Ana Sayfa arrow Şevâhid-ün Nübüvve arrow Hicretinden Vefâtına Kadar Vukû Bulan Hâdiseler 12
Hicretinden Vefâtına Kadar Vukû Bulan Hâdiseler 12 PDF Yazdır E-posta
• Câbir “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile bir seferde idik. Bir rüzgâr çıkdı. “ImageBu rüzgâr bir münâfığın ölümü içindir” buyurdu. Medîneye geldiğimizde, münâfıklığıyla ve fesadçılığıyla meşhûr azgın bir münâfığın öldüğünü haber aldık.

• Katâde bin Nu’mân “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmışdır: Bir gece çok karanlık ve şiddetli yağmur vardı. Bunu ganîmet bilip yatsı nemâzını Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile kıldım. Nemâz bitince, Resûlullah geri dönüp; bu karanlık gecede burada niçin kaldın, buyurdu. Yâ Resûlallah! Sizinle nemâz kılmağı ganîmet bildim, dedim. Bana bir asâ verip şeytân senden sonra evine girmişdir. Bu asâyı al, ondan yayılan ışıkla evine git. Şeytânı evinde bir köşede bulursun. Bu asâ ile ona vur, buyurdu. Âsâyı alıp mescidden çıkdım. Âsâdan bir ışık yayıldı. Onun aydınlığında evime gitdim. Evdekiler uyumuşlardı. Evde köşelere bakdım. Şeytân bir köşede kirpi sûretinde duruyordu. Elimdeki asâ ile ona o kadar vurdum ki, sonunda evimden çıkıp gitdi.

• İbni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” şöyle anlatmışdır: Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bize doğru geliyordu. O sırada bir bulut peydâ oldu. Biz o bulutdan yağmur yağacak diye ümmîd etdik. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, bu bulutu sürükleyen melek bana geldi ve selâm verdi. Yâ Muhammed “aleyhisselâm”, bu bulutu, Yemen diyârında falan vâdîye sevkediyorum, dedi. Birkaç gün sonra Yemenden develer üzerinde ba’zı kimseler geldi. Onlara sorduk. Bulutu gördüğümüz gün oraya yağmur yağdığını söylediler.

• Ebû Cüz’a adında bir kimse, Kubâda bir kadına âşık olmuşdu. Onunla bir dürlü buluşamadı. Pazara gidip Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” elbisesi gibi bir elbise satın aldı. O elbiseyi giyip Kubâya gitdi. Onlara beni Resûlullah gönderdi ve kendi elbisesini de bana giydirdi. İstediğin evde misâfir ol buyurdu, dedi. Kubâ halkı Ebû Cüz’anın devâmlı kadınlara bakdığını farketdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bizi dâimâ kadınlara bakmakdan sakındırırdı. Bu kişi kimdir ki, hiç çekinmeden devâmlı kadınlara bakıyor diyerek, o kimsenin hâlinden şübheye düşdüler. İşin aslını anlamak için Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” iki kişi gönderdiler. O iki kimse Resûlullahın huzûruna vardıklarında, kaylûle uykusunda idi. Beklediler, uyanınca, yâ Resûlallah! Ebû Cüz’ayı Kubâya siz mi gönderdiniz, diye arz etdiler. Resûlullah, Ebû Cüz’a kimdir, diye sordu. Kendisini bize sizin gönderdiğinizi söyledi. Üzerinde sizin elbisenize benzer bir elbise var. Bunu bana Resûlullah giydirdi diyor. Biz onun hâlini öğrenmek için huzûrunuza geldik, dediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gadablandı, mubârek yüzünün rengi değişdi ve “Kim bana isnâden yalan söylerse Cehennemdeki yerini hâzırlasın” buyurdu. Sonra o iki kimseye, hemen gidin, eğer onu sağ bulursanız, öldürünüz ve ateşe atınız. Fekat öyle zan ediyorum ki, siz vardığınızda onun işi temâm olmuş, ölmüş bulursunuz. Fekat onu ateşde yakınız, buyurdu. O iki sahâbî Kubâya döndüler. Ebû Cüz’a bevl etmek için bir yere oturduğu sırada âniden bir yılanın onu sokup öldürmüş olduğunu haber aldılar.

• Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Ümmü Varakayı “radıyallahü anhâ” ziyâret eder ve ona şehîde derdi. Bir kölesi ve bir de câriyesi vardı. Onları müdebber etmişdi. Ya’nî vefâtından sonra serbest olacaklarını söylemişdi. Emîr-ül mü’minîn Ömerin “radıyallahü anh” halîfeliği sırasında köle ve câriye anlaşarak Ümmü Varakayı şehîd etdiler. Hazret-i Ömer bunu haber alınca, sadakallahu ve Resûlühü, Resûlullah dâimâ, haydi kalkınız, gidip şehîdeyi ziyâret edelim buyururdu, dedi.

• Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” islâm düşmanı Hâlid bin Nebîhden bahsederek, onu kim öldürerek benim gönlümü onun sıkıntısından kurtarır, buyurdu. Eshâb-ı kirâmdan Abdüllah bin Üneys “radıyallahü teâlâ anh” ben gidip onu öldürürüm. Yalnız o nasıl bir kimse, bana onun vasfını bildiriniz yâ Resûlallah dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onu görünce kalbine bir korku gelir, buyurdu. Abdüllah bin Uneys “radıyallahü teâlâ anh” şöyle demişdi. Resûlullah böyle buyurunca, yâ Resûlallah, Sizi hak Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, ömrümde hiç kimseden korkmadım dedim. Hâlid bin Nebîh Arafâtda idi. Abdüllah bin Üneys “radıyallahü anh” onu Arafâtda buldu. Bundan sonrasını şöyle anlatır: Oraya gitdim. Güneş batmadan bir kişi gördüm. O kişiyi görünce kalbime bir korku düşdü. Anladım ki o, Hâlid bin Nebîhdir. Bana sen kimsin, dedi. Bir işim var. Onun için dolaşıyorum. Bu gece seninle kalabilirim, dedim. Peki peşimden gel, dedi. Onu ta’kîb etdim. Acele ile ikindi nemâzını kıldım. Beni görür diye de korkdum. Sonra arkasından ona yetişip kılıç ile vurarak onu öldürdüm.

• Sakîf kabîlesinden bir kimse ile ensârdan bir zât, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” ba’zı süâller sormak için biraraya gelmişlerdi. Sakîf kabîlesinden olan kimse, ensârdan olan zâta sen Medînelisin, süâlini her zemân sorabilirsin. Müsâade edersen, önce ben süâllerimi arz edeyim, dedi. O da müsâade etdi. Sakîf kabîlesinden olan kimse, Resûlullahın huzûruna vardı. Resûlullah ona süâlini sen mi sorarsın, yoksa ben mi söyliyeyim, buyurdu. Yâ Resûlallah siz söyleyiniz dedi. Senin süâllerin nemâz ve orucdandır, buyurarak cevâblandırdı. O kimse seni Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, benim süâllerim buyurduğunuz gibi bunlar idi, dedi. Sonra ensârdan olan zât, Resûlullahın huzûruna yaklaşdı. Ona da süâllerini ben mi söyliyeyim, sen mi söylersin buyurdu. Siz söyleyin yâ Resûlallah dedi. Senin süâllerin hacdan, arefe gününden, saç kesmekden ve tavâfdandır, buyurarak hepsini cevâblandırdı. Ensârdan olan zât, Allah hakkı için benim süâllerim de bunlardı, dedi.

• Ammâr bin Yâser “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile bir seferde berâberdik. Bir yerde konakladık. Su getirmeye gitmek için kovamı ve su tulumumu aldım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” su alırken birisi sana mâni’ olmak isteyecekdir, buyurdu. Kuyunun başına gitdim. Siyâh bir kimse yanıma geldi. Bugün bu kuyudan bir kova su almana izn vermem dedi ve beni tutdu. Ben de onu tutup yere yıkdım. Taşla vurarak yüzünü ve burnunu ezdim. Sonra su kablarımı doldurup, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna döndüm. Suyun yanında bir kimseyle karşılaşdın mı diye sordu. Ben de olanları aynen anlatdım. O sana mâni’ olmak isteyen şeytân idi, buyurdu.

• Vâbesa bin Ma’bed “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmışdır: Hayr ve şerden herşeyi sormak niyyetiyle Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna gitdim. Bir cemâ’at toplanmışdı. Kalabalığın arasından geçip Resûlullaha iyice yaklaşmak istedim. Oradakiler bana biraz uzakda dur dediler. Beni bırakınız, Resûlullaha iyice yaklaşayım. Zîrâ bana Ondan dahâ sevgili kimse yokdur, dedim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, yaklaş, buyurarak beni huzûruna çağırdı. Mubârek dizlerinin dibine oturdum. Ey Vâbesa. Hayr ve şerden herşeyi sormak için geldin değil mi buyurdu. Evet yâ Resûlallah dedim. Mubârek parmaklarını göğsüme koydu ve “Ey Vâbesa, kalbinden fetvâ iste! Kalbine gelen şey iyi ise kalbin sükûnet bulur. Kalbinde tereddüt ve çarpma olursa o şey kötüdür, günâhdır. Sana başkaları fetvâ verseler bile sen kalbine bak!” buyurdu.

• Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında iki kişi vardı. Birisi sohbetlere devâmlı gelirdi. Diğeri ise sohbetlere az gelir ve iyi ameli de az görülürdü. Sohbetlere devâmlı gelen kimse, bir gün Resûlullaha kıyâmet ne zemân kopacakdır diye sordu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” “Kıyâmet için ne hâzırladın” buyurdu. Allahü teâlânın ve Resûlünün muhabbetini hâzırladım, dedi. Resûlullah ona “Sen sevdiklerinle berâber olacaksın ve senin için hesâb yokdur” buyurdu. Sohbetlere az gelen kimse vefât etdi. Resûlullah, “Biliyormusunuz, Allahü teâlâ o kişiyi Cennete koydu” buyurdu. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” hayret ederek birbirlerine bakışdılar. Bu hâli o şahsın hanımına, yine hayretlerini belirterek söylediler. Hanımı şöyle dedi: Kocam her ezân okunduğunda, müezzin Lâ ilâhe illallah deyince “Allahdan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Her şehâdet edene Allahü teâlânın kâfi geleceğine inanırım” derdi. Müezzin, Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah deyince de: “Her şehâdet eden gibi şehâdet ederim. Bu îmânım bana kâfidir” derdi. Bu sözleri duyanlar, Resûlullahın huzûruna döndüklerinde, dahâ onlar bir şey söylemeden, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, o kimsenin hanımının anlatdıklarını söyledi ve Allahü teâlâ onu, bu sebeble Cennete koydu, buyurdu.

• Ukbe bin Âmir el-Cühenî “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir gün Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda idim. Dışarı çıkdığımda ehl-i kitâbdan bir cemâ’at, ellerinde kitâblarıyla gelmişdi. Benden Resûlullahın huzûruna girmek için izn istediler. Durumu Resûlullaha haber verdim. “Benim onlarla ne işim var. Onlar bir şey sormak isterler, ben onu bilmem. Ancak Allahü teâlâ bildirirse bilirim.” buyurdu. Sonra bana su getir, buyurdu. Suyu getirdim. Abdest alıp iki rek’at nemâz kıldı. Mubârek yüzünde bir sevinc eseri göründü. Dışardakilere söyle içeri gelsinler. Eshâbdan da kimi bulursan çağır, buyurdu. Dışarda bekleyenler huzûruna girince onlara, sormak istediğinizi isterseniz ben size haber vereyim ve kitâblarınızda yazılı olduğu gibi cevâbını vereyim, buyurdu. Onlar, biz de böyle istiyoruz, dediler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, siz İskender kıssasını sormak istiyorsunuz, buyurdu ve kitâblarında bildirildiği gibi temâmen anlatdı. Ehl-i kitâbdan olan cemâ’atin temâmı Resûlullahın anlatdıklarının hepsini i’tirâf etdiler.

• Habîb bin Mesleme-i Fihrî “radıyallahü anh” Medîneye gelip, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gitmişdi. Peşinden babası gelip, yâ Resûlallah, benim bu oğlum elim ayağım gibidir diyerek, onu götürmek istedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Habîbe kalk babanla geri dön. Çünki, onun ömrü az kalmışdır. Yakında vefât eder, buyurdu. Babası o sene vefât etdi.

• İmrân bin Hasîn “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile bir seferde idim. Bir gece sabâha az bir zemân kalıncaya kadar yürüdük. Sonra bir yerde konaklayıp uyuduk. Sabâh nemâzına uyanamadık. Güneşin sıcağının te’sîriyle ilk uyanan hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” oldu. O da hazret-i Ömer-ül Fârûku “radıyallahü anh” uyandırdı. Hazret-i Ömer uyanınca uyuya kaldığımızı görüp, yüksek sesle tekbîr getirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de uyandı. Sonra, Eshâb-ı kirâm uyanıp, sabâh nemâzının geçdiğinden şikâyet etdiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” korkmayınız, yola devâm ediniz, buyurdu. Bir müddet gitdikden sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir yerde konakladı ve su istedi. Cemâ’at ile sabâh nemâzını kıldı. [Aynı nemâzları kazâya kalmış idi.] Nemâzdan sonra Eshâbdan birinin bir kenârda durduğunu gördü. Sen niçin nemâz kılmadın, diye sordu. O şahs cünüb oldum, su bulamadım yâ Resûlallah, dedi. Teyemmüm et buyurdu.

Sonra yola devâm etdik. Eshâb-ı kirâm susuzlukdan şikâyet etdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” ve eshâbdan birini huzûruna çağırıp, bizim için su arayınız, buyurdu. Su aramak için gitdiler. Bir kadına rastladılar. Bir deveye iki tulum su yüklemiş, kendisi de deveye binmişdi. O kadından suyun nerede olduğunu sordular. Kadın su için dün bu vakt yola çıkmışdım, dedi. Kadını Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna getirdiler. Resûlullah bir kab istedi ve tulumdaki sudan bu kaba dökün buyurdu. Kaba su dökdüler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o kabdaki sudan alıp mubârek ağzında çalkalayıp tekrâr kaba boşaltdı. Kabdaki suyu da tuluma boşaltdı. Sonra geliniz bu sudan içiniz, buyurdu. Herkes ihtiyâcı kadar su aldı. Sonra cünüp olup su bulamayan sahâbîye de, bir kab su verip, bununla gusl abdesti al buyurdu. Suyun sâhibi kadın olanları seyrediyordu. Herkesin su ihtiyâcı bitince, kadının tulumundaki su öncekinden dahâ fazla duruyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kadına bir mikdâr hurma, un ve sevik verdi. Senin suyunu eksiltmedik. Allahü teâlâ bize su verdi, buyurdu. Kadın oradan ayrılıp kavminin yanına gitdi. Niçin geç kaldın, dediler. O da olanları aynen anlatdı. Sonra kadın Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” kasdederek, Onun için, kavminin dîninden başka bir dîne da’vet ediyor, diyorlar. O ya büyük bir sihrbâzdır, ya da Allahın peygamberidir, dedi. Sonra Eshâb-ı kirâm o civârda ganîmet elde etdiler. O kadının kavmine hiç dokunmadılar. Kadın bu hâli görünce kavmine, istermisiniz müslimân olalım, dedi. Bütün kavmi müslimân oldu.

• Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir def’asında açlıkdan neredeyse karnım sırtıma yapışacakdı. Mi’deme taş bağladım. Birisi beni evine götürsün de bir şeyler yidirsin diye, Eshâb-ı kirâmın gelip geçdiği yol üzerine oturdum. Önce hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” geldi. Ona Kur’ân-ı kerîmden bir âyet-i kerîmeyi sordum. Maksadım beni evine götürüp, birşeyler yidirmesi idi. Sonra hazret-i Ömer-ül Fârûk “radıyallahü anh” oradan geçiyordu. Ona da bir âyet-i kerîmeyi sordum. İkisi de beni götürmediler. Sonra âniden Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” geldi. Bana bakıp yüzümden aç olduğumu anladı. “Ey Ebâ Hüreyre, benimle birlikde gel” buyurdu. Resûlullahı ta’kîb etdim. Mubârek zevcelerinden birinin evine gitdik. Yanınızda hiç yiyecek bir şey var mıdır diye sordu. Eve, falan kimse sizin için biraz süt hediyye göndermiş dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana, ey Ebâ Hüreyre git, Eshâb-ı soffayı çağır buyurdu. Eshâb-ı soffa, malı, çoluk çocuğu olmayan sahâbîler idi. Mescidde kalırlar ve Eshâb-ı kirâm onlara bakardı. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” hediyye gelince, ondan hem kendisi yir, hem de Eshâb-ı soffaya verirdi. Sadaka gelince kendisi yimez, onun temâmını Eshâb-ı soffaya verirdi. Ben kendi kendime o sütden önce biraz içseydim, sonra Eshâb-ı soffayı çağırsaydım. Çünki, onlar gelirse, bana bir kâse sütden ne kalacak diye düşündüm. Sonra Eshâb-ı soffayı çağırdım. Hepsi gelip, Resûlullahın huzûrunda oturdular. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana, ey Ebâ Hüreyre, süt kâsesini al bana ver, buyurdu. Sonra tekrâr bana geri verdi. Bunu herkese ver, hepsi içsinler buyurdu. Eshâb-ı soffanın hepsi tek tek o kâseden süt içdiler. Ben ve Resûlullah henüz içmemişdik. Resûlullah süt kâsesini elimden mubârek eline alıp, yine bana geri verdi ve iç, buyurdu. Sütden bir mikdâr içdim. Yine iç, buyurdu, içdim. Bir dahâ iç buyurdu, tekrâr içdim. Dördüncü def’a iç buyurdu. Yâ Resûlallah, artık içmeğe mecâlim kalmadı, iyice doydum, dedim. Elimden süt kâsesini alıp, kalan sütü de kendileri içdiler.

• Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Medîneye hicret etdikleri zemân, ben sekiz yaşında idim. Babam vefât etmişdi. Annem Ebû Talha “radıyallahü anh” ile evlenmişdi. Ebû Talha çok fakîrdi. Bir iki gün hiç yemek yimeden geçirdiğimiz zemânlar olurdu. Bir gün annemin eline biraz arpa geçmişdi. O arpayı un yapdı ve iki ekmek pişirdi. Komşudan da biraz süt istedi. Bana haydi git, Ebû Talhayı çağır da berâber yiyelim, dedi. Ben yemek yiyeceğiz diye sevinerek dışarı çıkdım. Bir de bakdım ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ile oturuyorlardı. Huzûruna yaklaşıp, yâ Resûlallah annem sizi çağırıyor, dedim. Kalkdılar, Eshâb-ı kirâma da kalkınız, buyurdular. Eve doğru yürüdük. Eve yaklaşınca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” babalığıma, ey Ebâ Talha, hiçbirşey hâzırladın mı ki bizi da’vet ediyorsunuz, buyurdu. Ebû Talha “radıyallahü anh” seni Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, dünden beri bir lokma yiyecek yimedim. Evde de yiyecek birşey olduğunu zan etmiyorum, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “O hâlde Ümmü Selîm bizi niçin da’vet etdi eve bir bak!” buyurdu. Ebû Talha evine girdi ve hanımı Ümmü Selîme, Resûlullahı niçin da’vet etdin diye sordu. Hanımı iki arpa ekmeği pişirdim, komşudan da biraz süt aldım. Enese, baban Ebû Talhayı çağır, gel yiyelim diye söyledim, dedi. Ebû Talha dışarı çıkıp, durumu Resûlullaha anlatdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” üzülmeyiniz, bizi evine al buyurdu. Birlikde eve girdik. Resûlullah anneme, Ey Ümmü Selîm, o ekmekleri getir, buyurdu. Sonra mubârek elini ekmeklerin üzerine koydu. Ey Ebâ Talha! Eshâbdan on kişi çağır içeri gelsinler, buyurdu. Ebû Talha on kişi çağırdı. Resûlullah onlara oturun, Bismillâh diyerek benim parmaklarım arasından yiyiniz, buyurdu. O on kişi yiyip doydular. On kişi dahâ çağır buyurdu. Ebû Talha on kişi dahâ çağırdı, onlar da aynı şeklde yiyip doydular. Böylece yetmişüç kişi o yiyecekden yiyip doydu. Sonra bize, Ey Ebâ Talha ve ey Enes, geliniz yiyiniz, buyurdu. Resûlullah ile birlikde biz de yiyip doyduk. Sonra ekmekleri Ümmü Selîme verdi, al yi ve dilediğin kimseye de yidir, buyurdu.

• Abdürrahmân bin Ebî Bekr “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile Eshâbdan yüzotuz kişi bir yolculukda idik. Resûlullah, içinizde hiç yiyeceği olan var mıdır, diye sordu. Eshâbdan birinde bir sa’ kadar [Bir sa’ 4,2 litredir] un bulundu. Hamur yapıp pişirdiler. Sonra bir müşrik geldi. Yanında bir koyunu vardı. Resûlullah ona koyunu satar mısın, yoksa hediyye mi edersin, buyurdu. Satılıkdır deyince, koyunu satın aldı. Koyunu kesip ciğerini kebâb yapdılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” koyunun etinden yüzotuz kişinin herbirine bir parça verdi. O sırada bir kimse orada değildi. Onun payı da ayrıldı. Kebâb yapılan ciğeri iki kap içine koydular. Hepimiz ondan yiyip doyduk. Kab içinde biraz da artmışdı. Sonra develeri yükleyip, yola devâm etdik.

• Sümre bin Cündeb “radıyallahü anh” anlatmışdır: Bir gün Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna bir tabak yemek getirdiler. Sabâhdan öğleye kadar, bir gurub yiyip gitdi, bir başka gurub geldi. Birisi bana o tabağa başka yerden yemek konuyor mu diye sordu. Hâyır, ancak şuradan yardım geliyor diyerek, gökyüzüne işâret etdim.

• Ümmü Evs “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır: Bir gün Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” hediyye olarak bir kab yağ gönderdim. O kabdaki yağdan biraz kalıncaya kadar yimişler. Sonra mubârek nefeslerini tabağa üfürüp, bereket ile düâ ederek, bunu Ümmü Evse götürünüz, buyurmuşlar. O kabı bana getirdiler. İçi yağ ile dolu idi. Kabın yağ ile dolu olduğunu görünce, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hediyyemi kabûl etmeyip, geri göndermiş zan etdim. Huzûruna gidip ağlayarak, yâ Resûlallah, benden ne günâh sâdır oldu da hediyyemi kabûl etmediniz, dedim. Bunun üzerine durumu anlatıp hâtırımı hoş etdi. Tam bir tesellî ile sevinerek huzûrundan ayrıldım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtda olduğu müddetce, hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmânın “radıyallahü anhüm” halîfelikleri sırasında o yağdan devâmlı yidim, bitmedi. Sıffîn vak’asına kadar böyle devâm etdi. Ondan sonra bitdi.

• Enes bin Mâlikin annesi Ümmü Selîm “radıyallahü anhâ”, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” hediyye olarak bir tulum yağ gönderdi. Resûlullah yağı kabûl edip, tulumu geri gönderdi. O sırada Ümmü Selîmin evine bir kadın gelip, biraz yağ istedi. Ümmü Selîm dahâ şimdi yağımı Resûlullaha hediyye gönderdim. İşte kabı boş duruyor, dedi. Kadın kabı getirin bir bakalım. Belki içinde bir parça kalmışdır, dedi. Ümmü Selîm kızına Resûlullaha yağ gönderdiğimiz kabı getir bakalım, içinde hiç yağ kalmışmıdır dedi. Kızı kabı getirince temâmen yağ ile dolu olduğunu görüp şaşırdılar. Ümmü Selîm, Resûlullahın huzûruna gidip, yâ Resûlallah! Benden ne günâh sâdır oldu da hediyyemi kabûl buyurmadınız. O yağı sizin yimeniz için hâzırladım, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” biz hediyyeni kabûl etdik. O kabın içindeki yağın hepsini boşaltdık, buyurdu. Ümmü Selîm, Sizi âlemlere Peygamber olarak gönderen Allah hakkı için o kab yağ ile dolu duruyor, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” tebessüm ederek, o yağdan yi! Kabı yerinden oynatmayınız, buyurdu. Ümmü Selîmin gönlü ferâhladı ve sevinerek huzûrundan ayrılıp evine gitdi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hayâtı müddetince ve emîr-ül mü’minîn hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anhüm” halîfelikleri müddetince o yağdan devâmlı yidiler. Bu hâl, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” ile Mu’âviye “radıyallahü anh” vak’asına kadar devâm etdi.

 • Ümmü Şüreyk “radıyallahü anhâ” bir gün câriyesiyle Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir tulum yağı, hediye olarak gönderdi. Resûlullah kabûl edip, kabı boşaltarak câriyeye verdi. Bu tulumu ağzını bağlamadan as, buyurdu. Ümmü Şüreyk bir gün evine girince o tulumun yağ ile dolu olduğunu gördü. Hemen ağzını bağladı. Câriyesini azârlıyarak sana bu yağı Resûlullaha götür demedim mi dedi. Câriyesi yemîn ederek, götürdüm. Yağı boşaltıp tulumu geri verdiler. Ağzını yere çevirip bakdım, içinde bir damla yağ yokdu. Resûlullah bana bu tulumu as, ağzını bağlama buyurdu, dedi. Ümmü Şüreykin vefâtına kadar o yağdan yidiler. Hattâ bir def’asında yetmişiki kişi yidiği hâlde hiç eksilmemişdi.

• Rükeyn bin Sa’îd el-Müzenî “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Dörtyüz atlı kimse Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna geldiler ve yemek istediler. Resûlullah, hazret-i Ömere “radıyallahü anh” bunlara birşeyler ver, buyurdu. Hazret-i Ömer bir sa’ hurmadan başka yiyecek birşeyim yok, dedi. Resûlullah yine haydi bunlara birşeyler ver buyurunca, peki, dedi. Hazret-i Ömerle evine gitdik. Evinin kapısını açdı. İçerde bir mikdâr hurma vardı. İstediğiniz kadar alıp götürünüz, dedi. Herbirimiz ihtiyâcımız kadar aldık. Dışarı çıkarken bakdık ki sanki o hurmadan hiç alınmamış gibi aynen duruyordu.

• Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Hurmalarımı Medînede bir yehûdîye satardım. Önce parasını alırdım. Hurmalar olgunlaşınca toplayıp teslîm ederdim. Bir sene hurma az oldu. Toplarken yehûdî yanıma geldi. Yehûdîden borcum için biraz müddet istedim, vermedi. Durumu Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdim. Eshâb-ı kirâma: “Kalkın gidelim. Yehûdîden Câbir için mühlet isteyelim” buyurdu. Hurma bağçemize geldiler. Resûlullah benim için yehûdîden mühlet istedi. Yehûdî ey Ebel Kâsım, mühlet veremem, dedi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hurma bağçesinin çevresini dolanıp geldi. Tekrâr yehûdîden mühlet istedi. Yine vermedi. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” bir mikdâr hurma ikrâm etdim. O hurmalardan yidi. Sonra bana bu hurma bağçesinde senin ikâmet etdiğin yer neresidir diye sordu. Falan yerdir yâ Resûlallah, dedim. Oraya benim için bir döşek ser buyurdu. Döşeği serdim. Resûlullah orada biraz uyudu. Uyanınca, bir mikdâr hurma dahâ ikrâm etdim, yidiler. Sonra yine o yehûdîden mühlet istedi, fekat kabûl etmedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kalkıp hurma bağçesinin çevresinde gezindi. Sonra bana hurmaları topla ve borcunu öde, buyurdu. Hurmaları topladım ve borcumu temâmen ödedim. Bir o kadar hurma da artdı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna varıp durumu arz etdim. “Şehâdet ederim ki ben Allahın Resûlüyüm” buyurdu.

• Yine Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” anlatmışdır: Babam vefât etdi. Çok borcu kaldı. Hurma toplama zemânı gelince, borçlu olduğumuz kimselere bu hurmaları borcumuza karşılık aranızda paylaşın. Bana hiç kalmasın, dedim. Bu hurmalar borçlarınızı karşılamaz, diyerek kabûl etmediler. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gidip, alacaklıların sizi görmesini arzû ediyorum dedim. Hurmaları topla ve gurub gurub ayır, buyurdu. Resûlullahın emr etdiği gibi yapdım. Sonra teşrîf buyurdular. Alacaklılar Resûlullahı görünce bana yapışdılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onların bu hâlini görünce, bir hurma öbeğinin yanına varıp, üç kerre çevresinde dolaşdı ve yanına oturdu. Sonra bana alacaklılarını çağır, buyurdu. Çağırdım, geldiler. Alacakları olan babamın borcu kadar hurmayı ölçüp, tam aldılar. Ben babamın borcunun ödenmesine ve bana bir dâne hurma kalmamasına râzı idim. Bir de bakdım ki, Resûlullahın yanında oturduğu hurma yığını, herkes alacağını aldığı hâlde, bir dâne bile eksilmemişdi.

• Ebû Katâde “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile bir seferde idik. Akşam nemâzında hutbe okudu ve: “Bu gece sabâha kadar yürürsek, inşâallah yârın suya ulaşırız” buyurdu. Gece ben Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında yürüdüm. Gece yarısından sonra Resûlullahı uyku basdırdı. Devesinden düşecek gibi oldu. Yandan tutdum. Doğrulup devenin üzerine oturdular. Biraz sonra yine uyudular. Düşecekleri sırada yandan tutdum. Uyanıp devenin üzerine oturdular. Bu hâl üzere sabâha kadar yola devâm etdik. Yine uyku basdırdı ve devenin üzerinden yan tarafa meyl etdiler, hemen tutdum. Mubârek başını kaldırıp bana sen kimsin, dedi. Ebû Katâdeyim, dedim. Ne zemândan beri benimle birlikdesin, buyurdu. Bu gece devâmlı sizin yanınızda idim yâ Resûlallah, dedim. “Peygamberini koruduğun gibi, Allah da seni korusun” buyurdu. Ordudan geri kaldık. Askerlerden hiç kimse görünmüyordu. Bana ey Ebâ Katâde, askerlerden hiç kimse görünüyor mu diye sordu. Ben de işte bir atlı, işte bir atlı dahâ diye gösterirken, yedi kişi bir araya geldik. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yolun dışına çıkıp bir yerde istirâhata çekildi. Bize nemâz vaktini gözleyin, buyurdu. Ancak bizden en önce uyanan Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” oldu. Güneş doğmuşdu. Sonra biz de uyanıp sabâh nemâzı geçdi diye feryâd ederek yerimizden kalkdık. Resûlullah bize develerinize bininiz buyurdu. Sonra yola çıkdık. Bir müddet gitdik, güneş yükseldi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” su matarasını istedi. Mataramı verdim, abdest aldı. Matarada birazcık su kaldı. Yâ Ebâ Katâde! Bu suyu sakla, bu su çok kıymetli olacakdır, buyurdu. Sonra her zemân kıldığımız gibi sabâh nemâzının sünnetini ve farzını kıldık [kazâ etdik]. Nemâzdan sonra Resûlullah bineklerinize bininiz, buyurdu. Bindik ve yola devâm etdik. Biz kendi aramızda yavaş bir sesle, sabâh nemâzını kaçırdık! Taksirâtımız oldu diye konuşuyorduk. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sizin bana uymanız size yetmez mi? Uykuda taksirât olmaz. Bir nemâzı vakti geçinceye kadar kılmamak günâhdır, buyurdu. Bir müddet dahâ yola devâm etdik. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, önden gidenler ne yapıyorlar. Sabâh oldu, Peygamberlerini bulmayacaklar mı? Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü anhümâ” yanındakilere Resûlullah arkamızdadır. Sizi bırakıp gitmez dediler. Bir kısmı da öndedir, dediler. Eğer Ebû Bekrin ve Ömerin “radıyallahü anhüm” sözünü tutarlarsa doğru yolu bulurlar. Bir müddet dahâ yola devâm etdik ve Eshâb-ı kirâma yetişdik. Yâ Resûlallah! Susuzlukdan helâk olacağız, dediler. “Size helâk olmak yokdur, helâk olmazsınız” buyurdu. Sonra devesinden inip, bir bardak istedi. Benden de mataramda kalan az mikdârdaki suyu istedi, getirdim. Mataradan bardağa su dolduruyor. Ben de Eshâb-ı kirâma veriyordum. Eshâb-ı kirâm, mataradaki suyun az olduğunu görünce, su içmek için izdihâm oldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” izdihâm yapmayınız. Hepiniz suya kanacaksınız, buyurdu. Sonunda bütün Eshâb-ı kirâm suya kandı. Benden ve Resûlullahdan başka su içmeyen kalmadı. Resûlullah bana da iç, buyurdu. Önce siz buyurun, içiniz yâ Resûlallah, dedim. “Bir kavmin su dağıtıcısı en son su içer” buyurdu. Bunun üzerine alıp içdim. Sonra Resûlullah da içdi. Sonra oradan kalkıp, yola devâm etdik. Resûlullahın dahâ önceden işâret buyurduğu gibi bir suya ulaşdık.

• Mikdâd bin Esved “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir def’asında iki arkadaşımla birlikde Medîneye gitmişdik. Yol meşakkatinden gözlerimiz yanmışdı. Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” hiç kimse bizi evine götürmedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bizi alıp, evine götürdü. Evinde üç keçi vardı. Bu keçilerin sütünü sağıp içiniz, buyurdu. Kendisi ayrılıp gitdi. Biz keçileri sağıp sütünü içdik. Resûlullahın payını da ayırdık. Akşam, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” geldi. Uyuyan kimseyi uyandırmayacak ve uyanık kimsenin de duyacağı kadar yavaş sesle selâm verdi. Sonra mescide gidip nemâz kıldı. Sonra gelip kendisi için ayırdığımız sütü içdi. Bir gece şeytân bana vesvese verdi. Ensâr, Resûlullaha hediyyeler getiriyor. Onun bu süte ne ihtiyâcı vardır diyerek, Resûlullah için ayırdığımız sütü içdim. Fekat sütü mi’demde tutamadım, geri çıkardım. Bu işden çok pişmân oldum. Kendi kendime, Resûlullahın payını içdin! Şimdi gelip sana beddüâ ederse, âhıretim harâb olur, diyordum. Üzerimde bir örtü vardı. Başımı örtsem ayağım, ayağımı örtsem başım açıkda kalırdı. Hiç uyuyamıyordum. Arkadaşlarım uyudular. Zîrâ onların hiç bir düşüncesi ve sıkıntısı yokdu. O sırada Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” geldi. Selâm verip mescide geçdi ve nemâz kılıp geri geldi. Süte bakdı, kabı boş görünce, ellerini semâya doğru açdı. Ben kendi kendime işte şimdi bana beddüâ ediyor, dedim. Fekat Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, yâ Rabbî, beni doyuranı doyur, bana su verene su ver” diye düâ etdi. Hemen yerimden kalkıp elbisemi giydim. Keçilerin en semîzini Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” için kesecekdim. Yanıma da bir bıçak aldım. Keçilere bakdım, memeleri sütle dolu idi. Bir çanak alıp süt sağdım. Sütün yağı üstünde duruyordu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gitdim. Bana bu gece sütünüzü içdiniz mi diye sordu. İçdik yâ Resûlallah dedim. Sonra elimdeki sütden biraz içip, sen de iç diye bana verdi. Biraz dahâ içiniz yâ Resûlallah, dedim. Biraz dahâ içip kabı bana verdi. Ben de içdim. Fekat beni bir gülme tutdu. Gülmekden yere düşdüm. Resûlullah bana ey Mikdâd! Bu senin yaramazlığından biridir. Sonra ben olan hâdiseyi anlatdım. Bu Allahü teâlânın rahmetinden başka bir şey değildir. Niçin bana haber vermedin. İki arkadaşını da uyandırsaydık, onlar da bu rahmetden nasîblenselerdi, buyurdu. Siz rahmete kavuşdunuz. Ben de kavuşdum, başkasının bu rahmete kavuşması veyâ kavuşmamasından endîşem yokdur, dedim.

• Ebû Kursâfe “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Benim müslimân olmam şöyle vukû’ buldu: Bir annem bir de halam vardı. Halamı dahâ çok severdim. Koyunlarımız vardı, onları otlatmaya giderdim. Giderken halam bana ey oğlum, sakın Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına varma, seni sapdırır, derdi. Bir gün koyunları otlakda bırakdım. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna gitdim. Akşama kadar orada kaldım. Akşam koyunları aç ve memeleri boş eve döndüm. Halam koyunlara ne oldu diye sordu. Bilmiyorum, dedim. Ertesi gün yine aynı şeklde yapdım. O gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Ey insanlar, hicret ediniz, islâma sıkı sarılınız. Cihâd devâm etdiği müddetçe hicret kesilmez” buyurdu. O gün de koyunları önceki gün gibi eve götürdüm. Üçüncü gün yine Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetine gitdim ve müslimân oldum. Resûlullah ile müsâfehâ yaparak bî’at etdim. Sonra halamın ve koyunların hâlinden şikâyet etdim. Koyunlarını yanıma getir, buyurdu. Gidip getirdim. Mubârek elini koyunların memelerine ve sırtlarına dokundurdu ve bereket ile düâ etdi. O ânda koyunların hepsi semîz bir hâle geldi ve memeleri süt ile doldu. Koyunları eve getirdim. Halam yavrum koyunları hergün böyle otlat dedi. Bugün de hergün olduğu gibi otlatdım. Yalnız bu gün başka bir hâdise oldu, dedim. Hâdiseyi tek tek anlatdım. Müslimân olduğumu söyledim. Annem ve halam da müslimân oldular “radıyallahü anhüm”.
 
< Önceki   Sonraki >