Ana Sayfa arrow Şevâhid-ün Nübüvve arrow Zamâna Bağlı Olmayan Mucizeler
Zamâna Bağlı Olmayan Mucizeler PDF Yazdır E-posta
ImageResûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek yüzünün güzelliği kemâlde ve mubârek a’zâlarının tenâsübü i’tidâlde idi. Sözleri tatlı idi. Her hareketi ve duruşu, davranışları ve işleri o şeklde idi ki, dahâ güzeli düşünülemezdi. Nitekim bu husûs birçok hadîs-i şerîf ile sâbit olmuşdur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vasfları şöyle bildirilmişdir: Orta boylu, gâyet kemâl ve i’tidâl üzere idi. Yanına uzun boylu birisi gelse, ondan uzun görünürdü. Konuşduğu zemân mubârek dişleri arasından nûr saçılırdı. Mubârek yüzü ayın ondördünden dahâ parlakdı. Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” birgün evinde birşey kaybetmişdi. Aradı, karanlıkda bulamadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” eve teşrîf edince, mubârek alnında parlayan nûr, odayı aydınlatdı. Hazret-i Âişe kaybetdiği şeyi buldu.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek vücûdu çok temiz idi. Teri nezîh ve kokusu çok güzeldi. Enes “radıyallahü anh” şöyle demişdir: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kokusu gibi hiçbir güzel koku görmedim. Mubârek kokusu ne miske, ne de anbere benzerdi. Resûlullah ile müsâfehâ eden kimsenin, o gün elinin güzel kokusu gitmezdi. Mubârek elini hangi çocuğun başına sürse, o çocuk diğer çocuklardan güzel kokusu ile farkedilirdi.

• Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gün hazret-i Enesin “radıyallahü anh” evinde uyumuşdu. Hava sıcak olduğundan terlemişdi. Hazret-i Enesin annesi Resûlullahın inci gibi ter dânelerini bir şişeye topladı. Resûlullah bunu ne yapacaksın diye sordu. Bunları güzel kokulara karışdırıyorum. Hiç bir koku ondan dahâ güzel kokmuyor, dedi.

• İmâm-ı Buhârî “rahmetullahi aleyh” (Târîh-i Kebîr) adlı eserinde şöyle yazmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir yoldan geçse, ondan sonra, o yoldan geçenler, Resûlullahın oradan geçdiğini güzel kokusundan bilirlerdi. İshak bin Râheveyh, o güzel koku Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” has bir koku idi. Hâricden bir koku sürünmüş değildir, demişdir.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek yüzüne değen mendili aslâ ateş yakmazdı. Bir gün Enes bin Mâlike “radıyallahü anh” bir gurub insan misâfir oldular. Yemek yidiler. Yemekden sonra câriyesine falan mendili getir, dedi. Câriyesi kirli bir mendil getirdi. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” o mendili ateşe atdı. Bir müddet sonra mendili ateşden çıkardı. Mendil yanmamış, kirlerden temizlenip, süt gibi beyâz olmuşdu. Misâfirleri bu ne hâldir diye sorunca, bu mendil Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek yüzünü sildiği bir mendildir. Ne zemân kirlense, ateşe atarız, tertemiz olur ve aslâ yanmaz, dedi.

• Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir kimse Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gelip, yâ Resûlallah kızımı evlendireceğim, bana yardım ediniz, dedi. Resûlullah, şimdi hâzırda bir şey yok. Yârın sabâh ağzı açık bir şişe ve çubuk getir, buyurdu. Sabâhleyin o kimse bir şişe ve bir çubuk getirdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek kollarının terini o şişeye doldurdu. Bunu götür kızın koku sürünmek istediği zemân, bu çubukla şişeyi karışdırsın ve vücûduna sürsün, buyurdu. O kızın böyle yapdığı ve güzel kokusunun bütün Medînede duyulduğu anlatılmışdır. Kızın bulunduğu eve beyt-ül-mutayyıbîn, ya’nî güzel kokulu ev adını vermişlerdir.

• Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük abdeste çıkar. Fekat hiç bir eser görülmezdi. Yer yarılıp içine alırdı. Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ”, yâ Resûlallah helâya gidiyorsun, fekat senden hiçbir eser görünmüyor, dedi. Buyurdu ki: Yâ Âişe, bilmezmisin, Peygamberlerden çıkanı yer yutar.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bedeninin kuvveti herkesden fazla idi. O zemânın en kuvvetli pehlivânı Rügâneyi islâma da’vet etdiğinde, onunla güreşmişdi ve yenmişdi. Rügânenin babası da o devrin pehlivânı idi. Câhiliyye devrinde onu da mağlûb etmişdi. Rügânenin babası üç def’a güreşdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” üç def’asında da onu yendi.

• Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yaya yürüdüğünde hiç kimse Ona yetişemezdi. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” demişdir ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o kadar çabuk yürürdü ki, sanki yer mubârek ayağının altında dürülürdü. Biz zahmet çekerek yürürdük, Resûlullah normal yürürdü, yine de Ona yetişemezdik.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek ağzının suyu ile tuzlu sular tatlı olurdu. Enes “radıyallahü anh” şöyle demişdir: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” evinde bir kuyu vardı. Suyu tuzlu idi. Mubârek ağzının suyundan o kuyunun içine katdı. Kuyunun suyu tatlılaşdı. Medînedeki kuyular arasında o kuyunun suyundan dahâ tatlısı yokdu.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna Yemâmeden bir kimse geldi. Yâ Resûlallah! Bizim köyümüzde mescid yokdur, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” su istedi. O su ile mubârek yüzünü, ağzını, ellerini ve kollarını yıkadı ve o suyu kendisine gelen kimseye verdi. Köyüne git, bir mescid yap, bu suyu başka su ile karışdırıp mescidin arsasına saç, çok bereket göreceksin, buyurdu. O kimse köyüne gidip, Resûlullahın buyurduğu gibi yapdı. Gâyet güzel ve ferâh bir mescid oldu. Orada biten otlar yaz kış hiç kurumadı.

• Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kuyudan bir kova su getirdiler. O sudan biraz içip mubârek ağzının suyunu kovaya dökdü. Eshâb-ı kirâm o suyu götürüp aldıkları kuyuya dökdüler. Ondan sonra o kuyudan devâmlı misk kokusu gelirdi.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek gözleri çok kuvvetli görürdü. Önden gördüğü gibi, arkadan da görürdü. Aydınlıkda gördüğü gibi, karanlıkda da görürdü. Nakl edilmişdir ki, süreyyâdaki ya’nî boğa burcundaki onbir yıldızı görürdü.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, mubârek azı dişini kıran bir cemâ’atin neslinden gelenlerin aslâ azı dişi çıkmadı.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek eli neye dokunsa, hayr ve bereket hâsıl olurdu. Meselâ bir sütsüz koyunun memelerine dokunsa, koyunun memeleri süt ile dolardı. İbni Mes’ûd “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile Ebû Bekr “radıyallahü anh”, bulunduğum yerden geçiyorlardı. Ben koyun güdüyordum. Bana ey oğulcağız, hiç südün var mıdır diye sordu. Var, fekat bu koyunlar bana emânetdir, dedim. Bunların arasından kısır bir keçi getirdim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek eliyle o keçinin memesini sığadı ve çok süt sağdı. Kendisi içdi ve hazret-i Ebû Bekre de verdi. Sonra ben huzûruna yaklaşıp, bana dîni öğret, dedim. Mubârek eliyle başımı okşadı ve sen henüz küçüksün, öğrenirsin, buyurdu.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirilmeden evvel de, sonra da haşmeti, büyüklüğü ve heybeti herkesin gözlerinde ve gönüllerinde yer etmiş idi. Kureyşli müşrikler, Eshâb-ı kirâma eziyyet ederlerdi. Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gördükleri zemân Ona da eziyyet edelim diye kalblerinden geçirirlerdi. Fekat Onu “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” görünce, heybetinden Ona hürmet ve hizmet ederlerdi. Resûlullahı ansızın gören kimseyi korku kaplar, titremeye başlardı. Bir gün huzûruna gelen bir kimse titremeye başlayınca, titreme; ben pâdişâh değilim, buyurmuşdur.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” iki küreği arasında, sol omuzuna doğru nübüvvet mührü vardı. Bu bir parça et ve belirgin idi. Üzerinde pekçok kıllar vardı. İbni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”, o kıllarla Lâ ilâhe illallah yazılı idi, diye rivâyet etmişdir. Bir rivâyetinde de Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah yazılı idi, demişdir.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” aklı, fehmi, ma’rifeti ve ilmi hiç kimseye nasîb olmayacak derecede çok fazla idi. Bunun en açık delîli, ümmî iken ve hiç kimseden birşey öğrenmediği hâlde, işleri, hâlleri, tavırları, sözleri, ahlâkı, ilmi ve fazîleti o derecede idi ki, hiç kimsenin aklı ve ilmi ona ulaşamazdı. Tevrâtda, İncîlde ve diğer ilâhî kitâblarda, suhuflarda bulunan sırları ve haberleri bilirdi. Hâlbuki ehl-i kitâbın âlimleriyle görüşmemiş, onlarla sohbet etmemiş ve onlardan birşey öğrenmemişdi. Geçmiş ümmetlerin hâllerini, keşf ehl-i hükemânın hikmetlerini çok iyi bilirdi. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” sâdır olan misâller ve insanları gâyet iyi idâre etmesi, dînin hükmlerini anlatması, âdâb-ı şerîfesi, hisâl-i hamîdesi, aklının kemâline ve ilminin ziyâdeliğine delâlet eder. Nitekim Onun bu hasletleri beşer tâkatının üstünde idi. Hilmi, hayâsı, cömerdliği, insanlara iyi mu’âmelesi, herkese karşı şefkati, za’îflere acıması, merhameti, adâleti, emîn olması, doğruluğu, afvı, mürüvveti, vefâsı, zühdü, kanâ’ati, tevâzu’u, alçak gönüllülüğü, akrabâyı ziyâreti sevmesi ve diğer üstün huyları ve vasflarıyla son derece kemâl üzere idi. Dahâ fazlasını düşünmek mümkin değildi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” üstünlükleri kitâblarda çok geniş anlatılmışdır. Biz burada az çoğa delîl ve damla denize işâretdir sözü gereğince kısaca bildirdik.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” en büyük mu’cizesi Kur’ân-ı kerîmdir. Kıyâmete kadar bâkî kalacakdır. İnsanların dilinde okunacak ve sahîfelerde yazılı duracakdır. Hattâ Kur’ân-ı kerîm bir değil binlerce mu’cizedir. Onun en kısa bir sûresinde, meselâ Kevser sûresinde sayısız mu’cizeler vardır. Bütün insanlar birleşseler, arabların belîgleri bir araya gelip yardımlaşsalar, bir âyet-i kerîmesini söylemekden âcizdirler. Kur’ân-ı kerîm, fesâhat ve belâgatda o kadar yüksekdir ki, arab kabîlelerinin bütün fasîhleri ve belîgleri onun benzerini söylemeğe güç yetiremezler. Kur’ân-ı kerîmin şaşırtıcı nazmı ve hayrete düşürücü üslûbu arabların bütün üslûb ve terkîblerinden mümtâzdır. Hiç biri ona benzemez. Arabların sözleri arasında ona benzer bir söz ne nâzil olmadan önce, ne de nâzil oldukdan sonra aslâ vâki’ olmamışdır.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gün Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Arabların fasîhlerinden olan Velîd bin Mugîre işitdi ve rikkate geldi. Ebû Cehl onun bu hâlini görünce sitem etdi. Bunun üzerine Velîd bin Mugîre şöyle dedi: Vallahi sizden hiçbiriniz arabların sözlerini ve şi’rlerini benden iyi bilmezsiniz. Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” okuduğu hiç birine benzemez!

Arabların merâsimlerinden birinde, arab kabîleleri toplanmışlardı. Velîd bin Mugîre onlara Muhammed “aleyhisselâm” hakkında söyliyeceğiniz bir söz üzerinde birleşin. Söyledikleriniz birbirinizi yalanlamasın. Böylece arab kabîlelerini Ondan soğutalım ve sakındıralım, dedi. Bir kısmı Ona kâhin diyelim dediler. Velîd bin Mugîre, yok vallahi o kâhin değildir. Çünki, Onun sözlerinde kâhinlerin sözlerindeki secie benzer bir söz yokdur, dedi. Mecnûndur diyelim diye teklîf etdiler. Velîd bin Mugîre, o da olmaz, zîrâ Onda hiç cünûn ve vesvese yokdur. Şâirdir diyelim, dediklerinde ise, ben şi’rin her çeşidini gâyet iyi bilirim. Onun sözleri şi’re hiç benzemiyor, dedi. Sihrbâz diyelim, dediler. Velîd bin Mugîre, hâyır sihrbâz da değildir. Çünki onda sihrbâzlar gibi üfürmek ve düğüm yapmak yokdur. Bunun üzerine Kureyş müşrikleri bunların hiçbiri olmaz diyorsun, o hâlde ne diyelim, dediler. Velîd bin Mugîre, Muhammed “aleyhisselâm” karı ile koca arasını, kardeşlerin ve akrabâların arasını açan bir sihrbâzdır diyelim, dedi. Bu söz üzerinde anlaşdılar. Yol başlarına oturup, halkı bu sözle Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” soğutmağa çalışdılar.

Kur’ân-ı kerîmin îcâzından biri de nazmının şâmil olduğu haberlerdir. Geçmiş asrlarda ve beldelerde, geçmiş ümmetlerin vak’alarını ve dinlerindeki hükmleri bildirmesidir. Ehl-i kitâbın âlimleri, ömürlerini bunları araşdırmak ve öğrenmek için harcamışlar ve tam olarak öğrenememişlerdir. Ehl-i kitâb âlimlerinin Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” gelerek görüşüp, konuşdukları ma’lûmdur. Çok kerre ehl-i kitâb âlimleri, Resûlullaha süâl sorarlardı ve süâllerini cevâblandıran âyet-i kerîmeler nâzil olurdu. Hepsi tasdîk ederler, inkâr etmeğe mecâlleri kalmazdı.

Kur’ân-ı kerîm, gayba âid ve gelecekde olacak hâdiseleri bildirmesi bakımından da mu’cizedir. Bunlardan bir kısmı vâki’ olmuşdur. Bir kısmı da şübhesiz vukû’ bulacakdır.

Kur’ân-ı kerîmin mu’cize yönlerinden biri de kıyâmete kadar korunmasıdır. Allahü teâlâ [Hicr sûresi 9.cu âyetinde meâlen] (Doğrusu, kitâbı [Kur’ân-ı kerîmi] Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz) buyurdu. Kur’ân-ı kerîm, tahrîf edilmeden ve değişdirilmeden gelmişdir. Nice mülhidler ve zındıklar ve bilhâssa karâmıta fırkası onu değişdirmek için uğraşmışlardır. Bir kelimesini ve bir harfini dahî değişdirememişlerdir. Kıyâmete kadar da değişdirilemeyecekdir.

Kur’ân-ı kerîmin îcâz yönlerinden biri de pek çok mu’ârızı olmasına rağmen, asrlarca değişdirilmekden korunması, beşer tâkatının dışında olmasıdır. Mugayyebâtdan haber vermesi, münâfıkların ve ehl-i kitâbın gizlediği şeyleri haber vermesi de Kur’ân-ı kerîmin îcâzındandır.

Kur’ân-ı kerîmin mu’cize yönlerinden biri de şudur: Onu okuyanları ve dinleyenleri bir heybet ve ürperti kaplar. Nakl edilmişdir ki, birgün Utbe bin Rebîa, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Senin getirdiğin din, kavminin dînine muhâlifdir, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ona, Fussilet sûresinden, Ad ve Semûd kavminin helâk edilişlerini bildiren âyet-i kerîmeleri sonuna kadar okudu. Utbe bin Rebîa heybete kapılıp, elini Resûllahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek ağzına doğru uzatıp, yemîn vererek okumayı bırak, dedi. Şöyle de rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Fussilet sûresini okurken, Utbe kafası elleri arasında olduğu hâlde dinliyordu. Secde âyeti gelince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” secde yapdı. Utbe ne yapdığını anlamadı ve oradan ayrılıp evine gitdi. Hâlbuki müşrikler Utbeyi dinlemek üzere bekliyorlardı. Gelmeyince, evine gidip kapısına toplandılar. Utbe onlardan özr dileyip, vallahi Muhammed “aleyhisselâm” benimle öyle bir kelâmla söyleşdi ki, bana öyle bir şey okudu ki, aslâ öyle bir kelâm işitmedim. Cevâb vermekden âciz kaldım, ne diyeceğimi bilemedim, dedi.

Bülegâdan, edebiyyâtda meşhûr olan pekçok kimse, mu’âraza için Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” gelmişdi. Kendilerini bir heybet ve korku kaplamış ve mu’ârazadan, karşı gelmekden vazgeçmişlerdir. O zemânın belîglerinden, meşhûr edebiyyâtcılarından olan İbni Mukni’, Kur’ân-ı kerîme mu’âraza için bir söz tertîb etmek istedi. Bu işe başladığı sırada bir oğlan çocuğuna rastladı. O çocuk, Kur’ân-ı kerîmde [Hûd sûresi 44.cü âyetinde meâlen] (Yere, suyunu çek! Göke, ey gök sen de tut denildi...) buyrulan âyet-i kerîmeyi okuyordu. İbni Mukni’ bu âyet-i kerîmeyi işitince, âyet-i kerîmedeki belâgat karşısında hayrete düşdü. Hemen gidip, Kur’ân-ı kerîme karşı yazdığı sözleri yırtıp atdı. Kesinlikle anladım ki, Kur’ân-ı kerîm insan sözü değildir, dedi. Nakl edilir ki, Endülüsün meşhûr edebiyyâtcılarından Yahyâ bin Gazâle, İhlâs sûresinin benzerini yazmak istedi. Kendisini öyle bir heybet ve rikkat kapladı ki, hemen tevbe edip, bu işden vazgeçdi.

Kur’ân-ı kerîmin mu’cize olması yönlerinden biri de şudur: Onu okuyan ve dinleyen, okumakdan ve dinlemekden aslâ usanmaz. Ne kadar çok okursa ve dinlerse, okudukca ve dinledikce muhabbeti ve tat alması artar. Hâlbuki, insanların sözleri ne kadar edebî, fasîh ve belîg olursa olsun, birkaç def’a okunup dinlendikden sonra tat alınmaz olur ve usanç ve sıkıntı vermeğe başlar.

Kur’ân-ı kerîmin bir mu’cize yönü de, ihtivâ etdiği ilm ve ma’nâların çok derin olmasıdır. Arab dili kâidelerine göre ve arab lisanıyla nâzil olduğu hâlde, temâmını arablar ve hiç kimse anlayamaz. Ondaki ilmleri ve ma’rifetleri, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliği bildirildikden ve Kur’ân-ı kerîm nâzil oldukdan sonra bilmiş ve anlamışdır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde derc etdiği ilmlere ve ma’rifetlere, insanların seçilmişlerinden ba’zılarının da muttali’ olmasını ihsân buyurmuşdur. Kur’ân-ı kerîmin hakâikının nihâyeti yokdur. İnsan ne kadar yüksek derecelere ulaşırsa ulaşsın, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen ma’rifetleri icmâlen, ya’nî kısaca anlamakdan da âcizdir. Nerede kaldı ki, tafsilâtıyla anlamaya kâdir olabilsin. Ondaki ilâhî sırlar, ilmler ve ma’rifetler nihâyetsizdir. O öyle bir deryâdır ki, onda insanı hayretden hayrete düşüren ilmler, hikmetler ve ma’rifetler sonsuzdur. O apaçık bir nûr ve öyle sağlam bir dayanakdır ki, geçmişde ve gelecekde onu bâtıl kılacak yokdur. O hakîm ve övülmeğe lâyık olan Allahü teâlâ katından indirilmişdir.

 • Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mu’cizelerinden birisi de bildirdiği yüce din islâmiyyetdir. Derin âlimler ve yüksek derecelere kavuşmuş olan ârifler, onun nüktelerinin nihâyetine ve esrârının derinliklerine ulaşmakdan tam bir acziyete düşdüklerini i’tirâf etmişlerdir.

• Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” devâm edegelen mu’cizelerinden birisi de, geniş ma’nâları içine alan mubârek sözlerinin, hadîs-i şerîflerinin sahîh ve açık senedlerle nakl edilmesi ve meşhûr olmasıdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfde: (Cevâmi-ül-kelim, ya’nî az sözle çok şey anlatıcı olarak ve korkulara gâlib gelici olarak gönderildim) buyurmuşdur. İmâm-ı Buhârînin nakl etdiği sahîh bir hadîs-i şerîfde de şöyle buyrulmuşdur: (Din ve ahkâm, kıyâmete kadar bâkî kalacakdır.)

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” devâm eden mu’cizelerinden birisi de, mubârek türbesinden bir nûrun yayılmasıdır. Ravda-i münevveresinin üzerinde şimşek çakması gibi parlayan nûru gören hâcılar, salevât-i şerîfe getirirler. Hâce Muhammed Pârisâ “kuddîse sirruh” (Fasl-ul-Hitâb) adlı kitâbında şöyle yazmışdır: Resûlullahın vefâtından sonra Rûm diyârından bir genç Medîneye geldi ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ravda-i mukaddesesine bakarak; İncîlde okudum dedi ve şu ma’nâdaki beytleri yazıp, okudu:

Mustafânın uğramışdım kabrine,
Sanki kabrde değil, konuşuyordu benimle.

Nübüvvet nûru parlar kabrinin üstünde,
O nûr feyz verir, akl-i selîm sâhiblerinin kalbine.


[Büyük velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, fârisî divânında yazdığı, Kabr-i se’âdeti ziyâretinde söylediği beytlerden birkaçı, (Fâideli Bilgiler) kitâbının 437.ci sahîfesinde vardır. Lütfen oradan okuyunuz!]
 
< Önceki   Sonraki >