ben de karım Ümmü Fadl da kölem Ebu Rafi de müslümanız. Ama Mekke'de bir çok kimsede veresiye sattığım mallar sebebiyle alacağım var. Eğer; imanımı açığa vurmuş olsaydım kimse borcunu ödemezdi.

- Ya Abbas! Biz zahire bakarız. Şahsın, yeğenin Akil; Haris'in oğlu Nevfel ve dostun ve müttefikin Utbe bin Amr için fidye öde!

- Alınan altınlarımı fidye yerine sayın.

- Sayamayız. Çünkü o, Allahın senin vesilenle müminlere ihsan ettiği bir rızıktır.

- Yirmi ukiye ile sekizyüz dirhemden başka servetim yok. Şimdi bir de fidye istiyorsunuz. Bundan sonra el açıp dilencilik mi yapayım?

- Evdeki altınlara rağmen mi dilencilik?

- Ne altını?

- Bedr seferine çıkarken Ümmü Fadl'a kendisi ve çocukların için verdiğin altınlar!...

- Nereden bililyorsun? Kim söyledi.

- Allah söyledi..

Esir, hayretler içinde kaldı.

- Evet, sefere çıkarken hanımım Ümmü Fadl'a kendisi ve Abdullah, Ubeydullah ve Kusem için 'ne olur ne olmaz düşüncesiyle' altın liralar bıraktım. Ancak o sırada yanımızda hiç kimse yoktu. Şimdi sen bunu biliyorsun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulüh!

- Mübarek olsun.

Enfal sure-i celilesinin, yetmişinci ayeti kerimesi indi: "Ey Resulüm! Ellerinizdeki esirlere de ki: Eğer, Allah, sizin kalblerinizde bir hayır bulunduğunu bilirse size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi affeder. Çünkü Allah, çok affedici ve merhametlidir.

Efendimiz, amcasının iman etmesine çok memnun oldular. Daha sonra ensardan bazıları Peygamberimize gelerek:

- Ya Resulallah şayet izin verirseniz artık imanla şereflenmiş olan Abbasdan fidye almayalım.

Peygamberimiz, taviz vermediler:

- Hayır! Bu mümkün değil!

"Harb hiledir" umdesinin vazıı Sevgili Peygamberimiz, Abbas radıyallahü teâlâ anh'ın Mekkeye dönmesini ancak; imanını açıklamamasını; lüzum gördükçe kâfirler hakkında malumat yazmasını emir buyurdular.

......

Esirlerin, ödeyecekleri fidye/hürriyete kavuşma bedeli o esirin malî kudretine göre dörtbin, üçbin, ikibin, bin dirhem şeklinde sınıflandırıldı. Hiç parası olmayan her esir de on medineli çocuğa okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakılacaktı. Hem parasız, hem de cahil olanlar ise serbest bırakıldılar.

Sevgili Peygamberimiz, kalan esirleri eshabı arasında dağıttılar. Ancak esirleri onlara teslim etmeden evvel şunu tenbih buyurdular.

- Esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.

Yani; Efendimiz, hürriyetlerinden, ailelerinden, hatta şereflerinden mahrum kalmış bu insanlara -düşman da olsa- güzel muamele edilmesini istiyorlar. O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, istekleri müslümanlar için bir mukaddes emir. Bu sebeple her müslüman, eline bir ekmek geçse yarısını yanındaki esirle paylaşıyor. Muamelenin güzelliği karşısında esirler şaşkın ve mahcuplar.

......

İlk olarak Ebu Vedea'nın oğlu dört bin dirhem fidye ödeyerek babasını kurtardı... Ve bunu başka Kureyş müşrikleri takib etti. Süheyl bin Amr, yerine Mikrez bin Hafsın esir olmasına ve Süheyl'in Mekkeye giderek fidye bedelini göndermesine müsaade edildi.

......

......

Ensarın Bedr'de verdiği ilk şehid Harise bin Süraka radıyallahü anh'ın sabır, metanet ve ihlas abidesi aziz annesi Rubeyde Hatun, dört gözle Resulullahın Medine'ye dönüşünü bekliyordu. Nihayet kahraman Peygamber, büyük bir şan ve şerefle savaştan dönünce Rubeyde Hatun, kızı ile beraber Efendimize geldiler:

- Ey Allahın Resulü! Harise'nin halinden sormak için sizi bekledim. Bugüne kadar tek damla yaş dökmedim. Şayet şehid olarak cennete kavuştuysa bundan sonra da ağlamayacağım. Ama cenneti hak etmediyse gözlerimden, yaş yerine kan akıtacağım!

Efendimiz müstesna kadını sevindirdiler:

- Ey Harise'nin validesi! Cennet bir taneden ibaret değildir. Oğlun da cennette değil; cennetlerde. Cennette bir çok yüksek dereceler var. Harise bunlardan Firdevs-i Âlâ'da en yüksek dereceye kavuşmuştur.

...mübarek ananın yüzü oğlunu kaybettiğinden beri ilk defa güldü.. Efendimiz su getirttiler. Ve bu suyu şehid anası ile şehid bacısına ikram ettiler; içtiler. Sevgili Peygamberimiz, yüzlerine de sürmelerini söylediler. Bunu da yaptılar ve ışıl ışıl gözler ve bitmez sevinçlerle evlerine döndüler. Sanki yüzlerine nur yağıyordu.

Abbas, Utbe bin Amr'ınki hariç diğer fidyeleri gönderdi. Sevgili Peygamberimiz, Hasan bin Sabit'i ödenmemiş olan fidyeyi almak için o sırada Medine'ye gelmiş olan Ebu Rafi ile birlikte Mekke'ye yolladılar. Hazreti Abbas, bu parayı da gönderdi. Yıllarca Mekke'den malumat yazdı; Mekke müslümanlarına destek oldu.

Bir defasında mektubunda kendisinin de Medineye hicreti için izin istedi, Allahın Resulü buyurdular ki :

- Bulunduğu yerdeki cihadı daha güzel ve daha faydalıdır.

Hazreti Abbas söz dinledi yerinde kaldı. Abbas radıyallahü anh, der ki:

- Cenab-ı Hakkın ayeti kerimede buyurduğu maddi nimetlere fazlası ile kavuştum. Ayrıca Zemzem suyunun idareciliği de bana nasib oldu... Bu öyle bir zenginlik ki bütün Mekke'nin servetinden daha kıymetli. Bunlar hep verdiğim yirmi Ukye ve sekİzyüz dirhemin bereketi. Şimdi Allahü teâlâdan affımı beklerim.

Halbuki esir olduğunda bu iri yarı insana iğreti bir gömlek bile zor-güç bulunmuştu.

Bu sahabi, Mekke'den Medine'ye en son hicret eden mümindir.

 
< Önceki   Sonraki >