Ana Sayfa arrow Sevgili Peygamberim arrow Bütün Zamanların En Büyük ve En Mânâlı Savaşı: Bedir 5
Bütün Zamanların En Büyük ve En Mânâlı Savaşı: Bedir 5 PDF Yazdır E-posta
İslâm ordusu, Bedr'de savaştan sonra üç gün daha kaldı.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, son gece ay ışığının çölü gündüz gibi aydınlattığı bir sırada müşriklerin atıldığı kuyuya doğru yürüdüler. Eshab da peşinden yürüdü. Fakat, Allah Resulü'nün nereye gittiğini tahmin edemediler...
Merakları, Efendimizin, müşrik ölülerinin dolu olduğu kuyu başına gelmesine kadar devam etti. ...kuyudaki ölüleri tek tek, isim isim sayarak hitap buyuruyorlar:

- Ey Ebu Cehil Amr bin Hişam! Ey Utbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Nevfel bin Huveylid! Ey Huzeyfe bin Ebi Huzeyfe... Siz, Peygamberinize karşı ne kötü bir kavimdiniz. Siz beni yalanladınız; başkaları doğruladı. Siz beni evimden ve yurdumdan ettiniz; başkaları bana destek oldular. Siz benimle savaştınız; başkaları beni size karşı korudu. Siz Rabbinizin size vâd etmiş olduğu azaba kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin bana vaad ettiği yardım ve zafere kavuştum!

Eshabı kiram, Sevgili peygamberimizi hayretle takip ediyorlardı. Zira böyle bir hadiseyi ilk defa yaşıyorlardı. Hazreti Ömer sordu:

- Ya Resulallah! Ruhsuz cesetlere, kokmuş leşlere mi sesleniyorsunuz?

Peygamberimiz, arkadaşlarına dönerek buyurdular ki:

- Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Ancak onlar cevap veremezler.

Eshab, iliklerine kadar ürperdi.. Bu ne müthiş hakikatti böyle?

......

......

Üçüncü gün olunca develerini istediler; yol ihtiyaçları deveye yüklendi. Hareket emrini verdiler.

...ordu derhal ve kısa zamanda hazırlandı. Bu üç gün içinde yaralar sarılmış yorgunluklar atılmıştı. Aslında müslümanlar, zafer sevinciyle yorgunluk ve yaraların farkında bile değillerdi... Onlar; o yüksek kahramanlar, İslâm nimetinin külfetini işkenceler, zulümler, hakaretler görerek veya bu uğurda hayatlarını vererek ödediler... Vazifeli eshabın muhafazası altında olan müşrik esirlerini Hazreti Hamza, sıkı sıkıya ve kaçmalarına mani olacak şekilde bağladı.

Ordu, Useyl'e doğru hareket etti..."ah keşki Medine'ye geldikleri gibi yine eksiksiz dönebilselerdi." Ama bu mümkün mü? 'Hiç bir dâvâ yoktur ki şehidi ve çok üzüleni olmasın'. İşte dünya durdukca duracak olan hakikat. İslâm dini ise dâvâların en mukaddesi. Bedr'e kadar çok üzüntüler yaşandı; çok üzülenler oldu. Bedr'de ise bu dâvâ şehidlerini de verdi.

Eshabı kiram, şehidliğin önünde dualarını okuyup uzaklaşırken kalblerini yine de aziz arkadaşlarının ayrılık alevi şöyle bir kavurup geçiverdi.

......

Useyl, hayli uzun bir vadi. Vadi ortalandığında akşam olmak üzereydi. Efendimizin emriyle gecenin burada geçirilmesi kararlaştırıldı. Akşam namazı kılıp, bir şeyler yendiğinde vakit yatsıyı bulmuştu. Sevgili Peygamberimiz,

- Bu gece bizi kim bekleyecek? Diye sual buyurdular. Birisi karanlıkta ayağa kalktı. Şanlı Peygamber O'na:

- Sen kimsin, dediler.

- Zekvan bin Abdikays ya Resulallah!

- Otur, buyurdular.

Peygamberimiz, suali tekrarladılar:

- Bu gece bizi kim bekleyecek?

Bu defa başka birisi, ayağa kalktı. Efendimiz ona:

- Sen kimsin? Dediler.

- Abdi Kaysın oğluyum.

- Sen de otur.

Üçüncü bir şahıs kalktı. Resulullah ona da sordular:

- Sen kimsin?

- Ebu Seb, ya Resulallah...

Bir mikdar durduktan sonra Resulullah efendimiz:

- Üçünüz birden ayağa kalkınız, emrini verdiler.

Sadece Zekvan bin Abdikays ayağa kalktı. Peygamberimiz:

- Diğerleri nerede? Buyurdular.

Zekvan radıyallahü anh:

- Ya Resulallah her üç suale de cevap veren bendim, dedi..

Efendimiz, Zekvan hazretlerinin, bu hizmet etme aşkına çok memnun oldular ve hayır duada bulundular:

- Allah da seni muhafaza etsin.

...o gece Zekvan radıyallahü anh'dan gayrı daha başka müslümanlar da nöbet tuttular. Bunlardan biri de Ebu Katade radıyallahü anh'dır. Efendimiz, sabahleyin bu mübarek sahabiye de dua ettiler.

- Allahım! Bu gece Ebu Katade, senin Resulünü koruduğu gibi sen de O'nu koru.

......

Useyl'de ordu istirahate çekildi... Uzakta gece böcekleri sonu gelmez bir telaşın içindeler. Yakında nöbetçilerin ayak sesleri ve dertli esir iniltileri. Ay yükselmiş ve etrafı halelenmiş halde. Yıldızlar cıvıl cıvıl. Mücahidler, derin bir uykudalar...fakat hassas ve ince kalbli mübarek Peygamberin mübarek gözleri uykuyu kabul etmiyor. Herkes uykudayken Resulullah uyuyamıyor. Böylece hayli zaman geçmişti ki Sevgili Peygamberimizin uyuyamadığı nöbetçilerden birinin dikkatini çekti:

- Anam-babam sana feda olsun ey Allahın Resulü. Niçin uyumuyorsunuz?

- Abbas inliyor...

Hazreti Ömer, sıkı şekilde bağladığı için Abbas bin Abdülmuttalib, derinden derine inliyordu. Nöbetçi, hemen esirlerin arasına gitti ve Abbasın bağlarını gevşetti. Bu nöbetçi biraz sonra yine Resulullahın yakınından geçerken sordular:

- Abbasın sesi neden kesildi?

- Bağlarını gevşettim ya Resulallah...

- Öyleyse diğer esirlerin de bağlarını gevşetin, buyurdular...

...Ve ondan sonra uyuyabildiler.

......

Useyl'den hareket edilmeden evvel esirler Resulullah'a takdim edildi.

Nerede büyüklenip duran; Peygamber'e savaş açan cengaverler? Şimdi şu yüksek huzurda başları önlerinde suçlu suçlu bekleşenler o yiğitler mi?

Esirler'den biri de Abbas. O iri-yarı, güçlü-kuvvetli Abbas'ı zayıf ufak-tefek bir mücahid yakalamıştı. Bazı kimseler meraklarını yenemeyip sordular:

- Ya Abbas seni esir alan yarı cüssende, ona nasıl yakalandın?

- O zayıf adam, üstüme gelirken bana Handeme dağ gibi göründü.

Eşsiz sabır timsali aziz Peygamber, Nadr bin Haris zalimini görünce O'nu uzun uzun süzdüler... Nadr, Allah'ın nuru ile dolu bu nazardan son derece rahatsız oldu ve yanındaki diğer esire fısıldadı:

- Beni öldürtecek. Bakışlarından bunu sezdim. Evet beni öldürtecek, dedi ve Mus'ab bin Umeyr'i aracı koymak istedi:

- Ey Mus'ab! Senle akraba olduğumuzu unutma! Bana farklı muamele yapılmasın. Diğer esirlere nasıl muamele edilirse bana da aynı muamele yapılsın. Peygamberin, beni öldürme kararında. Buna mani ol!..

Hazreti Mus'ab cevap verdi:

- Akraba olmamızın sen kâfir kaldıkça hiç bir kıymeti yoktur. Bana nasıl iltimas teklif edersin? Bugün merhamet dilendiğin Peygambere de O'nun dinine de hakaretler eden sen değil miydin ey korkak?!

Can derdine düşen ödlek kâfir, Hazreti Umeyr'i duymak istemiyordu.

- Diğer esirlere eman verilirse bu hak bana da tanınmalı...

- O hükmü Allah ve Resulü verir.

...ve hüküm verildi:

Sevgili Peygamberimiz, yiğitler yiğidi hazreti Ali'ye emrettiler:

- Vur şunun boynunu!

Derhal habisin kafası gövdesinden ayrıldı. Nadr bin Haris, Hazreti Mıkdat'ın esiri idi. Mıkdat radıyallahü anh bu netice ile ileride fidye alma şansını kaybetmiş oluyordu. Olsun ne çıkarki bundan! En yüksek Nebi'nin bereketli duası olduktan sonra:

- Allahım! Mıkdat'ı fazlı kereminle zengin et...

......

Ertesi gün ikindi namazını müteakiben Useyl terk edilerek yola çıkıldı.

Medine'ye doğru yürüyüş devam ediyor.

Safra Boğazı geçildi. Seyer adlı kum tepesinde dalları ile çevreyi kucaklayan ulu bir ağacın altında konakladılar...

......

Enfal suresinin kırkbirinci ayeti ile Peygamberimizin ganimet mallardan beşte bir hisse alabilmesine izin verilmişti:

- Biliniz ki, kâfirlerden ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyin muhakkak beşte biri Allah içindir. O da Resule ve O'nun akrabasına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir; eğer siz Allah'a iman etmiş ve o hak ile batılın ayrıldığı Bedr günü, o iki ordunun birbiriyle çarpıştığı gün kulumuza (Hazreti Peygambere) indirdiğimiz âyetlere iman etmişseniz. Allah, her şeye kadirdir.

...Yüce Allah, peygamberine önceki Nebi ve Resullerden farklı olarak düşmandan zorla alınan ganimet maldan hisse alma imtiyazı veriyordu. Ki Sevgili Peygamberimiz, öbür Peygamberlere göre kendisine tanınan beş farklı mazhariyeti şöyle sıralıyorlar:

- Bana düşmanın kalbine korku salma kaabiliyeti verildi, bütün yeryüzü benim için mescid kılındı; bana sözün bütün imkân ve kudretini kendinde toplayan Kur'an verildi; ganimet malı bana helâl kılındı; bana şefaat makamı verildi ki bu beş şey benden önceki Peygamberlere verilmemişti.

...kılıçla kazanılan mallar, bu ağacın serin gölgesinde harbe iştirak eden bütün kahraman mücahidlere, mübarek şehid evladlarına ve aralarında Hazreti Osman radıyallahü anh'ın da olduğu Bedr'den izinli sekiz sahabiye taksim ediliyor... Kahraman Peygamber, Ebu Cehl'in devesini kumandan hakkı/safiy olarak kendileri aldılar. Ve Hudeybiye Umresine kadar bu deve ile gazalara çıktılar. Ganimet bölüştürülürken Münebbih bin Haccac'a ait olan Zülfikâr ismindeki kılıç da Sevgili Peygamberimizin payına düştü. Efendimiz, bu meşhur kılıcı zaferde büyük emeği olan Hazreti Ali radıyallahü anh'a hediye ettiler. Böylece harbe bizzat iştirak edenler, karargâhta nöbet tutanlar ve ganimet malları bekleyenlerin tamamına pay verildi. Sa'd bin Ebi Vakkas radıyallahü anh arz etti:

- Ya Resulallah! Kuvvetlilere de, zayıflara da ganimet dağıtmaktasınız...

Efendimizin buyurdukları dünya durdukça bir altın kaide olarak pırıldayacak:

- Zaferiniz zayıfların duası bereketiyle değil mi?

......

Esirler için o âna kadar vahiy gelmediğinden Resulullah eshabı ile istişare ederek bir karara varmayı arzu buyurdular:

- Ya Eba Bekr esirleri ne yapalım?

Diğer sahabiler dikkat kesildiler.

- Ey Allahın Nebisi. Bunlar en nihayet bizim akrabamız. Bize kurtulmak için fidye ödesinler, derim. Alacağımız fidye ile biz kuvvetleneceğiz; onlar zayıflayacaklar. Bakarsınız zamanla onlar da hidayete kavuşurlar.

Efendimiz, Hazreti Ömer'e sordular:

- Ya Ömer sen ne dersin? Fikrin nedir?

- Ya Resulallah; ben, Ebu Bekr'le aynı fikirde değilim... Esirleri öldürelim. Düşmandan fidye kabul etmeyelim. Hatta akrabam olanların boynunu vurmam için bana; Abbas'ın boynunu vurmak için kardeşi Hamza'ya, Akîl'in boynunu vurmak için kardeşi Ali'ye lütfen müsaade buyurunuz. Böylece islâm düşmanlarına karşı ne kadar kararlı olduğumuz herkes tarafından anlaşılmış olur.

Allahın Resulü, bir zaman sükût edip bir şey söylemedikten sonra, bazı insanların yumuşak; bazı insanların sert tabiatlı olduklarını ifade buyurdular ve Ebu Bekr radıyallahü anhın halinin, İbrahim aleyhisselâm ile İsa aleyhisselâm; Ömer radıyallahü anh'ın halinin ise Nuh ve Musa aleyhisselâmlara benzediğini anlattılar ve devam buyurdular:

- Esirlerden fidye alınacaktır.

O esnada Abdullah ibni Mes'ud heyecanlanarak söze karıştı:

- Sehl bin Beyza bu karardan istisna edilmelidir. Çünkü o müslümandır. Ben müslüman olduğuna şahidim.

Sevgili peygamberimiz söze susarak karşılık verdiler. Abdullah ibni Mes'ud, ânında hatasını farkederek bin pişman oldu. Ne yapmıştı? Bu nasıl konuşmaydı öyle. O kadar korktu; Resulullah'ı incitmiş olma ihtimalinden öyle sıkıldı ki gökten üzerine taş yağmasından endişe etti... Neyse ki merhamet Sultanı da:

- Evet; Sehl bin Beyza hariç.

Buyurdular da Abdullah ibni Mes'ud azıcık nefes alabildi. Sehl bin Beyza, gerçekten Mekke'de iken imana gelmişti. Ancak bunu müşriklerden saklıyordu. Bedr'e kendisini zorla getirmişlerdi. O da göstermelik dövüşmüş ve bir ân evvel esir olmuştu.

Esirlerden Süheyl bin Amr bir punduna getirip kaçtıysa da en kısa zamanda yakalandı. Süheyl, Kureyşin iyi hatiplerindendi. Üst dudağı yarıktı. Sevgili Peygamberimiz aleyhinde konuşmalar yapardı. Hazreti Ömer radıyallahü anh dedi ki:

- Ya Resulallah lütfen müsaade ediniz şunun iki üst dişini sökeyim de bir daha hiç bir yerde sizi karalamasın.

- Ya Ömer! Bu esirin dişlerini söktürmem demek O'na işkence yapmam demektir. Eğer böyle bir şey yaparsam Allahü teâlâ da bana işkence eder. Belki gün gelir Süheyl, beğeneceğin işler de yapar. O, bir gün öyle bir makamda bulunacak ki sen O'nu o yerde öveceksin.

......

......

Bedr'de ve yol boyunca muzaffer müslümanlar, yüksek bir sevinç yaşarken Medine'dekiler merak içindeydi. Sevgili peygamberimiz, Üseyl'de iken Medine'ye manevi evladı Zeyd bin Harise ile Abdullah bin Revaha'yı haberci olarak gönderdiler. Zeyd bin Harise'ye kendi develeri Kusva'yı vermişlerdi. Abdullah bin Revaha da başka bir deveye binmişti. Haberciler, Medine dışındaki Akik mevkine gelince herkesi haberdar etmek maksadıyla birbirlerinden ayrılarak şehre iki ayrı yönden girdiler. Abdullah bin Revaha devesinin üzerinden seslendi:

- Ey Ensar müjdeler olsun! Resulullah sağ ve selamette! Ebu Cehil, Zem'a bin Esved, Umeyye bin Halef ve daha nice müşrik ya öldürüldü veya esir alındı. Sevinin! Allahü teâlâ, müslümanlara zafer ihsan etti. Mekke kâfirleri perişan oldular. Kaçabilenler kendilerini şanslı saydı...

Âsım bin Adiy, Abdullah bin Revaha'ya dediklerini bir kere daha doğrulatmak istedi. Bu ne muazzam haberdi böyle?

- Doğru mu bu dediklerin ya Abdullah bin Revaha?

- Vallahi doğru söylüyorum. Nitekim Resulullah da esirler de yoldalar. Geldiklerinde hakikati bizzat öğreneceksiniz.

Çocuklar, habercinin etrafını sarmış o ne diyorsa aynısını tekrarlayarak sevinç gösterileri yapıyorlardı.

...şehrin diğer mahallelerinde de Zeyd bin Harise Kusva'nın üzerinden aynı haberi veriyordu. Haberi işiten güya müslüman; dışı müslüman içi kâfir münafıklar, kulaklarına inanamadılar. Mekke'nin o kadar namlı reisi daha ilk çarpışmada müslümanlar tarafından nasıl öldürülebilirdi! Hayır bu haber doğru olamazdı. Münafıklar gerek Zeyd'in oğlu Üsame bin Zeyd'e ve gerekse Medine valisi Lübabe'ye şunu söylüyorlardı:

- Hayır! Zeyd ne dediğini bilemiyor! Eğer haberi sahih olsa niçin Kusva ile gelmiş olsun? Belli ki Peygamber öldürülmüş; o da üzüntüsünden böyle konuşuyor. Belki Ali ve başka kimseler de öldürüldü.

Ebu Lübabe:

- Hayır! Ey iki yüzlüler! Diye bağırdı. Yalan söylüyorsunuz. İslâm ordusu bu zaferi kazandı. Zeyd doğru söylüyor.

Vali, çıkışı tam zamanında yapmıştı. Yoksa bir çok kimsenin zihni bulanmaya başlıyordu. Bu sebeple Zeyd radıyallahü anh'ın oğlu Üsame bin Zeyd, babasından haberi bir kere daha ve hararetle sordu:

- Baba! Bu münafıklar yalan söylüyor değil mi? Gerçek senin ve Ebu Lûbabenin dediği gibi değil mi; fevkalede bir hal yok değil mi?

- Fevkalâde bir hal olmaz olur mu oğlum! Allah düşmanlarının sırtı yere geldi. Varolma veya yokolma kavgasını Rabbimizin inayeti ile ümmeti Muhammed kazandı.

Üsame, zihnini çelmeye çalışan münafıka koştu:

- Ey gerçek yüzü ortaya çıkan sahtekâr! Peygamberimiz gelince senin kelleni vurduracağım!

Her münafık gibi o da sıkıyı görünce derhal yön değiştirdi:

- Canım nereden bilirim. Herkes öyle diyordu. Ben de doğru sandım.

......

......

Zafer haberinin Medine'ye ulaştığında; çocukların habercilerin etrafında sevinç çığlıkları attığında; müminlerin yüzlerinde huzur aydınlıkları dolaştığında; münafıkların bu huzura, bu neş'eye, bu aydınlığa şüpheler düşürmeye çalıştığında; şehrin dışında; az ilerisinde Hazreti Osman radıyallahü anh'ın da aralarında olduğu bir başka cemaat bir başka işle meşguldü; evet onlar bir defin işiyle meşguldüler. Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından; Hazreti Osman'la nikâhlanması vahiyle bildirilmiş olan Rukayye radıyallahü anha o gün henüz yirmiiki yaşında iken dünyasını değiştirmişti... Merhumeyi Ümmü Eymen annemiz yıkadı. Cenaze namazını ise bizzat kocası Hazreti Osman kıldırdı. Baki kabristanında toprağa verildi; Sevgili Peygamberimizin çilekeş ve sevgili kızı, babacığı muharebede olduğu için son bir defa görüşemeden; fakat O'nun zafer haberinin Medine'ye geldiği gün ebediyet yurduna geçiyordu.

Peygamberimiz, bir zafar kazanmış; fakat aynı zamanda bir evlad kaybetmişti. En yüksek sevinçle en derin keder, aynı kalbde aynı zamanda buluşuyordu.

......

......

Irkızzubya'ya varıldı. Ordu bir mikdar da burada konakladı.

Irkızzubya arkada bırakılırken Resulullah efendimiz Âsım bin Sabit radıyallahü anha:

- Ya Âsım! Ukbe bin Ebi Muaytin boynunu vur! Emrini verdiler.

Ukbe, küstahlaştı.

- Bu kadar esir içinden niçin ben seçiliyorum?

- Sen Allah'a ve Resulüne şiddetle düşmansın!

- Herkese nasıl davranırsan bana da öyle muamele et! Herkesi öldürürsen beni de öldür; herkesi serbest bırakırsan beni de bırak; herkesten fidye alırsan ben de ödeyeyim!!!

- Ey Ukbe! Allah'ı, Resulünü ve kitabını inkâr eden ve O Resule olmadık işkenceleri reva gören senden daha azgın bir islam düşmanı var mı?

Bütün zalimler, zulüm imkânları kalmayınca sefil mahluklar olurlar. Şerefsiz, haysiyetsiz, beş paralık.

İslâmiyeti yaydığı için ahir zaman Nebisi'nin yakasına yapışıp boğmaya çalışan, evinin önünü kirleten, namazda secdeye gitmişken omuzuna pis deve işkembesi koyan Ukbe bin Ebi Muayt, atından yere suratı üzerine yere çakıldığından beri merhamet sömürüsü yapıyor:

- Ya Muhammed sen beni öldürtürsen çocuklarım n'olacak!

- Ya Âsım! Vur şunun boynunu!

...güneşte parlayan kılıç, yuvalarından fırlayacak gibi korku ile açılan gözler ve bir imansızın tozlara bulanan kafası...

......

......

Medine'ye zafer habercilerinin gönderilmesinden bir gün sonra Peygamberimiz, esir muhafızlarının başına kölesi Şakran'ı kumandan tayin ederek Medine'ye yolladı...ne ibretli hadise! Kendilerini düne kadar asilzâde gören insanlar, şimdi bir kölenin emrinde ahalisini çiftçi diye aşağı gördükleri bir şehre elleri arkadan bağlı olduğu halde sürülerek götürülüyorlar. Esirler, hem yol alıyor hem de bir hayretin cevabını bulmaya çalışıyorlardı. Müminler, niçin onları dövüp sövmüyor; niçin kırbaçlar sırtlarına inip kalkmıyordu? Şunu birbirlerine itiraf etmekten geri kalmadılar: "Şu vaziyette yerlerimiz değişmiş olsaydı; biz onların en az yarısını yollarda kırbaçlayarak öldürürdük.

......

......

......

Küfür ordusu, Bedr'e müslümanlar üzerine sefere çıkınca geride kalan müşrik gençleri her gece Zi Tuva'da toplanarak kahramanlık şiirleri okuyor, destanlar söylüyor, menkıbeler naklediyor ve müslümanları kötülüyorlardı...gençler, her gece yaktıkları ateşin etrafında sarhoş oluncaya kadar içiyor ve bekledikleri zaferi şimdiden kutluyorlardı. Yükselen alev gölgeleri yüzlerinde oynaşırken; onların kopardığı kahkaha çığlıkları, öğürtü ve böğürtüler, gecenin sessizliğini dalgalandırıyordu...ama bir gece meçhul bir sesle titrediler. Bu sesin sahibi kimdi; ses nereden gelmişti, nasıl işitmişlerdi? Anlayamadılar. Delikanlılarını taş gibi donduran, çivi gibi yerlerine mıhlayan, kadehleri ellerine yapıştıran bu dehşetli ses, müşrikleri kötülüyor ve hezimete uğrayacaklarını; boşu boşuna zafer hulyalarına kapıldıklarını ihtar ediyordu...öyle korktular ki içlerinde bu korku yüzünden hastalananlar bile oldu.. Ertesi gün, Mekke, gençlerin anlattığı belirsiz sesin esrarı ile şaşkınken Haysuman bin Abdullah çıkageldi...duvarların gölgeli serinliğine kaçmış halk, Haysuman'ı görünce yeni bir haberin ümidi ile canlandılar...

- İşte savaşın ta ortasından gelen biri... Durun hiç muamma çözmeye uğraşmayın! Şimdi her şeyi öğreniriz.

Haysuman yaklaşırken yaşlılardan biri seslendi:

- Yaklaş ya bahadır! Zaferden haber ver bize! Siz orda düşmanı cezalandırırken biz burada hasretiz tebşirinize!

...devesinden bitkince inen Haysuman bir taşın üstüne çöküverdi...

- Sen ne diyorsun ey ihtiyar? Bırakın şimdi bu kırık dökük manzumelerle güpegündüz zafer rüyaları görmeyi!

- Asıl sen ne diyorsun ya Haysuman? Ne rüyası? Ordudan haber ver lafı ağzında geveleme çabuk...

- Ordu!... Hıh, Ordu!... olmayan şeyin neyini haber vereyim size... Ordu-mordu kalmadı. Bir avuç âsiye yenildik. Bozulduk mahvolduk!... Zafer tâcı müslümanların başında. Şerefimiz yerlerde sürünüyor.

...Haysuman katıla katıla ağlıyor; kafasını yumrukluyordu.

Herkes şaşkına döndü. Orada kim varsa bir an dilsiz kesildi sanki. Adeta her şey buz tuttu; hiç bir şey kıpırdamaz oldu. Yirmi dört saat içinde ikinci vurgunu yemişlerdi. Sessizliği Safvan bin Ümeyye bozdu:

- Ya Haysuman! Aklın başında mı? Sarhoş olmayasın? Veya güneş geçmiş olmasın başına?

- Mahvolduk; mahvolduk. Nerede ise Kureyşin bütün reisleri öldürüldü. Birçok kimse de esir edildi...meselâ ya Safvan senin baban ve kardeşin de öldürüldü...

Safvan çılgına döndü.

- Sus ey uğursuz! Kıyamet koptu de bari...sus ey şom ağızlı...

- Bozguna uğrayanları karşılamaya gidin. Aralarında bir çok yaralı var...

Dişler, ağızlarda asabiyetle öğütülüyordu:

- Ah keşke kıyamet kopsaydı da bu günleri görmeseydik! Nedir şu başımıza gelenler?

 
< Önceki   Sonraki >